Şefkate Giden Yolda: Sema Demirkan Röportajı

Bazı kavramları ne kadar kullansak dahi tanımını yapmak kolay değildir; aynen şefkat kelimesinde olduğu gibi. Şefkat nedir diye soracak olsam alıp elime mikrofonu çıkıp, eminin on kişiyle konuşsam onu da farklı şeyler söyleyecektir. Genel ve hayli derin bir kavram olduğu için…

Fark ettiniz mi bilmem, kişisel gelişim dünyasında zaman zaman bazı kelimeler ön plana çıkar: Farkındalık, süreç, mindfulness (bilinçli farkındalık) gibi. Şimdilerde şefkat kelimesi hayli gündemde, bizler de bu kavramı daha iyi tanıyalım diye bu ay, Türkiye’de sadece şefkate ve öz şefkate odaklanıp daha şefkatli bir toplum yaratma vizyonuyla çalışan ilk merkezin kurucusu Sema Demirkan’ı davet ettim söyleşiye. Hem “şefkat”e farklı bir gözle bakıp bu kavrama ilişkin bakış açımızı derinleştirmek hem de 9 Mart’ta konu hakkında düzenlediği etkinliğe dair bilgi almak adına…

Sevgili Sema öncelikle hoş geldin. Şefkat genelde nasıl algılanıyor, şefkat ve öz şefkat ne demek, bizim için tanımlar mısın?

Teşekkür ederim öncelikle, bu nazik davetle şefkatin sesinin ülkemizde güçlenmesine verdiğiniz destek için. Şefkat kavramı aslında sadece bizim ülkemizde değil değişik kültürlerde de en çok annelik ve yumuşaklıkla birlikte anılıyor. Şefkat göstermenin iyi bir şey olduğundan, çocukluğumuzda şefkat alamadığımızdan bahsediyoruz ama işin aslı şefkat nedir bilmiyoruz. Bilmediğimiz bu yerden başlamak – Zen’de “başlangıç zihni” dedikleri o yerden- bizim için hayli kritik. Yoksa “şefkat yumuşaklıktır” tanımını bırakmadan işin aslı şefkatte derinleşmek mümkün olmuyor.

Bugün bilim insanları bize şefkatin bir duygu değil, fizyolojik olarak kompleks bir süreç olduğunu göstermiş durumdalar. Şefkat uyandığında bir duygu -örneğin üzüntü- eşlik edebilir de etmeyebilir de. Şefkat acımak değil. Öz şefkat ise kendimize bakım vermek, kendimizi şımartmak, bencil olmak ve kendimizde kaybolmak değil. Peki bu yanlış anlamalar değilse şefkat nedir? Şefkat, dindirmek için yoğun bir isteğin eşlik ettiği acının derin farkındalığı anlamına geliyor. Yani şefkat acıya verilen bir cevap. Dolayısıyla öz şefkati de kendi acımıza verdiğimiz bilgece bir yanıt olarak tanımlamayı seviyorum. Şefkat yaklaşımı, ortada engellenebilir ya da dindirilebilir bir acı varsa bunların hakkında bir şeyler yapmayı, dindirilemez ve engellenemez acıların varlığında ise onlarla cesaretle kalmayı öğretiyor. Bu başlıkta tutkuyla çalışmamın sebebi de bu son cümle, çünkü hayattaysak hepimiz için farklı şekil, derece ve zamanlamalarda ama hepimiz için acı var, burada. Bunlarla nasıl yaşayacağımız konusunda çok somut beceriler ve derin bir anlayış kazandırıyor şefkat bize.

“Şefkat” kelimesini son 15 yılda ve özellikle son günlerde popüler yapan ne oldu? Yine şimdilerde hayli popüler olan Mindfulness (bilinçli farkındalık) kelimesiyle aralarındaki yakın bağ nedir?

