Şair-Yazar Şükrü Erbaş: “Bu çağın insanı bütünle olan bağını kopartmıştır.”

Yıllar içinde değişik vesilelerle sözünü, şiirini dinlediğim, kitaplarını imzalatıp okuduğum şair-yazar Şükrü Erbaş’la, yeni çıkan ‘Otların Uğultusu Altında’ adlı şiir kitabının imza ve söyleşi buluşmalarının yoğunluğu içinde, bir saatliğine de olsa bir araya geldik.

Birçok okurunun aksine, ben Erbaş’ı şiir tadındaki denemeleriyle sevdim. Bir fuarda imzalatıp aldığım “İnsanın Acısını İnsan Alır” kitabındaki ‘Sarkacın Salınımı: Sokak ve Ev’ başlıklı yazısı ise neden bilmem en çok etkilendiğimdir. Kim bilir, belki de zamane çocukları gibi apartmanda değil, sokakta büyümemdendir. Üstüne bir de aynı kentte yaşıyor olunca, kendisiyle yaklaşık 15 yıldır yaşadığı Antalya’nın sokaklarını, insanlarını, kenti ve kentleri konuşmayı istedim. İçinden bolca kent, insan, geçmiş ve gelecek geçen sohbetimizi, keyifle okuyacağınızı umuyorum.

Genelde sonda sorduğum soruyla başlamak istiyorum. Bu kentin en çok neresinde olmayı seviyorsunuz? Hangi sokağı ya da caddesi size şiir yazdırır?

Hiçbirisi şiir yazdırmaz. Sokakların, ağaçların, otların, çöplerin işi değil şiir yazdırmak. Denizin, dağın da işi değil. Onlar, insanda hoş bir duygu uyandırır ama o güzellikler, -güzellikse-, o kötülükler -kötülükse- içimizde bir yere dokunur ve bizi söz söylemeye götürür. Bu genellikle tuhaf bir yargı insanlarda, doğası güzel bir yer görünce ‘Aaa burada ne güzel şiirler yazılır’ diye bana da söylüyorlar. Kendi içlerinden geçiriyorlar ama öyle değil. O öyle olmuyor. Öyle olsaydı sahil boylarında oturan herkesten binlerce şair çıkardı ya da dağların doruğunda oturanlardan. Bunu bir kenara bırakırsak, içinizde taşıdığınız duygulara, hayat bilgisine bağlı olarak etkiler. Antalya’da özellikle tarihsel yapıların olduğu yerler, deniz ve dağ elbette etkiliyor. Bu coğrafyanın tarihini imleyen Faselis, Olimpos, Termesos, Perge, Aspendos gibi içinde yaşayıp geçtiğimiz coğrafyanın geçmişi ile ilgili bilgilendiren, yaşadığımız hayatın farkındalığını yükselten ya da daha anlamlı kılan yerler. Buralarda olmayı, buraları zaman zaman gezip dolaşmayı severim. Kaleiçi de merkezde kalmış özel yerlerden birisi, ancak bana sorarsanız Kaleiçi yağmalanmış bir yer. Turizm nedeniyle yağmalanmış, ticaret nedeniyle yağmalanmış. Eski yapılar korunmaya çalışılıyor. Ne kadar korunuyor bilmem ama sokaklarıyla yağmalanmış, hüzünlü bir yer benim için Kaleiçi. Dokunaklı bir güzelliği var. Bir trajediyi gösteriyor diye düşünürüm. Hâlâ güzelliğini bir şekilde kuruyor. 

“…sokak (bütün dünyayı içeren en geniş anlamıyla kullanıyorum) akıl almaz bir hazinedir bakmasını, yararlanmasını bilene” diyorsunuz. Fazlaca düzenlenmiş 21.yüzyıl kent sokakları sokağa çıkanlara ne sunuyor?

Ne kadar düzenlerlerse düzenlesinler, benim orada kastettiğim sokağın sadece görüntüleri, yapıları keşmekeşi ya da düzeni değil. Bizim ev içlerinde, avlularımızda, odalarımızda bir milyon yıl yaşasak karşılaşma olanağımız olmayacak binlerce yaşantıyı on dakika içinde sizin önünüze seren bir hazine sunar. Kalbimizi büyütür, hayal hanemizi, duygularımızı genişletir. Bundan ne alırsınız ne alamazsınız o size kalmış. Odur benim sokaktan kastım. Kaldı ki ne kadar çirkin yapılarla donanırsa donansın bize evimizin içinden daha geniş soluk aldıran bir yerdir. Öfkeyle mi alırız? Öfkeyle alırız. Sevgiyle mi alırız? Sevgiyle alırız. Hüzünle mi alırız? Hüzünle alırız. Bilmiyorum artık o biraz da sokağın haline bağlı. 

