Nasılsın?

Merhaba dostum,

Satırlarıma başlamadan önce büyüklere ve küçüklere selam ediyor, gözlerinden öpüyorum.

Umarım her şey yolundadır ve iyisindir. Beni soracak olursan…

Balkonda kahvaltı sonrası sohbet ederken, “Dostunun karnı ağrıyorsa seninki de ağrır” dedi babam. Arkadaşının oğlu kısa bir zaman önce nedeni henüz belli olmayan bir sebeple hastaneye kaldırılmış ve makinaya bağlanmıştı. “Doksan gün oldu” dedi, “çocuktan en ufak bir hareket bile yok.” Babası, annesi, eşi, çocukları başında umutla bekliyorlar.

Geçenlerde amcam felç geçirdi. Birdenbire, aniden. Sağ tarafı tutmaz oldu, konuşma zorluğu yaşadı. Aile desteğiyle hareket edebiliyor. Şu sıralar oldukça iyi durumda ve gün geçtikçe daha da iyi olacak inşallah.

Yeğenimi parka götürürken yolda tanıştığım yaşlı teyzeler, her gün aynı saatte buluşup sohbet ediyor, birlikte zaman geçiriyorlar.  Kendilerine hâl hatır soran olursa da sorana duayla sarılmadan bırakmıyorlar. Kiminin gözünde katarakt, ameliyat için gün sayıyor, kiminin gönlü yorgun, yalnızlıktan dertli. Onlardan öğrendim, yaşlıların iki kolları bellerinde, ağır ağır neden yürüdüklerini. Meğer en büyük destekleriymiş arkada buluşan elleri.

Bir de iki soğan, üç patates birkaç tane de meyve alıyor insanlar marketlerden.  Artık ne kadar mutlu olabilirlerse o kadar mutlular ay sonunu zor çıkardıkları bir maaşla.

Parkta torun bakan anneanneler, dedeler yorulmuşlar belli.  Ancak torun sevgisi başka ya, onlar koşturdukça, kayabildikçe kaydıraklardan, yayıldıkça çığlık çığlığa çimlerin üzerine ne dert kalıyor ne de keder. Ortak dertler, çocukların tebessümlerine şükürle teğelli.

Etrafımdaki genç dostlarım işsiz ve gelecek kaygısı yaşıyorlar. İş beğenmediklerinden değil, onlarca başvuruya gelen “olumsuz” yanıtından. Her seferinde yeni bir umut ekip, yeşermiş mi diye bakmak ve yeniden başlamak bazen o kadar kolay olmadığından, dengede durmakta onlar da zorlanıyor.

Bu günlerde birçok insan mutsuz ve yorgun.  Fiziksel değil yorgunlukları daha çok ruhsal.  Hayat şartları her geçen gün biraz daha zorluyor gibi sanki. Evdeyim, diyene neden diye sormaya çekiniyorum.

Bir filmin ya da bir programın kamera arkası gibi hayatın bu bölümü. Ekranda her şey yolunda mesajıyla, her ana gülümseyerek aksiyon alan binlerce ekran yüzüyle yayındayken, bir taraftan da dağınık bir psikoloji ve toparlamaya çalıştığımız hayatlarımızla kamera arkasındayız. Hangisi gerçek bazen karıştırıyor insan. Belki de bu yüzden birileri anlayamıyor fasulyenin pahalılığının neden bu denli mevzuu edildiğini!

“Ne tuhaf, bir demlik çaya senin oluyor dünya” diye düşünmemin sebebidir, ocakta çay varsa “çok şükür “diyen insanlar. Bugün bir dostum, aşağıda gördüğün fotoğrafla birlikte Miguel De Cervantes’in, “Bütün acılara dayanılır, yeter ki ekmeğin olsun” sözünü paylaştı.

Çay ve ekmek, umudun ve mutluluğun katığı. İlgili bir sohbetle sofraya oturduğunu düşünebiliyor musun dostum? Yeter ki, “Nasılsın?” sorusunun içinde karşıdakinin haline ve hatırına merak olsun.

Hiç umutsuz değilim dostum…

Yaşadığımız her zorluğun daha kuvvetli olmamız için bir fırsat olduğuna inanıyorum. Fırtınaların ardından gemiyi limana yanaştırabiliyorsak, okyanusa hazırlandığımız için olabilir.  Umut her zaman kalbimizin bir köşesinde olmalı, o gün gelene kadar bu günleri artıya nasıl çevirebileceğimizi düşünmeliyiz belki de.

Şu günlerde ihtiyacımız olan şeyin, mahalledeki teyzelerin, parkta oyun oynayan çocukların, çocuklar mutlu olsun diye zürafa kaydırağın en tepesine çıkıp, toruna uçuş dersleri verirken kendisi torundan daha çok eğlenen dedelerin, çekirdek, çay ve simit ile parkta buluşup dayanışmalarıyla ağaçları bile kıskandıran gençlerin, çimene yayılıp “adam uzanmış bayağı uyuyor ama ne güzel uyuyor” diye yanından geçtiğimiz karton taşıyan amcaların izini takip etmek gerek. İnsan o anın içinde olduğunda, yani içine girip katılınca ister istemez, geçmişten de gelecekten de çıktığını fark ediyor. Nasılsın? diye sorduğunda hem derdi hem de o derdin üstesinden gelme yöntemini de anlayabiliyor insan. “Ben buna üç gün dayanamam” dediğin zorlukları aylarca, yıllarca yaşayanlar var.

