Biyografik roman türünün önemli isimlerinden Osman Balcıgil’in Kızıl Çengi kitabını geç de olsa okudum. Geç oldu diyorum, çünkü yazarın kalemini öyle çok severim ki, romanlarını yayımlandığı anda alır okurum. Kızıl Çengi’yi de hemen edinmeme karşın okuma listemin kabarıklığı sebebiyle ancak öncelik verebildim.
Osman Balcıgil’in bunda önce okuduğum Ela Gözlü Pars Celile, Yeşil Mürekkep Sabahattin Ali, İpek Sabahlık Suat Derviş, Nefesi Tutku Olan Kadın Afife Jale ve En Hüzünlü Eylül romanlarının tadı damağımda olmak üzere ilk satırlara merakla kendimi bıraktım:
“Aklımda Markiz’deki hali. Dirseklerini mermer Masaya dayamış, başını avuçlarının içine almış, gözlerimin derinlerine, kendisine zarar verme ihtimalimin olup olmadığın anlamak istermiş gibi bakıyor….”
Yanılmamışım. Daha ilk paragraftan yine müthiş bir serüvenin derinlerine dalmak üzere olduğumu hissediyorum. Sade, akıcı ve ilgi uyandıran bir dil. Okurunu içine alan, olayların merkezinde yaşıyormuş hissi yaratan bir üslup. ‘Bu nasıl olur, daha neler’ merakıyla insanı sürükleyen bir akış. Öfkeden umuda, endişeden gurura duygu yelpazesinde okuru indirip çıkaran bir gerçeklik.
Romanın kahramanı Cahide Sonku benim neslimin çok iyi bildiği, bir zamanların efsane film yıldızı. Görkemli duruşu ve başarılı kariyeriyle hafızamda yer etmiş bir şahane kadın. Ancak Balcıgil bu romanı yazana kadar hayatını daha detaylı araştırmak nedense hiç aklıma gelmemiş.
Yazarın satırları arasında Cahide Sonku’nun müthiş yaşam öyküsünde derinleştikçe olağanüstü bir zeka, yetenek ve başarı öyküsüne tanık oluyoruz. Bir o kadar da yanlış seçimler, hatalı kararlar ve zarar veren bir değer sistemiyle karşılaşıyoruz.
Güçlü yönleri ve zaaflarıyla Cahide
Kızıl Çengi romanında Cahide Sonku yakın arkadaşı olan Cevdet Merter’in gözünden anlatılır okuyucuya. Cevdet’in iç sesiyle, Cahide’yi güçlü yönleri kadar zaafları üzerinden de tanıma fırsatı buluyoruz. Okudukça zihnimdeki efsanenin etten kemikten, zayıflıkları da olan gerçek bir insan olduğuna uyanıyorum.
Hikayemiz 1941 yılında başlıyor. Cahide ilk sahneye çıkışının üzerinden geçen 9 senede ülkenin prima donnası olma yolunda hızla ilerliyor. ‘Ben on beş milyonun Cahide’siyim’ diyecek kadar özgüvenli. İşine adanmışlık derecesinde bağlı. Güzelliğiyle, zekasıyla ve doğal yeteneğiyle zirveye oynuyor.
İşte bu görkemli günlerinden alkolün bataklığındaki ölümüne nasıl geldiğini anlatıcının dilinden katman katman okuyoruz. Bu satırlar o kadar nahif ki, Cevdet kendi düşüncelerinde bile Cahide’yi incitmek istemiyor. Böyle ince, böyle duyarlı bir yerden, ama tüm gerçekliğiyle öğreniyoruz olanları.
Cevdet Cahide’nin hayatı boyunca yaşadığı bütün sıkıntıların, hataların yaralı çocukluk deneyimlerinden kaynaklandığına vurgu yapıyor sık sık. Bunu Cevdet’in aşağıdaki sözlerinde açıkça hissediyoruz;
“Sevgili okur, bu sorum da sana:
Lütfen söyleyin, bırakın on beş ya da yirmi yaşlarını, otuzlu yaşlarında bile değer yargılarını yerli yerine oturtma imkanı bulamamış Cahide, hayata dair bu ip uçlarına nasıl vakıf olabilirdi?”
——————
“Kendiniz için uygun rotayı çizecek bilgi ve görgünüz yoksa, tekneniz er ya da geç ama mutlaka su alacaktır.”
——————
“Cahide ne yazık ki en haklı olduğu meselelerde bile, kendini izah ederken takındığı tavır ve hal nedeniyleb aştan sınıfta kalıyordu.”
Cahide’nin hayatındaki dönüm noktaları
Cevdet’in satırlarını daha iyi anlamamız için Cahide Sonku’nun hayatındaki dönüm noktalarına göz atmamız gerekiyor:
Cahide, doğum yeri Yemen’in Osmanlı’nın elinden çıkmasıyla, geniş ailesiyle birlikte çocuk yaşta İstanbul’a taşınır.
Babası tarafından terk edildikten sonra Fatih’de Paşa dedesinin konağına yerleşir.
Dede konağı büyük bir yangınla kül olunca büyük bir yoksulluğun içine düşer.
