Suskun Yas

Eda, haftalar sonra tekrar çaldığı kapının önünde dimdik duruyordu. Gözleri kırmızı, bakışları simsiyah bir kadın bir şey söylemeden onu içeri aldı. Kalabalık salonda küçük bavulunu yere bırakırken tanıdık bir yüz aradı. Onun yerine yargılayan ifadeler, birbirine benzeyen, üzgün, asık suratlarla karşılaştı. En az dövünen teyzenin yanına yaklaşıp Seda’nın nerede olduğunu sordu. “Kapıdan çıkarken gördüm, yavrucak kahroldu tabii.”

İşe bak, adımın önüne bir “s” harfi koyuyorsun oluyor sana yavrucak, oluyor sana annesini kaybedince kahrolan evlat. Ben de aynı yaştayım ama farklı bir yastayım teyzeciğim, farklı.

Az önce girdiği kapıdan bu sefer omuzları düşük bir biçimde çıktı. Bahçenin sağ tarafına geçip, alçak duvardan atladı. Seda’yı eliyle koymuş gibi buldu. Dizleri başının altında, kıvırcık uzun saçları iki yana düşmüş oturan kardeşinin yanına çömeldi. Bir süre hiç konuşmadılar. Anlatacakları tükendiğinden değil, anlamını yitirdiğinden susmayı tercih etti Eda. Doğum sırasında onu birkaç saniye önce çekip çıkaran doktor, abla olma görevini de onun alnına yazmıştı belli ki. Saçlarını okşadı, hıçkırıkları arttığında ise sımsıkı kucakladı Seda’yı. Kadere inanmasa da kederi hissedebiliyordu. Ne cenaze işlerine ne de bitmez tükenmez adetlere ses çıkardı. İki gün boyunca kendine biçilmiş rolü layıkıyla oynamaya çalıştı.

Camiide “Hakkınızı helal ediyor musunuz?’’ diye sordu annesini hiç tanımayan ve annesinin hiç tanımadığı biri. Helal ederken, kaybedilene mi yoksa bilinmezliğe mi döküldüğünü asla çözemediği damlalardan kendi de akıttı biraz. Burnunu Seda’dan aldığı kara başörtüsüne sildi.

Zorunluluklar bitip, el alem biraz olsun çekilmeye başladığında Seda yorgunluktan dağılmış, Eda ise sabrının sonuna gelmişti.

“Gerçekten inanıyor musun bütün bu yapılanların anneme iyi geldiğine? On dört aydır yatalak ve şuursuzdu zaten, inan ki kurtuldu kadın.”

Seda’nın ürpertici bakışlarıyla Eda yine sustu. Ayağa kalktı. Çocukluğunu geçirdiği bu evde içindeki çocukluğu aradı. Pencereden limon ağacını görebiliyordu. Yüzüne aydınlık bir gülümseme yayıldı. Yürürken elbisesinin eteği havalanıyordu. Ağacın kalın gövdesine sımsıkı sarıldı. Tam annesinin öğrettiği gibi dal uçlarını kırmadan birkaç limon topladı. Kaslı, yağsız vücudu bugün bale yerine limonata dansı yapacaktı. Limonataları nane ile süsledi. Kardeşini tombul kollarından çekti. “Gel bak sana ne göstereceğim.’’

Asma kattan indirdiği koliyi açtı. Buruşuk bir kese kağıdının içinden ilk olarak deniz kenarında pembe bikinileriyle kumdan kale yaptıkları fotoğrafı çıkardı. İkisinin de içine pürüzsüz bir huzur doldu. Sonraki fotoğrafta Eda bir bacakta, Seda diğer bacakta oturuyordu. Kısa bir süre sonra onu temelli kaybedeceklerini duyumsamış gibi babalarına sımsıkı sarılmışlardı. Seda gözlerini fotoğraftan kaçırmaya çalıştı. Eda ise inatla elinde tutmaya devam ediyordu. Seda annesinin de her sıkıştığı anda yaptığı gibi bir dua mırıldanmaya başladı.

“Babam bizi terk etmedi Seda, gitmek zorunda kaldı. Annem bir başkasına aşıktı.”

Öfkeden yüzü kıpkırmızı olan Seda “Saçmalıyorsun!’’ diyerek ayağa fırladı.

“Git de dolaptan annemin ellememize asla izin vermediği Kur-an’ı getir. Hadi korkma git de bak içine.”

İçerdeki odada kıble yönünde duran, annesinin önünde namaz kıldığı koyu büyük dolabı gösterirken elleri titriyordu. Boyunun yettiği gün yasak günah dinlemeden merakla açmıştı kapağını. Arapça yazılardan çok annesine başkası tarafından yazılmış aşk mektupları ilgisini çekmişti o zamanlar.

“Abdestsiz elledim ama çarpılmadım bak, hatta tespihle bile oynadım, hiçbir şey olmadı, anlıyor musun hiçbir şey’’ diye haykırmak istedi ama yine sustu. Limonatanın kalanını kafasına dikti. Koliyi olduğu yerde bıraktı. Kuran’ın içine önemli bir gösterisinin davetiyesini yerleştirip, bavulunu alıp evden çıktı.

Provalar aylarca sürdü. Sahneye çıktığında hayatında ilk kez bale seyreden Seda en ön sırada oturuyordu. Dilinde dua, ayakta alkışladı kardeşini.

Pınar Örmen Alpay

 


Yazılara Abone Olmak İsterseniz

E-Posta Adresinizi Yazın:




Önceki İçerikPekmezi Aydınlatmak
Sonraki İçerikDokunmak veya Dokunmamak
Pınar Alpay
1976’da İstanbul’da doğdu. Avusturya Lisesi ve Bilkent Ekonomi Bölümü’nde okudu. Yeditepe Üniversite'sinde MBA yaptı. Birçok farklı bankada çalıştıktan sonra kurumsal iş hayatını bırakmaya karar verdi. Adler International Learning'den koçluk sertifikası aldı. Yazarlık/ileri yazarlık, yaratıcı okurluk, editörlük eğitimlerini tamamladı. Öyküleri bazı kitap ve dergilerde yayımlandı. Kitap ile Sohbet adında bir etkinliğe liderlik yapıyor, yazmaya ve okumaya devam ediyor. Özel ilgi duyduğu alanların başında psikoloji, felsefe ve kişisel gelişim geliyor.