Barış İçin İnadına Edebiyat!

Son dönemde edebiyat üzerine çok güzel etkinlikler yapılıyor. Daha iyi bir dünya için bu etkinliklerin sayısının her geçen gün artmasını ve katılımcıların çok olmasını gönülden diliyorum. Özellikle çocukları edebiyat ile buluşturan, kitap okumayı sevdirecek, yaygınlaştıracak etkinliklerin yeri apayrı. Çünkü kitap okuma alışkanlıklarımızı, şiddet ve nefret söylemlerinin arttığı dünyamızı düşününce yeni nesil için endişelenmemek elde değil. Çocuklara okuma alışkanlığını verecek ilk merci aile de olsa öğretmenlerin rolü de çok önemli.

Günışığı Kitaplığı-Ahmet Ümit

İşte bu noktada Günışığı Kitaplığı’nın 2010 yılından bu yana eğitimcilere yönelik yaptığı “Edebiyat Semineri” mesleki gelişimi destekleyen çok önemli bir etkinlik. 05 Mart Cumartesi günü bu yıl dokuzuncusu yapılan bu seminere yine Türkiye’nin dört bir yanındaki devlet okullarından, özel okullardan, halk kütüphanelerinden birçok öğretmen ve kütüphaneci katıldı.

Seminere ev sahipliği yapan Fevziye Mektepleri Vakfı’nın Özel Işık İlköğretim Kurum Müdürü Ergun Karahasanoğlu yaptığı hoş geldiniz konuşmasında bir eğitimci gözüyle  “Edebiyat aslında bizi bize anlatan bir sanattır. Kitap okumayan, kitaba hiç el sürmemiş bir insanlığı kaba ve ilkel dili yüzünden ürkütücü, iletişim sorunları yaşayan bir sağır, dilsizler topluluğu olarak tanımlamak mümkündür” diyerek eğitimcilerin rolüne ve önemine şöyle vurgu yaptı;

“Biz eğitimcilere düşen sorumluluk çok fazla. Öğrencilerimize hep iyiyi, doğruyu, paylaşımı anlatmak zorundayız. Elimizdeki bu gücün farkına varmalıyız. Öğrencilerimizi özellikle edebiyat dünyasına yönlendirmeliyiz. Çünkü topluma ışık tutan edebiyat elbette ki bizler gibi araştıran, gelişime açık kişiler tarafından gençlerimize öğretildiği zaman değerli kılınacaktır ve faydalı olacaktır.”

Günışığı Kitaplığı

Aynı zamanda 20.yılını kutlayan Günışığı Kitaplığı adına Genel Yayın Yönetmeni yazar Mine Soysal yaptığı konuşmasında çocuklar ve gençler için nitelikli edebiyat örneklerini yayınlamak hayali ile yola çıktıklarını, onlara sığınabilecekleri bir edebiyat adası yaratmak istediklerini belirtirken, bu süreçte yaptıklarını, izledikleri yolu şöyle anlattı:

“Öncelikle çocuklara kulak verdik, onları ciddiye aldık. İlk günden beri has edebiyatın izinden gittik. Temalardan kurguya, kahramanlardan mekanlara işlenmemiş konuları cesaretle kitaplaştırdık. Çocuk ve gençlik edebiyatına özgün bir yorum kazandıran yazarlar ile buluştuk. Yayınladığımız her kitapta didaktik anlatımlardan, ön yargı taşıyan kalıplardan ısrarla kaçındık. 20 yıldır her yaştan insanın kitap seçme ve okuma özgürlüğünü savunduk. Edebiyat ile karşılaşmanın insan yaşamındaki sihirli etkisini ve bu etkinin toplumsal barışa, huzura yansımasını önemsedik. İnsan her duygu ve düşüncesini canlılarla uyumunun yaşanmış ve yaşanabilecek olan her şeyin edebiyatın diliyle anlam kazanması uğuruna sansüre ve oto sansüre şiddetle karşı çıktık. 20 yılda en zor sınavı çocukların ve gençlerin sürekli öldüğü ve öldürüldüğü bir ülkede edebiyat yayınlamak, kitaplar yazmak için verdik. Onların yaşamlarına katabildiğimiz anlam ve dönüşüme her gün tanıklık edemesek, inanın yaşamak ta üretmek te mümkün olamazdı.”

Yaşar Kemal’in “Benim kitaplarımı okuyan katil olamasın, savaş düşmanı olsun. Benim kitaplarımı okuyanlar cümle kötülüklerden arınsınlar” sözlerini kılavuz bildiklerini ifade eden Soysal;

Bunun için 20 yıldır Günışığı Kitaplığı öncelikle çocukların sesine kulak verdi. Yaşça küçük ama akıl ve vicdanen hepimizden büyük olan sevgili okurlarımızın yeni bir dünya inşa edeceğine içtenlikle inanıyoruz. İşte bu güvenle çocukluğun, gençliğin baş tacı edildiği, umut dolu, özgür bir ülke hayali ile bundan sonra da barışı ve adaleti, eşitliği, hoş görüyü ve sevgiyi yılmadan savunacağız” diyerek konuşmasını tamamladı.

