Öfke Dansı: Kendini Kaybetme Durağı

“İnsan kaybettiği her şeyi fark ediyor da kendisini kaybettiğini hemen fark edemiyor.”

Bir kadının öfkesiyle arasına giren ilk şey korku değildir. Sevgi olur. İnsana ilk bakışta tuhaf geliyor bu. Oysa biraz durup düşününce hayatın en tanıdık hikâyelerinden biri çıkıyor karşımıza. Sevdiği için susan kadınlar, sevdiği için bekleyenler, sevdiği için idare edenler, sevdiği için küçülenler, sevdiği için kendilerinden vazgeçenler. Sonra yıllar geçiyor. İçlerinde neyin eksildiğini tam olarak anlayamıyorlar. Çünkü insan kaybettiği her şeyi fark ediyor da kendisini kaybettiğini hemen fark edemiyor.

Sevgi Uğruna Eksilen Benlikler

Öfke Dansı kitabını okurken sık sık bunu düşündüm. Kitap öfkeyi anlatıyor gibi görünüyor. Oysa satırların altında dolaşan asıl mesele öfke değil. İnsan kendi hayatından ne zaman uzaklaşır sorusu. Çünkü öfke çoğu zaman sona kalan duygudur. Ondan önce uzun bir sessizlik vardır. Bir isteğin ertelenmesi, bir sınırın silinmesi, bir cümlenin yutulması, bir gün daha susulması. İnsan kendinden her vazgeçişinde görünmez bir eksilme yaşar. Bu eksilme bir anda olmaz. Kimse bir sabah uyandığında kendisini kaybetmiş bulmaz. İnsan yavaş yavaş uzaklaşır kendinden. Bir ilişkinin huzuru için. Bir evin düzeni için. Bir erkeğin kırılmaması için. Bir annenin üzülmemesi için. Bir çocuğun mutsuz olmaması için.

Pusulayı Doğru Okumak: Bir Uyarı Sistemi Olarak Öfke

Harriet Lerner, kitabın daha ilk sayfalarında öfkeyi yalnızca yıkıcı bir duygu olarak değil, bir uyarı sistemi olarak tanımlar: “Öfke bir işarettir, hem de önemli bir işaret.” Bu nedenle kitap boyunca öfke, bastırılması gereken bir duygu değil, insanın kendisine dönmesini sağlayabilecek bir pusula olarak karşımıza çıkar.

Kadınlara yüzyıllardır fedakârlık öğretiliyor ama fedakârlığın nerede bitip kendinden vazgeçmeye dönüştüğü öğretilmiyor. Tam da bu yüzden birçok kadın öfkesini tanımıyor. Çünkü öfke ona hiçbir zaman öfke olarak anlatılmadı. Histeri dendi. Şirretlik dendi. Dırdırcılık dendi. Cadılık dendi. Bir kadının itirazı hiçbir zaman yalnızca itiraz olarak kalmadı. Tarih boyunca kadınların öfkesinden çok öfkelerinin görüntüsü konuşuldu. Ne söyledikleri değil, nasıl söyledikleri tartışıldı. Bir erkek öfkelendiğinde kararlı olabilirken, bir kadın öfkelendiğinde çoğu zaman sorunlu ilan edildi. Sanki öfke erkeklerde karakterin, kadınlarda kusurun belirtisiydi.

Kolektif Hafızanın Prangaları: Cadı Avından Modern Yalnızlığa

Cadı avları yalnızca tarihin karanlık sayfalarından biri değildir aslında. Kadın öfkesinin kolektif hafızadaki yerini de gösterir. Çünkü cadı denen figürün ortak özelliklerine bakıldığında insan tuhaf bir şey fark ediyor. O kadın çoğu zaman yalnız yaşayan, söz dinlemeyen, itaat etmeyen, bilgi sahibi olan, kendi başına var olabilen bir kadındır. Toplumun korktuğu şey büyü değil, bağımsızlıktır. Bugün artık kadınlar meydanlarda yakılmıyor olabilir ama öfkeli kadın hâlâ benzer biçimde yalnızlaştırılabiliyor. Kelimeler değişiyor, yöntemler değişiyor, fakat öz aynı kalıyor. Öfkeli kadın hâlâ fazla bulunuyor.

Fazla hassas. Fazla duygusal.

Fazla sert. Fazla talepkâr.

Oysa kitap boyunca giderek belirginleşen şey şu: Öfke çoğu zaman yıkıcı bir duygu değil. Aksine, benliğin kendisini koruma çabası. Nasıl fiziksel acı bedenin yardım çağrısıysa, öfke de ruhun yardım çağrısı. Bir sınır ihlal edildiğinde, bir ihtiyaç sürekli görmezden gelindiğinde, bir insan kendisinden beklenen rolün içine sıkışıp kaldığında içeride bir alarm çalmaya başlıyor. Lerner’in ifadesiyle, “Öfkemiz bizi, başkalarının hakkımızdaki tanımlama şekline ‘hayır’ ve kendi benliğimizin isteklerine ‘evet’ demeye yönlendirebilir.”