Aslında mindfulness’tan sonra batıda ikinci dalga şefkat oldu diyebiliriz, kadim öğretilerin pozitif psikoloji ve sinirbilimle daha iyi anlaşılmaya başlanmasıyla beraber. Çağımızın altın insanları olarak gördüğüm bazı bilim insanları var. Bunlar Dharma (Buda’nın öğretisi anlamında kullanıyorum burada) öğrencileri ve kendi hayatlarında muazzam etkisini deneyimledikleri kadim bilgelik pratiklerini, akademik camiaya bilimsel araştırmalar yaparak ve yapılandırılmış standart müfredatlar yaratarak taşıdılar. Bu önce mindfulness için oldu. Hemen ardından da şefkat. Bunlar bir kuşun iki kanadı gibidir zaten, esasında ayrılamazlar. Çok basite indirgeyerek söylersek, mindfulness ile acıyı olduğu gibi –yani abartmadan, yok saymadan, varsaymadan, üzerine hikâyeler yazmadan- görmeyi, şefkatle ise ona bilgece yanıt vermeyi öğreniyoruz. Son 15 yılda şefkat ve öz şefkate dair tonlarca araştırma yapıldı, ölçekleri oluşturuldu, şefkat terapi ekollerine adapte edildi. Neo-liberal ekonominin tüketicisi çağımız insanının çeşitli uyuşturucularla hissedemez olduğu büyük bir acısı var esasında. Çekirdek aile travma ve erken dönem zorlayıcı yaşantılar bir yana yalnızlığın, kabileyi kaybetmiş olmanın, gerçekten yaşadığını hissedemiyor olmanın, kendini doğadan ve varoluşun geri kalanından ayrı görmenin acısı var. Bu acıyı hakikaten gören biri için artık yoga, mindfulness, meditasyon, şefkat neden popüler oldu sorusu kendi kendine yanıtlanıyor. Bu öğreti binlerce yıldır insanın acısına konuşuyordu, ancak hep sınırlı bir kitleye ulaşıyordu. İçinde yaşadığımız dönem bu açıdan ilginç. Uğruna binlerce kilometre seyahat etmeden dünyanın en iyi hocalarından dersler alabiliyor, instagram akışımızda Buda’nın öğrencilerine yedi yıl erdem çalışmadan anlatmadığı bilgileri “like” ederek geçiyoruz. Bir yüzeyde kalma ve manadan kaybetme ile birlikte aynı pakette bu kavramların popüler hale gelmesi var. Bilgelik pratikleriydi bunlar, şimdi stres azaltmak ya da iyi hissetmek için benim kötü pazarlık dediğim bir içsel pazarlıkla da kullanılıyorlar. Doğru anlayış, aslına sadık kalmak elbette mümkün. Özetle iyi mi kötü mü bilmiyorum ama durum sadece böyle.

Acıyı Bal Eylemek

Bu günlere değin, Batı medeniyeti tüm sistemi, “özgüven”, elde etme, kazanımlar ve dolayısıyla başarılı olmak üzerine kurgulamıştı. Bunun ne gibi artısı ve eksisi oldu? Neler eksikti ve şefkatin yeri neydi?

Evet hepimizin istemesek de takipçisi olduğumuz Amerikan rüyası bireylere istedikleri her şeyi olabileceklerini söyledi durdu, bununla ilgili efsaneler yarattı, beceremeyene de “loser” (ezik) dedi. Özgüven, onlarca yıl boyunca bu kültürün akvaryumunda herkesin sahip olması gereken en önemli nitelikti. Ana babalara özgüvenli çocuk yetiştirme eğitimleri verildi, bakarsanız bizim ülkemizde de geriden yetişerek aynı şeyleri tekrar ettiğimizi görüyoruz. Sonra gelsin yüksek ergen intiharları, gitsin okul katliamları, büyük acı… Biz daha o kısımlarını yaşamadık filmin ama sadece bireyle uğraşarak çözemeyeceğimiz kültürle alâkalı sistemik sorunlar olduğu çok açık şimdiden. Özgüven kültürünün sahne arkasında ciddi bir değersizlik transı var. Özgüven, bize hep ortalamanın üzerinde olmamız gerektiğini söylüyor, yani içerisine gömülü bir kıyas var. Oysa istatistik ve matematik ile çok net ki hepimiz ortalamanın üzerinde olamayız. İşte yine ilk olarak Amerika’da başlayan öz şefkat bir akım olarak öz güven kültürünün panzehri olmayı ve onun yerini almayı hedefledi. Çünkü kendimize müşfik olmamızın sebebi bir başkasından üstün, aşağıda ya da ona eşit olmamız bile değildir. Hissedebilen tüm varlıklar gibi bazen zorlanırız, canımız yanar ve sadece kalbimiz attığı için, sadece kendiliğinden nefes alıp veren bu bedende olduğumuz için canımız yandığında kendimize bir de biz eziyet etmemeyi öğrenebiliriz. Bu kadar, hepsi bu. Bizim topraklarda acıyı bal eylemek demiş erenlerimiz, henüz orada olmasak da acıdan ıstırap pişirmemeyi öğretiyor öz şefkat. Özgüven ve başarı odaklı kültürden, hissedebilen tüm varlıkların kendiliklerinden değerinin bilinmesine geçişin kapısı tam da burası.

