Voltaire, Candide: Bahçemizi Yetiştirelim!

Voltaire kimdir, neden hâlâ onu konuşuyoruz? Sadece bir yazar mı? Yoksa fikirlerin peşinden sürüklenen bir devrimci mi?

Voltaire ya da gerçek adıyla François-Marie Arouet yalnızca bir yazar değil. Onu tanımak, sadece kitaplarını okumaktan fazlasını gerektiriyor. O, düşüncelerinin arkasında durduğu için defalarca hapsedilmiş, ama yine de yazmaktan, sorgulamaktan, gülmekten ve güldürmekten vazgeçmemiş bir zihin savaşçısı. Fransız Devrimi’nin fitilini ateşleyen fikirlerden bazıları, onun kaleminden çıkmış cümlelerde gizlidir ve hatta bugünkü İnsan Haklarının ilkelerindeki düşünce özgürlüğü, eşitlik, kardeşlik gibi görüşlerde onun sesi yankılanır.

Yazarı hiç tanımadan Candide’i okusak ne olurdu?

Şimdi gelin, Voltaire’i hiç tanımadığımızı varsayalım. Sadece Candide ya da İyimserlik’i elimize alıp okumaya başlayalım. Ne olurdu?

O zaman da gözümüzün önünde zeka dolu bir hiciv ya da günümüz söylemiyle bir yergi şöleni, çağının bütün çelişkilerini içeren ama bir masalın hafifliğinde akan bir anlatı belirirdi. Dil sade, ama her satırda ince bir alay, her cümlede zarif bir dokunuş var. Fransızca’ya “Molière’in dili” denmesinin yanında, “Voltaire’in dili”nden de bahsedilmesi boşuna değil: vuruculuğuyla, zekâsıyla, ironisiyle bu unvanı sonuna kadar hak ediyor.

Candide’in hikâyesi aslında hepimizin hikâyesi gibi başlıyor: bir aşk, bir yanlış adım, sonra ardı arkası kesilmeyen sürgünler, yolculuklar, yıkımlar. Aşık olduğu kuzeni Cunégonde’u öperken soyluluğun temsili olan ünvanla yani Baron olmakla şereflendirilmiş amcasına yakalanıyor ve amcası onu kızına denk bulmayıp şatodan ya da Candide’in büyüdüğü, alıştığı ve mutlu mesut yaşadığı cennetinden kovulmasıyla macerası başlıyor. Yoldaşı ve akıl hocası Pangloss ise Alman filozof ve matematikçi olan Leibniz’in meşhur “iyimserlik” anlayışının ete kemiğe bürünmüş hâli: “Her şey olması gerektiği gibi olur; bu dünya mümkün olan dünyaların en iyisidir.”

Masal gibi anlatıp neden bizi böyle derinden sarsıyor? 

Aynaya bakmak kadar rahatsız edici olabilir mi bir 18. yüzyıl kitabı?

Candide, yalnızca bir karakterin başından geçen olayları değil, 18. yüzyıl Avrupa’sının neredeyse tüm kirlerini bir bir ortaya seriyor: savaşın anlamsızlığı, kilisenin yozlaşması, sömürgeciliğin acımasızlığı, sınıflar arası uçurum , salgın hastalıklar ve daha pek çok felaketin içinde Pangloss’un her şeyi olağan karşılayan, akla aykırı iyimserliği Candide’in kulağında çınlıyor: “Bunda da bir hayır var.”

İşte tam bu noktada, kitabın en sevdiğim yerine geliyoruz ama küçük bir uyarı: buradan sonrası biraz “spoiler” sayılabilir ve daha da önemlisi bu kısımda geçen olaylar benim ülkemden, Türkiye’den bir şehir. O satırlarda tanıdık bir isim, tanıdık bir mekân, tanıdık bir sıcaklık var. Belki de bu yüzden en sevdiğim ve geri dönüp birkaç kez okuduğum yeri tam da burası kitabın.

Kitabın en vurucu mesajı: İstanbul’da bir derviş ne diyebilir filozofların sesini susturan?

Candide, tüm bu felaketlerden sonra bir gün yolu İstanbul’a düşen bir Avrupalı gibi, kendini bambaşka bir dünyada buluyor. Burada karşılaştığı bir derviş, ona öyle basit, öyle sade bir cümle söylüyor ki, Pangloss’un o ana kadar Candide’in kafasına işlediği bütün laf kalabalığını bir çırpıda susturur: “Bahçemizi yetiştirelim.”

Gerçek değişim nerede saklı?

İşte bu cümle, kitabın kalbidir. Candide, yıllarca süren koşuşturmanın, acının, kaybın ardından nihayet anlar: yaşam büyük fikirlerde değil, büyük laflarda değil; küçük, elle tutulur, anlamlı emeklerde saklıdır. Bahçesini kurar, yanındakilere birer görev verir, uğraş edinir, kök salar.

Bize bu kitaptan geriye ne kalıyor? 

Belki de hepimizin unuttuğu budur: Bahçemiz. Benim gözümden bahçe burada yalnızca toprakla ilgili bir uğraş değildir; aynı zamanda iç dünyamıza, çevremize, ilişkilerimize, umutlarımıza dair bir metafordur. Hepimiz bir şey ekiyoruz: kimi sabır, kimi sevgi, kimi bir fikir, kimi de sessiz bir direnç. Her gün biraz daha büyütüyoruz, buduyoruz, bazen de kurumasına seyirci kalıyoruz ve belki de tam da bu yüzden Candide hâlâ okuyanı sarsan, güldürürken düşündüren, zamansız bir kitap.

Peki sen ne ekiyorsun, senin bahçende ne büyüyor?

Gamze Seda 

 

Önceki İçerikMutluluğun Kimyası
Sonraki İçerikDubai Seyahatine Çıkmadan Önce Bilmeniz Gerekenler
Gamze Seda
1994’te Ankara’da doğan Gamze şehir ve bölge planlamacısıdır. Edebiyat tutkusunu da yanına alıp Paris’te yaşamını sürdürmektedir.