“Hepimiz birer timsahız aslında!” dedim. Hayretle yüzüme baktılar. “Carl Sagan,” diye söze girdim, “R faktörü diye bir şeye inanıyordu. R harfi reptile’dan, yani sürüngen kelimesinden geliyor, insanoğlu sudan karaya çıktığı için, beyin kökümüzde hâlâ sürüngen şiddetinin izleri bulunduğunu, bölgemizi korumak için şiddet kullanmaya eğilimli olduğunu söylüyor. Yani hepimiz birer timsahız.” — Zülfü Livaneli, Son Ada
İnsan, Doğa ve Sürüngen Beyin
Düşündürücü bir giriş. “Timsah” sözcüğü burada hem gerçek hem de simgesel bir karşılık taşıyor. Carl Sagan’ın bilimsel tespitleriyle Livaneli’nin edebi dünyası arasında bir bağ kurulmuş. Ve bu bağ bizi doğrudan insan doğasının karanlık köşelerine götürüyor. Sürüngen beynimiz… Otomatik, tepkisel, şiddete eğilimli. Belki de farkına varmadan çoğu zaman bu beyinle yaşıyoruz. Düşünmeyi ona entegre etmediğimizde, şiddet içimizden fışkırıyor; bize ait olmayan bir şey gibi değil, bizden doğan bir şey gibi.
Livaneli burada insanoğlundaki iyilik ve kötülüğün izini hem biyolojide hem düşünce tarihinde sürüyor. Rousseau’nun Emil’i ve Freud’un yıkıcı eğilimleri açıklayan metinleri devreye giriyor. Okura “doğa mı, eğitim mi?” sorusunu düşündürüyor. Bu sadece bir düşünsel tartışma değil, aynı zamanda bireyin kendine bakma biçimi. Çünkü bu soru, içten dışa doğru ilerleyen bir sorgulama zinciri kuruyor. Önce kendimizi, sonra toplumumuzu gözden geçirme gereği doğuyor.
“Bunların hepsi bireyci teoriler!” dedi sonra. “Bence durumu açıklamaya yetmiyor.”
Bu cümle romanın gidişatını belirliyor aslında. Livaneli sadece bireyin doğasını değil, birey-toplum ilişkisinin dönüşümünü sorguluyor. Bireyden başlayan bu yolculuk, toplumsal gözlemlere evriliyor. Ve tam da bu nedenle bireyci teorilere kulak vermek gerekiyor; çünkü her toplumsal analiz, önce bireyin kendine sorduğu sorularla başlar. Bu sorular bizi içsel bir yola davet eder, o yol ise bizi toplumun örgüsünü çözmeye iter.
İyilik ve Kötülüğün Arasında Bir Yolculuk
İşte bu noktada temel bir soruya ulaşıyoruz: “İnsanoğlu doğuştan mı kötüydü, yoksa kötülük öğretiliyor muydu?”
Romanın içindeki bu soru, sadece bir cümle değil; bir anahtar. Bize romanın içindeki olayları, ilişkileri, hatta kendi hayatımızı sorgulama gücü veriyor. Aynı soruyu kendi yaşamımız için de sorabiliriz. Belki de kötülük hep dışarıda aradığımız bir şeyken, onun yapı taşlarını içimizde örüyoruzdur.
“Son günlerde adamızı çevreleyen deniz bile gözümüze korkutucu görünmeye başlamıştı. Eskiden kıyıya oturup zevkle seyrettiğim gelgitler, yedi dalgadan birinin büyük olduğunu sayma oyunları şimdi içimi ürpertiyor, denizin salınışında da bir zalimlik, bir tehdit seziyordum. İçimdeki kaygı dozu arttıkça, ben de denizin parıltılı yüzeyini değil, karanlık derinliklerini düşünmeye başlamıştım. Aynı denizde aynı çevre koşullarında yaşayan köpekbalıklarının kötü, yunusların iyi olmasını neyle açıklayabilirdik? Aslında köpek balığı neye göre kötü, yunus neye göre iyiydi? Belki de iyilik ve kötülük diye bir şey yoktu.”
Bu ikinci alıntı, doğanın algılanışındaki dönüşümü çarpıcı bir şekilde ortaya koyuyor. Başta “iyi” olan doğa, yaşanan olayların etkisiyle “kötü” bir yer haline geliyor. Bu dönüşüm aslında doğada değil, insanın algısında oluyor. Yani kötülük bizim içimizden doğuyor. Kaygı arttıkça, doğanın huzuru yerini tehdide bırakıyor. Gelgitler bile artık oyun değil, tehlike sembolü oluyor. Buradan da anlıyoruz ki insanın içsel durumu, doğaya bakışını belirliyor.
Son Ada’da Kendine Açılan Kapılar
Doğayla kurduğumuz ilişki, kendimizle kurduğumuz ilişkiye çok benziyor. İyilik ve kötülük sabit kavramlar değil; onlar bizim düşünce biçimimize göre şekil alıyor. O halde yapılacak şey, bu düşünme biçimini dönüştürmek. Daha çok sorgulamak. Kendimize, doğaya ve başkalarına dair daha çok soru sormak.
Sonuçta iyilik ve kötülük, doğayla birlikte var olan değil, insanın iç dünyasında şekillenen kavramlardır. Ve bu kavramlar, bizim onları nasıl anlamlandırdığımıza göre anlam kazanır. Son Ada işte tam da bu yüzden önemli: Doğayı, insanı ve toplumu yeniden düşünmeye çağırıyor. Ve bu çağrı, sadece kitaptaki adaya değil, bizim kendi hayatımıza da yapılmış bir çağrıdır.
Son Ada, Zülfü Livaneli
İnkılap Yayınevi, 168 Sayfa




