Seminerde çok değerli konuşmacılar vardı. Bunlardan dilbilimci, araştırmacı, yazar ve öğretim görevlisi Yusuf Çotuksöken hocamız dilimizin inceliklerini, Türkçe’nin bugün geldiği durumu, geçirdiği değişimleri renkli ve keyifli bir sunumla aktarırken, okuduğu şiirler ile içimizi ısıttı.

Her alanda kullandığımız dilin değişik birçok tanımı olduğu gibi çok geniş yelpazede işlevi olduğunu belirten Çotuksöken Türkçe ile ilgili şu genel bilgileri verdi;

“Türk dilinin yaşı birkaç bin yılı buluyor. Genel Türk dili olarak şu an 200milyon üzerinde insanımız Türkçe konuşuyor. 25 kadar yazı dilimiz var. Dünya dil kullanımları sıralamasında nüfus bakımından 5.sıraya geliyoruz. 10 kadar alfabe değiştirmişiz. Kaç tane Türk dili ve lehçesi, ağızları var henüz bilinmiyor. Tahmini olarak dünya dilleri içinde Türk dili genel anlamıyla sözcük sayısı 10milyonu geçiyor.”    

Çocuk ve gençlik edebiyatında argo kullanılmasına da değinen Çotuksöken;

“Argo kötü değil. Argo dilin baharatıdır. Eğer argo olmasaydı yaşamın tadı tuzu da olmazdı” diyerek argo söylemlerin ölçüsünde, dozu ayarlandığı sürece kullanılabileceğini belirtti.

En büyük sorunumuzun nefret söylemleri olduğunu ve ırk, cinsiyet, yaş, milliyet, dini, cinsi eğilimler, cinsel kimlikleri bizden farklı olan insanlara karşı kullandığımız düzeysiz dil ve söyleme nefret söylemi dendiğini belirterek bu konuda dilimize yerleşmiş sözcüklere de örnekler verdi.

Her dilin kendine özgü incelikleri ve zenginlikleri olduğunu ve bu incelikleri özellikler deyimlerde, atasözlerinde, şairlerin kullandığı sözlerde görebildiğimizi hatırlatan Yusuf hocanın kulaklara küpe olacak şu tavsiyesi de önemliydi;

“Aydın olan bir insanın yapması gereken; Türkçe’yi doğru ve temiz kullanmak, kendini geliştirmek için bol bol kitap okumak, iyi tiyatro ve film izlemektir.”

Ve konuşmasını Rıfat Ilgaz’ın şu şiiri ile bitirdi:

Annenden öğrendiğinle yetinme

Çocuğum, Türkçe’ni geliştir.

Dilimiz öylesine güzel ki

Durgun göllerimizce duru,

Akarsularımızca coşkulu…

Ne var ki çocuğum,

Güzellik de bakım ister!

Önce türkülerimizi öğren,

Seni büyüten ninnilerimizi belle,

Gidenlere yakılan ağıtları…

Her sözün en güzeli Türkçe’mizde,

Diline takılanları ayıkla,

Yabancı sözcükleri at!

Bak, devrim ne güzel!

Barış, ne güzel!

Dayanışma, özgürlük…

Hele bağımsızlık!

En güzeli, sevgi!

Sev Türkçe’ni, çocuğum,

Dilini sevenleri sev!

“Tüm popüler romanlar şiddet, aksiyon, gerilim ve korku üzerine kurulmuştur, böyle bir ortamda edebiyat romanları okunmasını bekliyoruz”

İki usta çocuk edebiyatı yazarı Yalvaç Ural ve Mine Soysal “Yazarlar Okulda ama Nasıl?” konulu söyleşide yazar ve öğrenci buluşmalarını okulun, yazarın ve öğrencilerin beklentisi kapsamında ele aldılar.

Okulun temel sorumluluğu, öğrencinin yaşına uygun kitabı okutmak ondan sonra yazarı davet etmek olduğunu belirten Mine Soysal yazar ile yapılacak etkinlikler muhakkak yayıncılar üzerinden yönetilmelidirin altını çizdi.

Yalvaç Ural usta “tüm popüler romanlar şiddet, aksiyon, gerilim ve korku üzerine kurulmuştur, böyle bir ortamda edebiyat romanları okunmasını bekliyoruz” diyerek çoklu seçimlere, deneyimlere dayanmayan tek kitap okutmanın çocuklar için uygun olmadığının da altını çizdi.

Öğretmenlerin yazar konuklar için hazırlık yapması, yazar ile sohbette çocukların daha aktif ve katılımcı olmalarının sağlanması gerektiği, yazarların da ben ne anlatsam nasılsa dinlerler anlayışında olmaması gerektiği vurgulandı.

“Edebiyat bizim sığınağımızdır!”

Bir diğer konuşmacı fantastik kitaplarıyla çocuk ve gençlik edebiyatında bilinen ve ödüllü yazar Aslı Der idi.

Aslı Der “Barış” temalı konuşmasında çocukluğunda okuyup çok etkilendiği, onda ayrı bir yeri olan Kosinski’nin Boyalı Kuş kitabı ve diğer kitaplar ile hem kendinin hem de tüm insanların biricik olduğunu keşfettiğini ve fark etmeden öğrendiği ilk şeyin “Eşitlik” olduğunu söyledi.