Sert öz şefkat tabirini ilk kez senden duydum, biraz açalım mı?

Bu tabirin İngilizcesini de paylaşmamızın faydalı olacağına inanıyorum. “Fierce” kelimesini sert, azılı, ateşli olarak da çevirebiliriz. Ben şu yumuşaklık algısını kırmak için özellikle serti tercih ettim. Hakikaten de şefkat koşulları doğru okuyan bir zihinle bize gereken cevap sertse onu, yumuşaksa da onu verdiriyor. Şefkatin yumuşatıcı, yatıştırıcı olduğunu ve olan her ne ise onunla sükûnetle kalmamızı sağladığını yadsıyamayız, bu fizyolojik olarak bir gerçeklik. Memeli bakım verme sistemi şefkatle aktive oluyor ve bu saydıklarım gerçekleşiyor. Ancak şefkat bundan ibaret de değil.

Oturup her şeyi kabul mu edeceğiz diye soruyor örneğin insanlar. Hayır hiçbir aklı başında öğreti bunu tembihlemiyor insanlara. Kabul etmeyince bedenimizde ağırlayacağımız zorlayıcı duyguları kabul etmeyi öğrenebiliriz mesela pekâlâ ve buradan aldığımız güçle haksızlıklar, zarar, şiddet karşısında net, kararlı, sakin ve şiddetsiz bir “Hayır!” diyebiliriz. Sınır çizebilir, kendimizi korumayı öğrenebilir ve böylece güvende hissetmeye doğru yol alabiliriz. Kendimizi her seviyede doğru besinlerle beslemeyi öğrenebiliriz. Hayrımıza olacak şeyler için tembellik etmeyi bırakıp motive olup harekete geçebiliriz. İşte tüm bunlar bu sert dediğimiz şefkatin bize yol göstericilik yaptığı yerler. Taoizm’de ve Çin felsefesinde kullanılan Yin ve Yang terimlerinin şefkatte de karşılığı var. Yang şefkatten bahsediyoruz burada. Oturup sürekli keder, hüzün, öfke ağırlamaya dair stratejiler çalışacağımıza, eğer varsa yapılacak bir şeyler eşzamanlı olarak kendi acımız için ayağa kalkmayı ve sesimizi geri almayı öğrenebiliriz. Şefkat bu kadar güçlü bir kaynakken, sadece yumuşacık dediğimizde anlamından neler kaybediyor anlatamam.

Çamur Yoksa Çiçek De Yok

Bildiğim kadarıyla, şefkat konusunda eğitmenlik yapabilmen için birkaç sertifikan var, seni bu yola iten ne oldu? Kişisel yaşamında şefkati vizyonun yapmanı sağlayan neydi?

İşte aslında tüm bu anlattıklarımı önce kendim deneyimledim. Bazılarının çocukluğumdan beri birer eğilim olarak içimde karşılığı büyük. Dayanıklılık çok ilgimi çeken bir konu oldu hep. Tükenmeyen bir merakım vardı, halâ da vardır, merak ederim neden bazı insanlar acılarından yaratıcılık doğuruyor, “hayatta kalan” olmakla yetinmeyip serpilen olmaya geçiyor da bazı insan sadece örseleniyor ve yaşadığı acıların altında kalıyor? Tüm kadim öğretilerde acı en büyük öğretmendir; çamur yoksa çiçek de yoktur. Ancak acının öğretmenlik işlevini yerine getirmesi için devreye şefkatin girmesi gerekiyormuş; bunu teoriden ziyade önce deneyimle gördüm. Küçük hayatım beni bu kapılardan geçirdi, süründürdü, yürüttü biraz diyelim. Yetenekli arkadaşım şair Sinem Sal’ın dediği gibi “yara derin açıldığında, içinde çiçek yetiştiriyorsun.”