Küçük yaşta (1932) Şehir Tiyatrolarında figüran-stajyer olarak çalışmaya başlar. Para kazanmak ve annesine bakım vermek zorundadır.
Muhsin Ertuğrul’un desteğiyle once tiyatro sonra sinemada önemli işler yapar, büyük şöhret sahibi olur. Oyunculuktan sonra Türkiye’nin ilk kadın yönetmeni ve yapımcısı olarak da dikkat çeker.

Özel hayatı çok çalkantılıdır. Talat Artemel ile kısa bir evlilik deneyimler. İhsan Doruk ile 2 kez ayrılıkla sonuçlanan evlilik yapar. Ender adlı bir kızları olur.
Gerek evlilikleri gerekse diğer özel ilişkilerinde hep zengin, güçlü, statü sahibi kişileri seçer.
Hep daha fazlasına sahip olmak için hayatında olağanüstü derecede kendini zorlar. Gitgide içine saplandığı alkol batağı kişisel ve kariyer hayatının sonunu hazırlar.
Bütün bunların biz okurlardaki yansıması ise;
Babanın eksikliği, annenin duygusal zayıflığının etkileri.
Yüreğinde hiç tamamlanamayan bir yarım kalmışlık, bir büyük boşluk hissi taşımanın sebep oldukları.
Son derece zeki ve yetenekli bir kadının sanat hayatının adım adım çöküşü.
Satır satır içimize işleyen, düşündüren bir anlatım…
Kızıl Çengi’yi okurken başka neler dikkatimizi çekiyor?
Kitapta Sonku’nun yaşamının yanı sıra dönemin değerli tiyatro ve sinema sanatçılarını da yakından tanımış oluyoruz. Bunların başında da Muhsin Ertuğrul geliyor. Roman Türk tiyatrosunun batılı anlamda kurucusu sayılan Muhsin Ertuğrul’un yaşamına ışık tutuyor. Kendisinin sinema alanında da önemli katkıları olan bir yönetmen, oyuncu, yapımcı olduğuna vurgu yapıyor.
Kızıl Çengi, Türk tiyatrosunun altın çağı diyebileceğimiz bir dönemi gözler önüne seriyor.
İkinci Dünya Savaşı devam ederken ülkemizde tiyatronun ve diğer sanat dallarının nasıl ilerleyebildiğine dikkat çekiyor. Sanatın toplumsal hayat üzerindeki etkisini gösteriyor.
Buna karşın Demokrat Parti ve devamında Adalet Partisi döneminde sanatın zorlu mücadelesini de bizlere hatırlatıyor.
Dolayısıyla bu kitap Sonku’nun hikâyesi etrafında ülkemizin pek çok farklı alanına da pencere açıyor. Başta tiyatro olmak üzere sanatın gidişatı, dönemin siyasi gelişmeleri, cemiyet hayatı, iş dünyası hakkında aydınlatıyor.
Neden Kızıl Çengi?
Kitaba ismini veren bu ifadeyi Cahide Sonku, Hürriyet Gazetesi’nde yayımlanan “Hayatım” başlıklı yazıda kullanıyor. Tabirin Orhan Veli Kanık’ın “Bayrak” isimli şiirinde şu şekilde geçtiğini görüyoruz:
Bir kadeh Black and White viski
Kıl pranga kızıl çengi bir esvap.
Papirüs dergisi 1.1.1967
Kanık şiirinde ‘kıl pranga kızıl çengi bir esvap’ tabirini şık ve uyumlu anlamında kullanmış.

Osman Balcıgil kimdir?
Ekonomi eğitimi gördü. Uzun yıllar dergi, gazete, televizyon sektörlerinde hizmet verdi. Haber bölümlerinde muhabir, editör, genel yayın yönetmeni ve daire başkanı olarak görev aptı.
2000 yılında gazetecilikten romancılığa geçen Balcıgil, biyografik, ezoterik ve dönem romanları kaleme alıyor. Ayrıca hikaye, novella, deneme, araştırma, röportaj gibi türlerde de ürünler veriyor.
Balcıgil’in başarısının arkasındaki sırrı, bir röportajında karşımıza çıkan kendi sözlerinden okuyalım;
“Biraz da tarihsel gerçeklere uygun kitaplar yazdığım için olsa gerek büyük atraksiyonlara, üslup arayışlarına filan girmem gerekmiyor. Ayrıca tumturaklı konuşmalar, edebiyatmış gibi yapmalar, cümlelere göbek attırmalar da bana göre değil. Ben temiz bir Türkçeyle, su gibi akan, anlaşılır metinlerden yanayım. Bir tek fazla kelimenin ya da cümlenin okuyucuya haksızlık etmek anlamına geleceğini düşünüyorum.”
Kızıl Çengi kitabını da Osman Balcıgil’in diğer biyografik romanları gibi bir solukta bitirirken, Türkiye’de 40’lı, 50’li, 60’lı yılların toplumsal, siyasal, sanatsal labirentlerinde, heyecan ve şaşkınlık içinde dolaşmanın keyfini ve tatminini de yaşıyorum. Balcıgil’in kaleminden okumayı arzu ettiğim, ülkemizin başka efsaneleşmiş isimlerini aklımdan geçirmeden edemiyorum.






















