Köyü Ziyaret

Anne ve babası, doğdukları ve büyüdükleri topraklara her fırsatta dönmeye can atıyorlardı. O ise şehirde doğmuş, şehirde büyüyordu. Büyük şehir yaşantısına alışmış olan ebeveynlerinin bu hevesi onu şaşırtıyordu. Ona göre köyde hiç bir şey yoktu. Hatta ilk zamanlar elektrik bile yoktu. Herkes gün ışığına göre kendini ayarlıyordu. Yazları günlerin bu kadar erken başladığını hiç fark etmemişti. Şimdi elektrik vardı ancak ortada görülecek bir şey yoktu ki. Nasıl yaşıyordu bu insanlar? Neden bu kadar fark vardı? Kendisi gibi olanlar seçilmiş kişiler miydi? Onlar da şanssız mı? Çoğu akraba sayılabilecek kadar yakın bu insan topluluğu onun düşündüğü gibi mutsuz değildi. Tam tersine oldukça keyifli gözüküyorlardı. Kafasının içinde bir çok soru ile uyuya kaldı.

Sabah büyük halası ile kümesten aldıkları yumurtaları pişirdiler. Lezzet farkının çok acıkmış olmasından olduğunu düşündü. Yemek yemek onun için önemli bir görevdi çünkü herkes aynı tabaktan yiyordu. Hızlı davranıp önce kendi yemeliydi. Nasıl birbirlerine hastalık bulaştırmıyordu bu insanlar? Kahvaltıda çorba olmadığı için daha kolaydı her şey. Sonra çocuklarla dışarı çıktı. Hem kızlı erkekli hem de sadece erkeklerle oyun oynayabiliyordu. Peki ne oynayacaktı? Babasının ona aldığı oyun cihazını veya bilgisayarını getirse hiç olmazdı. Zaten onlara anlatana kadar tatil biterdi. Onlara uyum sağlamay çalıştı. Kendisine şehir çocuğu muamelesi yapılmasından oldum olası haz etmiyordu. Tamam, onlar gibi ağaca tırmanamıyor, onlar kadar güçlü değildi belki ancak onlar kadar hatta onlardan daha hızlı koşabiliyordu. Şehirde sokaklar yoktu sanki. Hem hemen öğreniyordu oynana oyunları.

Hem babasından aldığı harçlık ona bir avantaj sağlayabilirdi. Neydi o cam toplar? “Bilye!” dedi birden. Onlardan bolca satın aldı. Kim bilye kaybeden bir çocuğu sevmezdi? Önceleri epey kaybetti ancak günün sonuna doğru o da kazanmaya başlamıştı. O da onlardan biriydi artık. Hava hafif kararmaya başladığında ise saklanbaç oynamak için harika bir fırsattı. Bu arada oradaki çocukları yakından tanımaya başlamıştı. İyi hoş olan çocukların yanı sıra, ona ilginç gelen bir-iki tanesini hiç unutmuyordu. Bir tane arada bir bir şeyler aşırıyordu. Ona dikkat etmesi gerektiğini söylemişlerdi. Bir tanesi hafif deli gibiydi. Dediklerine hiç aldırmayacaktı. Bir tanesi de azıcık topallıyordu, oyunda ona denk gelirse, ona avans vermesi gerekiyordu. Kimse kimseyi dışlamıyor, tüm özelliklerine rağmen onları oldukları gibi kabul ediyor, ona göre davranıyorlardı. Hepsi de büyümeye başladığında toprakta çalışmaya başlayacak, elinden ne geliyorsa onu yapacaktı.

Ertesi gün köyün biraz dışına çıktılar. Kimse onların nerede olduğunu merak etmiyordu. Zaten yolda rastladığımız hemen hemen herkes tanıdıktı. Bir traktöre el ettiğinizde hemen duruyor ve sizi alıyordu. Biraz korkutucu olsa da çok heyecan vericiydi traktörün tepesinde seyahat etmek. Ceviz ağaçlarından beslendikten sonra nehirde balık tutmak… İşte bu konuda hiç bir bilgisi yoktu. Balık da sevmezdi zaten. Fakat tüm etkinlik, doğa ve nehir, balık avlarken anlatılanlar çok eğlenceliydi. Hatta konular babalarının, dedelerinin avlarına kadar uzanıyordu. Yine günün bittiğini anlamıştı. Onların özendikleri şehir hayatı ile köy hayatı arasında karşılaştırma yapınca kafası karışıyordu artık.