Hayatımdaki insanlara “Nasılsın?” diye sorduğumda aldığım yanıtları küçük detaylarla sana aktarmaya çalıştım dostum. Bazen çekindiğimiz için soramadığımız bu soruyu, yürekten sorduğumuzda hep birlikte iyileşeceğiz.  İhtiyacımız olan şey, birbirimize sözle, gözle, samimiyetle, ilgiyle dokunmak.

Bir merak edeni olmalı insanın. Derdini dinleyeni, elinden bir şey gelmese de gönlündekini vereni.  Doğum günlerinde, cenazelerde, dert ve sevinçlerde bir beğeni ve yorumla dokunduğumuzda elimizin sıcaklığı, sesimizin tonu varmıyor gönül penceresine.

Bizler, dostun karnı ağrıdığında karnı ağrıyan bir neslin çocukları ve torunlarıyız.  Birbirleriyle sohbete nasılsın sorusuyla başlayıp, beni soracak olursan diyerek devam edip, içini sayfalara döktüğü ve postacının heyecanla yollarının gözlendiği, anlatmak ve dinlemek, bilmek ve hasret gidermek, derde derman olmak için dört gözle bekleyen insanların arasında büyüdük. Elbette çok daha kolay ve keyifli bir hale geldi anında görüntü yaptığımız sohbetler, istediğimiz an elimizin altında bulunan telefonlar, tabletler. Her şey elimizin altında ama aramıyor, arasak da dinlemiyoruz. Nasıl olsa, sosyal medyada “her şey yolunda” anlamına gelen gülümseyen bir fotoğraf paylaşmadı mı az önce?  Bir gün hislerimizi de gösterir mi bu fotoğraflar? Sanal yolculuklar yapmakta ustalaştık ancak bir insanın gönlüne giden yolu unuttuk.

Babam haklı, karnı ağrıyorsa bir insanın, o ağrı karnından girip kalbini yokluyor.

Yaklaşık bir aydır Ankara’dayım. Nasılsın  diye sorduklarında “Memleket gibiyim” diyorum.  Karnım ağrıyor, gönlüm yorgun, kollarımı belime koydum ağır aksak yürüyorum. Yo, hayır umutsuz değilim. Çocuklar var diyorum, tüm anları coşkuyla yaşayan ve kuşlar gibi şakıyan.  Her durumda şükrü bir tespih gibi gözlerine dizen yaşlıların dualarını sayıyorum. Çöp toplayan abla gülümsediğinde ortaya çıkıyor bembeyaz düşleri, inci gibi. O gülümsemenin içinde ne derin bir mana gizliymiş anlıyorum.

Ne zaman “Ne olacak bu memleketin hali?” diyecek gibi olsam, karşıma çıkıyor umudunu dişlerinin arasında bembeyaz saklamış biri. Kaldırım kenarında açan çiçeklere, elma ağaçlarına büyük küçük aynı hevesle asıldığını görünce insanların, “elma ağaçları var ya” diyorum.  Zülfü Livaneli’nin Sevdalım Hayat şarkısı yükseliyor yüreğimin derinlerinden, inananlara ve huzura yaslanıp, umuda sevdalanıyorum.  “Sağ olsun uçan kuşlar, yine çiçeğe durmuş ağaç “diyerek gülümsüyorum.  Sen de bilirsin, her zaman karanlıktan güçlüydü aydınlık.

Velhasıl, memleket gibiyim dostum. Dualara, umutlu şarkılara, yaşlılara ve çocuklara inanıyorum. Hüznümü umutla demliyor, sevdayla içiyorum.

Sen nasılsın dostum?

Aydınlığından öpüyorum.

Sevilay Acar


Yazılara Abone Olmak İsterseniz

E-Posta Adresinizi Yazın:




Önceki İçerikBiçilmiş Rollerin Dışındaki Kadın: Gloria Bell
Sonraki İçerikOkurun Gözünden Savaşçı, Bobby Dixon (Ali Muhammed)
Sevilay Acar
Öğrenim Üyesi / Okur- Yazar. En büyük deneyimim çocukluğumda oynadığım oyunlar ve kurduğum hayaller oldu. Her ne yapıyor olursam olayım, iki etken her zaman yolumu belirler: hayaller ve dualar. Çocuk merakı ve heyecanıyla öğrenmeye çalışıyor, okuyor, yazıyorum. Babalardan Babalara adlı bir röportaj kitabım var. Babaların ayak izlerinden oluşan ve hikayeleriyle iç dünyaya yolculuk yaptıran bir kitap olduğunu düşünüyorum. Yolculuğu seviyorum çünkü her şeyin yolda şekillendiğine inanıyorum. Bu yolda en çok da öğrenciyim; kapsayan, içine alan, öğrendikçe çoğalan ve var olan. Karşılaştıklarımı, hissettiklerimi, öğrendiklerimi yazarak paylaşmaya çalışıyorum.