Sorun alarmın varlığı değil. Sorun, yıllardır o alarmı duymamaya alışmış olmak.

Bu yüzden kadınlar çoğu zaman öfkelerini yaşamıyorlar. Öfkelerinin sonuçlarını yaşıyorlar. Yorgunluk olarak. Tükenmişlik olarak. Baş ağrısı olarak. Uykusuzluk olarak. Kendinden şüphe etme olarak. Suçluluk olarak. Belki kitabın en sarsıcı yanı da burada yatıyor. Çünkü kadınların temel meselesinin öfkeli olmaları değil, öfkelerini kendilerine karşı kullanmaları olduğunu söylüyor. Başkasına yönelmesi gereken enerji dönüp sahibini yaralıyor. İnsan önce kendisini suçlamaya başlıyor. Sonra kendisini küçültüyor. Sonra kendisinden kuşku duyuyor. En sonunda da yaşadığı haksızlığın gerçek olup olmadığını sorgulamaya başlıyor.

İçsel Alarmı Susturmanın Bedeli: Kendine Yönelen Enerji
Nitekim Lerner, “Öfke ve suçluluk, bir arada bulunamayacak duygulardır.” diyerek bu döngünün altını çizer.

İlişkilerde bunun ne kadar yaygın olduğunu görmek ürkütücü. Birçok kadın sevdiği insanın duygularını kendi duygularından daha dikkatli takip ediyor. O üzülmesin diye susuyor. O kırılmasın diye vazgeçiyor. O rahat etsin diye küçülüyor. Bir süre sonra ilişkinin merkezine karşı taraf yerleşiyor, kadın ise kendi hayatının çevresinde dönmeye başlıyor. Sonra bir gün neden bu kadar öfkeli olduğunu anlamaya çalışıyor. Oysa öfkenin kaynağı çoğu zaman son tartışma değil. Yıllardır biriken görünmez vazgeçişler.

Kitap tam da bu yüzden yalnızca ilişkiler üzerine yazılmış bir psikoloji kitabı değil. Benlik üzerine yazılmış bir kitap. İnsan olmanın, özellikle de kadın olarak var olmanın bedelleri üzerine bir kitap. Çünkü asıl soru şu: Bir insan sevilmek ile kendisi olmak arasında ne kadar süre denge kurabilir? Ne kadar süre kendi sesini kısmaya devam edebilir? Ne kadar süre başkalarının huzuru uğruna kendi içindeki huzursuzluğu görmezden gelebilir?

Uyum Sağlama Tuzağı: Kendin Olmak ile Sevilmek Arasındaki Terazi

Aradan onlarca yıl geçmiş olmasına rağmen kitabın hâlâ güncel olmasının nedeni de burada yatıyor. Dünya değişti. Kadınlar daha görünür, daha bağımsız, daha güçlü. Ama çok eski bir soru yerinde duruyor: Kendim olursam sevilmeye devam eder miyim? Belki kadınlık deneyiminin en ağır sorularından biri bu. Çünkü sevgi ile özgürlük arasında seçim yapmak zorunda bırakılan insanın öfkelenmemesi zaten mümkün değil.

Kitabı bitirdiğimde aklımda öfkeden çok başka bir duygu kaldı. Hüzün belki. İnsanların yıllarca kendilerinden vazgeçerek kurmaya çalıştıkları ilişkilerin hüznü. Bir ilişkiyi korumak uğruna kendi sesinden, kendi arzusundan, kendi yönünden vazgeçmenin hüznü. Çünkü bazı ilişkiler insanı terk etmiyor. İnsan bazı ilişkilerin içinde kendisini terk ediyor. Lerner’in de belirttiği gibi amaç, öfkeyi insanları suçlamak için değil, değişimin başlangıç noktası olarak kullanabilmektir. Öfke ise çoğu zaman bunun fark edildiği an ortaya çıkıyor. Bir yıkım olarak değil; yıllardır çıkamadığı eve geri dönen birinin sessiz ayak sesleri gibi.

Kitap: Öfke Dansı

Yazar: Harriet Lerner

Çevirmen: Sinem Gül

Yayınevi: Varlık Yayınları

Sayfa: 182

 

Önceki İçerik21 Haziran Yaz Gündönümü: Işığın En Uzun Günü
Sonraki İçerikPazar: Yeni Haftaya Açılan Kapı