Bazı kelimeler duyduğumuz anda zihnimizde bir dünya kurar. Kimi zaman yıllardır tanıdığımız bir dost gibi gelir, kimi zamansa hiç bilmediğimiz bir sokakta yolumuzu kaybetmiş gibi hissederiz. Figen Şakacı’nın son romanına verdiği isim, HınçAhınç, tam da böyle bir kelime. Üzerine düşündükçe derinleşen, anlamını sorguladıkça yeni anlamlara kapı aralayan bir sözcük.
Peki, HınçAhınç ne demek? Şakacı’nın dil oyunlarına aşina olanlar bilir ki, o kelimeleri sıradan bir anlam taşıyıcısı olarak kullanmaz. Onları evirir, çevirir, içini doldurur ve sonunda okurun kalbine saplanacak bir hâle getirir. Hınç, hepimizin aşina olduğu bir duygu: İçimize oturan, kimi zaman sustuğumuz, kimi zamansa taşan bir öfke biçimi. Ahınç kelimesiyse TDK sözlüklerinde yer almayan, ancak bana “ah etmek, iç çekmek” gibi anlamlar çağrıştıran bir yapı. Belki de hıncın içinde saklı ah’ları, nefes nefese kalmış öfkeleri temsil ediyor. Romanın tamamını düşündüğümüzde, bu kelimenin bir isimden çok, kitabın atmosferini, duygusunu ve karakterlerin içinde büyüyen öfkenin nasıl her yeri dolduğunu söylemek mümkün. Hem de hıncahınç…
HınçAhınç
Dilimiz, zamanla değişir ve dönüşür. Yeni kelimeler doğar, bazıları unutulmaya yüz tutar. Şakacı’nın bu terimi icat etmiş olması, onun anlatım gücünün bir kanıtı.
Roman bireysel bir öfkeyi değil, toplumsal bir ruh hâlini yansıtır. Bugünün dünyasında, özellikle de gençler arasında, gelecek kaygısıyla iç içe geçmiş bir hınç var. Belki de HıncAhınç, sadece bir kelime değil, bir neslin sessiz çığlığı.
Yeni Mahallede Öfke
Figen Şakacı, HınçAhınç’ta geleceksizliğin kıyısında duran üç gencin hikâyesini anlatıyor. Yeni Mahalle’de büyüyen Demâr, Arif ve Serde’nin yaşamları, Türkiye’nin toplumsal ve ekonomik gerçekleriyle örülmüş. Umutlarını kaybetmiş, ancak birbirlerine tutunmaya çalışan bu üç genç, hıncı bir varoluş biçimi olarak yaşıyor.
Romanın başından sonuna kadar süregelen atmosfer, Şakacı’nın diline ve anlatımına alışkın olan okurlar için sürpriz değil. Yoksulluğun, çaresizliğin ve dostluğun iç içe geçtiği bu hikâye, bir yandan tanıdık bir mahallede geçtiği hissini verirken, bir yandan da evrensel bir öfke duygusuna dokunuyor.
“Hıncın harcı sabırla karılır kardeşim, haklı olanın acelesi yoktur. O hesaplaşma günü geldiğinde umarım karşımda olursun.”
Şakacı, hıncı ve öfkeyi sadece bir duygu olarak ele almıyor; onu bir anlatı biçimine dönüştürüyor.
“Herkes bu kadar yalnızken neden herkes bu kadar yalnız?”
Figen Şakacı, verdiği röportajda romanın arka planını ve yazma motivasyonunu şöyle açıklıyor:
“Herkesin diline dolanan ve boğazımıza kadar battığımız kötülüğe, bu bataklıktan çıkamamanın, çaresizce seyretmenin yarattığı öfkeye bakmak, özellikle yoksullukla boğuşan, gelecekten hepten ümidini kesmiş gençlerin koluna girmek istedim.”
Okuma Faslı
Yine aynı röportajda okuduğu kitapları anlatıyor.
“Her zaman olduğu gibi, yine yazmaktan çok okuma faslı uzun sürdü. İlk aklıma gelenleri sayayım.
Jean Améry’nin Suç ve Kefaretin Ötesinde (Metis Yayınları),
Feryal Saygılıgil’in derlediği ve içinde birbirinden zihin açıcı yazıların olduğu Affetmenin Politikası (Dipnot Yayınları),
Tania Modleks’in Hınçla Sevmek (Pencere Yayınları) kitabı,
Nagehan Tokdoğan’ın Yeni Osmanlıcılık-Hınç, Nostalji, Narsizm (İletişim Yayınları) kitabı,
Cogito’nun “Hınç” özel sayısındaki bütün makaleler, ergenlikle ilgili psikanalitik yaklaşımlar başta olmak üzere diğer kitaplar, elbette şiirler, her zaman şiirler.”
HınçAhınç’ın Gücü
Dil, bir iletişim aracı değil, bir duygu taşıyıcısıdır. HınçAhınç, okura sadece bir hikâye anlatmıyor, bize derinden “hınç” hissettiriyor. Toplumsal sınıflar arasındaki uçurum, yoksulluğun psikolojisi, öfkenin bireysel ve kolektif yansımaları, bu romanın temel taşlarını oluşturuyor.
Figen Şakacı’nın yaptığı, yaşadığı döneme, bu dönemi etkileyen çürümüş kavramların içinden bakmak, toplumsal ruh hâlini somutlaştırmak. Ve okur olarak bizler, HınçAhınç’ın içinde kaybolurken, kendi içimizdeki öfkeyi, ahları ve hınçları fark ediyoruz.
Bile isteye gözlerimize mil çektiğimiz bir dönemdeyiz diye hissettim okurken. Figen Şakacı’nın dili ve karakterleri, tam da bu sorgulamayı yaratmak için var gibi. “HınçAhınç”, bireylerin yaşadığı ekonomik ve toplumsal baskıların onları nasıl duygusuzlaştırabileceğini, hıncın nasıl bir savunma mekanizması olarak ortaya çıkabileceğini anlatıyor.
Öyle bir noktadayız ki bazen acıya alışmak, görmezden gelmek, hissetmemek bir hayatta kalma stratejisine dönüşüyor. Toplumca gözlerimize mil çekmek, belki de gerçeğin ağırlığından kaçmak için bir refleks. Ama en korkuncu, bunun alışkanlık haline gelmesi. Hınç birikir, umursamazlık büyür, insan insanı unutmaya başlar.
Okuyup bitirdiğimizde, belki de aklımızda tek bir soru kalıyor: Bizim hıncımız, ahlarımız nereye gidiyor?
Ah, ah…
. . .
Figen Şakacı’nın Müge İplikçi ile yaptığı bu röportajı izlemenizi öneririm.
HınçAhınç, Figen Şakacı, Roman,
2024, 145 Sayfa






















