Pekmezi Aydınlatmak

Çok değil sadece bir yıl yaşadık Erbil’de, ancak kendimi ve hayatı derinlemesine düşündüğüm ender zamanlar geçirdim. Kalabalık bir çevremiz de olmadığı için var olanlarla derinlemesine konuştuğum, anlatılanları telaşsız dinlediğim zamanlardı.

Görüştüğümüz arkadaşlarımızın ve komşularımızın çoğu Türkiye’den gelenlerden oluşuyordu. Konuşmalarımız çoklukla memleket sohbeti, Erbil’de arayıp bulamadıklarımız, yakında gelecek ziyaretçilerimiz üzerine oluyordu.

pekmezi-aydinlatmak

Yazlar çok sıcak olduğu için ya sonbahar ya da ilkbaharda geliyordu gelecek olan. Emine’nin kayınvalidesi de mart ayında gelmişti Antep’ten. Bahçeden yeşillik toplamak için uğrayınca, kalıp biraz sohbet etmek istedim Asiye teyzeyle. İslahiye ilçesinin Yolbaşı köyündenmiş Asiye teyze. Köyde çok güzel bir ev yaptırmış. Çoğunlukla orada kalıyormuş.  “Nasıl geçiyor köyde günlerin” diye sordum. Günlük rutinlerinden söz ettikten sonra, “bir de pekmez zamanı, pekmezi aydınlatmaya çığırırlar beni” dedi. Hayatımda ilk kez duymuştum. “Pekmezi aydınlatmak mı, o nasıl oluyor Asiye Teyze?” dedim. “Bizim köyde, evin önüne kurulan büyük kazanlarda, odun ateşinde kaynatılır pekmez. Bulanık olur kaynadıktan sonra, duru görünmesi için kazanın altındaki köz halindeki odunlardan birini alır, kaynamakta olan pekmezi bir süre onunla karıştırırız” dedi. Koca köy, pekmezi aydınlansın diye Asiye Teyze’nin peşindeydi anlaşılan.

Yaşamın bilgisinin nerde ne zaman karşınıza çıkacağını bilemezsiniz. Sonra, çok sık geldi aklıma Asiye Teyze’nin “pekmezi aydınlatma”ya dair anlattıkları.

İlaç raporumu imzalatmaya gittiğimde, hastalığımı teşhis eden kıymetli doktorum Prof. Dr. Hilmi Uysal, gülümseyerek bana baktı ve “Ne güzel başa çıktın, neredeyse dokuz yıldır hiç atak geçirmedin” dedi. Gerçekten de küçük sıkıntıları saymazsak çok sağlıklı, ataksız dokuz yıl geçirmiştim.  Ben de “sayenizde hocam” dedim. Çünkü Hilmi Hoca sadece mesleki bilgisiyle değil, insana olan inancı ve sevgisiyle de hastalarının içini, yüzünü aydınlatıyordu.

Yıllar içinde poliklinikte öğrencileriyle devam ettim tedavi sürecime. Ayrıca, “Ne zaman bir sorun olursa gel sor” demişti. Rahattım. Arada hatır sormak için ziyaret ediyordum.  Hilmi Hoca’yı en son Antalya Tabip Odası’nda düzenlenen “Sinir Sisteminin ve Beynin Evrimi” başlıklı bir seminerde dinledim. Aslında bakarsanız, seminere hocayı dinlemek için gittim, boyumu aşan bir konu olduğunun farkında olarak üstelik.

Hilmi Hoca, sinir sisteminin ve beynin evrimine dair çok detaylı bir sunum yaptı. Benim aklımda o sunumdan kalansa; balık bilimiyle (İhtiyololi) uğraşan ve “kör mağara balıkları”  üzerine araştırma yapan Prosanta Chakrabarty’nın, bu konudaki çalışmalarının biyolojik sonuçlarının, nöroloji alanındaki  kendi araştırmaları için yeni yollar açtığını anlatırken, yüzünü kaplayan aydınlıktı. Dünyanın uzak bir köşesinde çok az insanın haberdar olduğu bir çalışmayı yapan Prosanta Chakrabarty, elde ettiği bilimsel bulgularla başka bir bilim insanının/insanlarının meslek hayatını, onun hastalarının hayatını aydınlatıyordu. 