Gönülden bu işleri yapanlar için eğitmenlik aslında “ben bu yolun ölene kadar öğrencisi olmaya adanıyorum, bununla kafayı bozdum” demektir. Benim için de öyle oldu. Dünyada şefkat namına ne var ne yoksa aramaya, peşine düşmeye, dinlemeye, anlamaya adandım. Stanford Üniversitesi’nde geliştirilen bir şefkat programı var, Compassion Cultivation Training isminde. Hem onun hem de yine uluslararası Mindful Self Compassion programının eğitmeniyim. Ülkemizde de şefkat eğitiminin yaygınlaşması amacıyla ve daha şefkatli bir toplum vizyonuyla sadece şefkat ve öz şefkate odaklanan bir okul kurdum: School of Compassion. (www.schoolofcompassion.com.tr) Batının en saygın kurumlarında aldığım eğitimler bir yere kadar besleyici olsa da aslen şefkati işin köklerinden yani Lord Buda’nın öğretisinden öğrendim ve öğrenmeye devam etmekteyim. Çağımızın en aydın zihinlerinden Thich Nhat Han’ın kurduğu Zen Manastırı Plum Village’de katıldığım inziva ve devam eğitimleri ile halen çalışmakta olduğum bir Dharma Hocam var. Okulumuzda bu kavramın köklerine saygıyla güncel bilim ve farklı disiplinlerden daima beslenmesini önemsiyorum.

Dr. Kristin Neff ile Öz Şefkat: Sert ve Hassas

Biraz da yaklaşan etkinlikten bahsedelim mi? Kimler için ne amaçla düzenleniyor?

Tabii, 9 Mart’ta öz şefkat konusunda dünyada belki de en öncü ismi ağırlıyoruz ülkemizde, Dr. Kristin Neff. Neff, öz şefkat ölçeğini oluşturan psikolog ve öz şefkat üzerine bilimsel araştırmaları başlatan kişi. Dünyada milyonlarca satmış bestseller kitapların yazarı, öz şefkat modelinin ve benim de eğitmeni olduğum MSC Programının eş yaratıcısı. Bu konunun akademik bacağında duayen biri yani. Webinar herkese açık ve simultane tercüme ile canlı olarak Türkçe dinlemek de mümkün. Bizim sıklıkla çalıştığımız gruplar terapistler, ruh sağlığı uzmanları, doktorlar ve sağlık çalışanları, kurumsal hayat çalışanları, avukatlar gibi bakım verme yorgunluğu yaşayan gruplar. Tabi yaşlı ve bebek bakanlar ve ebeveynleri de anmadan olmaz. Konuyu ise Neff’ten özellikle rica ederek bu sert tarafını biraz açacağımız şekilde şekillendirdik. Neff ile hem öz şefkatle yeni tanışacak kişilere hem de deneyimli seviyelere açık bir oturum gerçekleştireceğiz ve biri hassas biri sert öz şefkat için iki de uygulama yapılacak. School of Compassion olarak #COMPASSIONTALKS adıyla düzenlediğimiz bu etkinliklerde amacımız dünyadaki öncü isimleri erişilebilir ücretlerle ülkemizle buluşturmak ve dil bariyerini de ortadan kaldırmak. Doğru bir anlayışla yaygınlaştırmaya çalıştığımız şefkat kültürüne katkısı olması için, sürekli bağlantıda olduğumuz halihazırdaki topluluğumuzun ötesine de erişmeye niyet ederek bu organizasyonu yapıyoruz.

Etkinlik için biletler Biletino’da: https://biletino.com/tr/e-awq/dr-kristin-neff-ile-oz-sefkat-sert-ve-hassas/

Etkinliğe bir şekilde katılamayacaklar için kendi başlarına uygulayabilecekleri ufak bir pratik paylaşır mısın konuya dair?