Büyükler de oldukça ilginç bir hayat yaşıyordu. Babası genellikle köy kahvesindeydi. Bu şehirde gördüklerine benzemiyordu. Havadar, kocaman bir balkonu olan bir yerdi. Her geçeni görebildiğin merkezi bir yerdeydi. Çok güzel kağıt oyunlarının yanı sıra, tarım, hayvacılık, politika hakkında konuşuluyordu. Birbirlerine takılmadan da edemiyorlardı. Tam kavga çıkacak diye düşündüğü anda patlayan kahkalar hem onu rahatlatıyor hem de şaşırtıyordu. Kimse olmadığı bir kişiliğe bürünmeye ve buna ayakta tutmak için uğraşıyordu.

Annesi ise her yerde olabilirdi. Kadınlar kilitleri olmayan ve doğrudan açılan ev kapılarının herhangi birinin ardında olabilirdi. Kadınlar kendi aralarında ne konuşuyorlar bu bir sırdı. Belki de tüm erkekler için bir sır. Gerçi annesi de sorduğunda, o bütün ne konuştuklarını kendi de bilmiyor gibi görünüyordu. En azından elinde ona hediye edilmiş el yazmaları, baş örtüsü ve erişte vardı. Bunlar günün karıdydı… Her şeye rağmen özlemişti evini. Çok ilginç olan bu hayata geri dönecek miydi?

Yıllar sonra buraya geri geldi. Navigasyonu kullanmak zorunda kalmıştı çünkü yollar değişmişti. Oradaydı ama bir çok şey değişmişti. Evler biraz daha yüksek ve betonarmeydi. Köyün ilkokulu yoktu artık. Herkes çevre kasabalardaki okullara gönderiyordu çocuğunu. Artık elektik de, akıllı telefon da, İnternet de vardı köyde… Teknoloji gelmişti köyüne. Oysa nüfus daha az ve daha donuktu sanki. Büyük halası hala hayattaydı. Bir asıra yakın bir zaman görmüş bu kadın doğduğunda babasının savaştan dönmesini bekliyordu. Şimdi kalan tavuklardan bir yumurta almaya gitti. Bir yandan kahvaltı hazırlıyor, bir yandan söylenip duruyordu.

“Benim başım yaşlılıktan düştü peki ya bunlara ne oluyor?”

Deniz Öztaş


Yazılara Abone Olmak İsterseniz

E-Posta Adresinizi Yazın:




Önceki İçerikŞair-Yazar Şükrü Erbaş: “Bu çağın insanı bütünle olan bağını kopartmıştır.”
Sonraki İçerikAkademisyen Anne Bilkent Center’a Geliyor
Deniz Öztaş
TED Ankara Koleji, ODTÜ Makine ve ODTÜ İşletme Yüksek Lisansı ile 18 senelik eğitim hayatında öğrendiklerini 2006 sonrasında unutma sürecine girip, yeniden öğrenmeyi seçti, yeniden bir yolculuğa başladı. Bir nefeslik mola verilen durakta kendini öğrendiklerini uygulama ve paylaşmak amacıyla araştırmaya ve yazmaya başladı… Önce insanoğlunun hayatında önemli bir yeri olan bilinçaltını inceledi. Daha sonra bireylerin de ötesinde onları derinden yönlendiren kolektif bilinçaltına merak sardı… 2014 yılında Bilgi Üniversitesi İşletme Fakültesinde Öğretim Görevlisi olarak dersi vermeye başladı. 2011 yılında tanıştığı Psikolog Bert Hellinger’in çalışması Aile ve Organizasyon Sistemi Terapisi konusunda eğitimleri Svagito Liebermeister ve Ralph Willmann‘dan aldı. Hem şirketlere hem de bireylere uygulanabilen Aile ve Organizasyon Sisteminin Uygulayıcısı olarak çalışmaya devam ediyor. Yasemin Sungur ile tanıştığı 2010 yılından beri ondan aldığı ilhamla MARTIDAŞ Öztaş olarak yazılarını paylaşmaya devam ediyor. Gezmeyi, kitap okumayı ve film seyretmeyi çok seviyor.