Son yıllarda memleket meseleleri dışında ağız tadıyla bir konu hakkında  konuşamaz olduk. Öyle ki içimiz sıkılana kadar, içimiz sıkıldığı halde konuştuk. Konuştukça karamsarlığa kapıldık. Kimimiz algısını kapattı daha fazla karamsarlığa kapılmamak için. Seminerde Hilmi Hoca’yı “kör mağara balıklarına” ilişkin araştırmadan gözleri parlayarak söz ederken gördükten sonra, yüzümüzü nereye dönmemiz gerektiği konusunu bir kez daha düşündüm.

Aydınlık insanlar hâlâ var, çok kıymetli Hilmi Hocam gibi, Prosanta Chakrabarty gibi… Hayatımızı aydınlatan haberler de hep olacak; bazen bir kanala sıkışmış köpeği kurtaran biri, bazen yeni bir buluşun haberi; yeter ki ne yana bakacağımızı bilelim.

Bize her gün kara haberleri reva görenlere inat “içimizi” aydınlatacak insanları bulacağız, onlarla saf tutarak sevgili Ahmet Şık’ın dediği gibi “çocuklarımızın düşlerini gerçek kılacağımız bir hayatı çıkaracağız, kötülüğün bu organize olmuş hali son bulacak.” Ustanın dediği gibi “kararmasın yeter ki sol memenin altındaki cevahir…”

 

Seher Özen Karadeniz

Antalya- 6 Haziran 2017


Yazılara Abone Olmak İsterseniz

E-Posta Adresinizi Yazın:




Önceki İçerikOkurun Gözünden: Serdar Salepcioğlu’ndan “Damdan Düşen Bilir”
Sonraki İçerikSuskun Yas
Seher Özen Karadeniz
İletişimci /Eğitmen. Okur, yazarım. Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Halkla İlişkiler ve Tanıtım bölümünde lisans, Gazetecilik bölümünde de yüksek lisans eğitimi aldım. İstanbul’da gazeteci olarak başladığım çalışma hayatımı, halkla ilişkiler sektöründe medya ilişkileri yöneticisi olarak sürdürdüm. Yavaş kent olduğunu düşünerek 2007 yılında Antalya’ya yerleştim. Büyükşehir Belediyesi’nin Tarih Vakfı’nın danışmanlığında sürdürdüğü Kent Müzesi Projesi’nde görev aldım. Proje vesilesiyle hem kenti, hem de insanın geçmişle olan ilişkisini nereden kurması gerektiğini öğrendim. Belleğin kıymetini, tarihin sadece kahramanların hayatı üzerinden yazılamayacağını/yazılmaması gerektiğini kavradım. Bu kavrayışla kentimle ilgili fullantalya ve businessantalya kent bloglarında röportaj yapıp kent yazıları yazıyorum. Akdeniz Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde iki yıl süreyle ‘Kurum Kimliği’ ve ‘Medya Planlama’, yaygın eğitim merkezlerinde ‘İletişim’ dersleri verdim. Halen kent içindeki en büyük yeşil alanı olan Zeytinpark’ta ‘Doğada İletişim, Doğayla İletişim’ başlılığıyla iletişim eğitimleri veriyorum. www.martidergisi.com’da 2012 yılından beri kitap yazıları, insan hikayeleri, kent yazıları, zaman zaman da gezi yazıları yazıyorum. Yaşam boyu öğrenme tam bana göre deyip AÖF Sosyal Hizmetler bölümünü bitirdim. Halen Sosyoloji bölümü 4. sınıf öğrencisi olarak öğrenim hayatımı sürdürüyorum. Evliyim ve 13 yaşında bir oğlum var.