Elbette, en temel ve sade öz şefkat uygulaması olabilir, adı öz şefkat arası. Gün içerisinde canınız yandığında, bu fiziksel, duygusal, zihinsel bir acı olabilir hiç fark etmez onun hakkında konuşmak yerine onunla gerçekten temasa geçmeyi araştırın. Gözünün içine bakın. Olduğundan büyük yapıp balon gibi şişirmeye mi yokmuş gibi mi yapmaya mı meylettiğinizi görün, ya da benim şu anda zikretmediğim farklı bir içsel tepki olabilir. Yani hem acıyı görün hem de acıya mevcut içsel cevabınızı, varsa direncinizi. Sonra kendinize acı çekmenin insan olmanın ortak paydalarından biri olduğunu hatırlatıp bunun içinizdeki yankısına kulak verin. Açıkçası “acı çekmek insan olmanın bir parçası” demekle buna ikna oluveren birine hiç rastlamadım, o nedenle ezbere bunu deyin iyi gelecek demiyorum da hiç değilse bunların içinizdeki karşılıklarına, mevcut gerçeğinize çıplak gözlerle bakın diyorum. Örneğin acı çekerken bir benim başıma geliyor deyip kendimi acımla daha da izole hissediyor muyum bakabilirim. Son olarak da acı çeken halimde “Şu anda neye ihtiyacım var?” diye sorabilirim. Yüksek ihtimalle ilk aşamalarda buna bir cevap da belirmeyecek, olsun. Tıpkı sevdiğimiz birinin acısına metanetle eşlik ederken ona “Neye ihtiyacın varsa ben buradayım, bil” diyen omzundaki el gibi söylemeye doğru gidiyor bu soru en nihayetinde. Tüm bu anlattıklarımı sesli yönlendirme ile yapmak isteyenler için herkese açık Spotify’da Şefkat isimli bir kanalım var, oradan ses kaydımla da yapabilirler. (Öz şefkat Molası isimli kayıt) 

Röportaj: Şeyda Bodur


Yazılara Abone Olmak İsterseniz

E-Posta Adresinizi Yazın:




Önceki İçerikOkurun Gözünden: Virginia Woolf’tan Yazarlık Dersleri
Sonraki İçerikSir David Attenborough’tan Bir Yok Oluş Hikayesi
Şeyda Bodur
Şeyda Bodur ben. Boğaziçi Üniversitesi Ekonomi Bölümü mezunuyum. Yine aynı üniversiteden “Avrupa Çalışmaları” dalında yüksek lisans yaptım. 1996’da başladığım profesyonel iş yaşamında, yöneticilik yapıp çeşitli projeleri yönettim. 8 sene boyunca emek vermiş olduğu Eczacıbaşı Topluluğu kariyerimde önemli bir yer tutar. Uluslararası belgeli Gestalt Yaşam Koçluğu Sertifikası’na sahibim (International Coach Federation bünyesinde Professional Certified Coach). İletişim benim için elzem; su gibi, nefes gibi. Yaşamın bizzât kendisi. Burcum İletişimin de sembolü olan İkizler. 14 Haziran doğumluyum. Bunun akabinde severek yaptığım işler eğitmenlik, koçluk ve yazarlık... Mistik hikâyelere bayılırım. Nelerden hoşlanırım? Keşfetmekten...Keşfetmek benim için dünyayı gezip tozmak kadar derinleşerek yapılan içsel yolculuklarımı, hatta mahalle arasında denk gelinen eski bir yazlık sinemayı bile kapsar...Hayatın kendisi zaten dev bir ekran değil mi? Senaristi, yönetmeni ve oyuncusu bizler olduğumuz...Başka ilgi alanlarım? Dans etmek, içinde estetik olan herşey, yüzmek, kitap okumak ve samimi sohbetler... Çok iyi derecede İngilizce ve orta derecede Almanca biliyorum. “Dünyaya yeniden gelsem yine ben olmak isterim" diyebilecek coşkuda bir yaşam sürdürmeniz dileğiyle sağlıcakla kalın...