Edebiyatın barış üzerine etkisini ise şu sözler ile ifade etti;

“Koşulsuz ve şartsız kabul etmek yerine sorgulamayı, düşünmeyi sağlayan edebiyattır. Mutlak doğru ve mutlak yanlış diye bir şey yok. Tepkisiz kalmamak, savaşı değil, barışı desteklemek edebiyat ve sanat ile mümkündür. Edebiyat bizim sığınağımızdır! Edebiyatın dili bizi savaşa değil barışa hazırlar. Bu nedenle çocukları edebiyattan, bilimden, sanattan uzak tutmak çok büyük yanılgıdır.”

“Edebiyat dünyayı kurtarır ama çok zaman alır!”

Kapanış konuşmasını kitapları ilgiyle okunan, çok sevilen usta yazar Ahmet Ümit yaptı. “Dünyayı Edebiyat Kurtarabilir mi?” konulu söyleşide “edebiyat okura söz hakkı verir” diyen yazar çok tartışılan iyi edebiyat, kötü edebiyat kavramlarına güzel bir nokta koyarak şöyle dedi: “İyi edebiyat, kötü edebiyat diye ayırmak mümkün değil. Sadece zamana direnebiliyorsa iyi edebiyattan bahsedilebilir.”

Edebiyatın toplumdaki tüm yanlışları, hataları gösteren bir ayna olduğunu söyleyen Ümit; “Edebiyatın bir amacı varsa bence insan ruhunu anlatmaktır. İnsan ruhu salt iyi olamaz. İyi veya kötü olmak bir seçimdir. İyileştirilmesi gereken bir varlık varsa o da insandır. Bunu yapacak olan da edebiyattır” diyerek konuşmasını şöyle tamamladı; “Edebiyat dünyayı kurtarır ama çok zaman alır.”

Seminerin “Yaratıcı Okuma Uygulamaları” bölümünde FMV Işık Ortaokulu adına Dilek Akyüz, Kurtuluş Lisesi adına Eser Demirkan Özpalabıyıklar, Bursa Çakır Eğitim Kurumları adına Deniz Şahin, Mersin Gazi Anadolu Lisesi adına Deniz Gönüllü öğretmenlerimiz öğrencileri ile yaptıkları yaratıcı okuma çalışmalarını meslektaşlarına aktardılar. Çocukların hayal güçleri desteklendiğinde ve özgür bırakıldıklarında harika işler yaptıklarını bize gösteren sunumlarda kitaptan yola çıkarak fotoğraf, şiir, karikatür, maket çalışmaları, şarkı, kısa film gibi sanatın her koluna değen yaratıcı çalışmalar yapılabildiğini gösterdiler.

Bu semineri hem amacı hem de işlenen konuları, misafir konuşmacıları, akış ve tüm organizasyonla çok başarılı buldum. Eğitimcilerin kesinlikle kaçırmaması gereken bu etkinlik ve daha önce yapılanların sunumları Günışığı Kitaplığı’nın ücretsiz e-dergisi keciedebiyatı.com ’da paylaşılmakta.


Yazılara Abone Olmak İsterseniz

E-Posta Adresinizi Yazın:




Önceki İçerikÇeyiz Sandığı
Sonraki İçerikTunç Kılınç ve Sıfır
Alev Türkkan
Hayat seçimlerimizden ibaret… Ben de 2014 yılında 18 yıldır sürdürdüğüm kurumsal iş hayatımı bırakmayı seçtim. Kendimi en iyi hissettiğim yer olan doğanın içinde, bir denizin kenarında en keyifli anlarım olan kitap okumakla geçirmeye başladığım yeni yaşamıma böylece geçmiş oldum. Kendimi bildim bileli içimde taşıdığım öğrenci ruhu beni hiç terk etmedi. Okumaya ve öğrenmeye aşık biri olarak öğrendiklerimi paylaşmanın tadını da çok seviyorum. “Hayata ne verirsek hayat bize onu verir” sözüne inanırım ve bu dünyaya gelme amacımı sıklıkla sorgularken aslında tek isteğimin yaptıklarımdan ve yaşadıklarımdan geriye ufak bir iz bırakarak, değer yaratacak bir şeyler yapmış olmak. Şimdi ilgi alanlarıma daha fazla zaman ayırarak ne kadar mümkün tartışılır ama kendimi tanımaya çalışıyorum. Felsefeye olan merakım bana yardımcı oluyor. Doğa yürüyüşlerinde hem kendimi hem doğayı dinliyorum. Sokak hayvanlarına düşkünüm. Onlarla arkadaşlık etmeye, konuşmaya onlardan daha çok ihtiyaç duyuyor olmama şaşırmıyorum. Çünkü var olmanın temeli “paylaşmak”; bilgiyi paylaşmak, sevgiyi paylaşmak, yemeği paylaşmak, mutluluğu, acıyı paylaşmak… kısaca yaşamı paylaşmak. Okumakla ve paylaşmakla kalalım.