Aslında bu soruyu şu nedenle sormuştum. Eskiden teneke saksıda çiçeklerin evlerin balkonlarını ya da önlerini süslediği sokaklar biraz bizim dizayn ettiğimiz yerlerdi. Şimdi sokaklar bir gecede birbirine benzeyen hal alıyor. O iki sokak arasında fark yok mu?

Ağaçlar, otlar, çöpler kravatlı bir hal alıyor galiba (gülüyor)… Geçmişin Vita kutuları, zeytinyağı tenekeleri, başka lastik kaplarda yetiştirilen ya da eski lastik çizme içinde yetiştirilen reyhanlar, sardunyalar, hüsnüyusuflar, bütün bunlar, orada insanın emeğini ve sevgisini gösterdiği için değerlidir. Tüm bu geçmişten gelen görüntünün içerisinde, insanın kendisi vardır. O evin insanı vardır, çocuğu vardır, büyüğü vardır. Fakat diğer düzenlenmiş sokaklarda plastik bir şey var. Standarda oturtma çabası var. Doğasına müdahale edilmiş, yapılandırılmış kurgulanmış bir güzelliktir. Hiç olmamasından iyidir. Böyle de olsun ama öteki daha hakiki, benim yaşım gereği bana daha fazla anlam ifade ediyor.

“Hiç kimse bir yere yetişemiyor.

Her şey yarım kalıyor.” 

Sokakta birbirine selam vermeden geçenler, çarpsa özür dilemeyenler. Bunların hepsi “harfleri evde öğrenmediğimizden mi, sokakta cümle kuramıyoruz?”

Başlı başına bir olgudan söz etmemiz gerekiyor. ‘Zamanın ruhu’ dedikleri şey bu galiba. Bu deyimi tırnak içinde kullanıyorum. Başkaları kullanıyor, ben de sık kullanıyorum. “Zamanın ruhu” insan tekini paramparça etti. Dolayısıyla toplumu da paramparça etti. Bir şeye dokunmamız gerekiyor. Çağdaş dünyanın, zamanın ruhunun insan tekini ya da topluluğunu taşıdığı yer koskocaman bir yabancılaşmadır. Bu yabancılaşma bizi hem teknolojinin ilerlemesiyle hem de milyonlarca insanın bir arada yaşamaya başlamasıyla tuhaf bir korkuya götürmüştür. Biz tanıdığımızdan korkmayız, tanımadıklarımızdan korkarız. Tanımıyoruz. İnsan bir önlem duygusuyla yaşamaya başlamıştır. Bu kalabalık içinde başıma her an bir şey gelebilir duygusuyla etrafına görünmez duvarlar örmüştür. Kimseye dikkat etmeden, yüzüne bakmadan hızlıca gideceği yere gidip, yapacağını yapıp, hızlıca tekrar güvenli sandığı eve döner. Bu bizi koparmıştır. Bu, insan tekini, yaşadığımız toplumda bir çürümeye, sevgisizliğe, korkuya ve kendi dışımızda herkesi ötekileştirmeye doğru götürüyor. Çoğu zaman nezaketen selam veriyoruz.

Bu hayat evin içinde de çocuklarımızdan, aile bireylerinden uzaklaştırmıştır. Bunda telefon, bilgisayar, televizyon, internet gibi görsel dünyanın da çok büyük bir payı var. Bizi kuşatan, çok gelişmiş, olağanüstü, en küçük ayrıntıda uzmanlaşmış bir dış dünyanın gerçekliğinin de payı var. Bu çağın insanı bütünle olan bağını kopartmıştır. İçinde yaşadığımız dünyanın, zamanın, hayatın bütünüyle bağ kuramıyoruz.  Bulunduğumuz alanın bize yettiğini sanıyoruz.  Atomize olmuşuz. Bu yetmez ama bu öldürür insanı, yalnızlıktan ölür. Ancak bunun farkında değil. Farkında olduğunda da kimseye söyleyemiyor. Çare aramayı bilmiyor. Kime gideceğini bilmiyor.

Tabii ki bundan bin yıl önceye, beş yüz yıl önceye dönemeyeceğiz. Gerek de yok. İnsan yol açtığı bu yıkıma karşı başka bir şey geliştirmeye çalışıyor. Büyük sermaye ve yerel yönetimler bu amaçla bazı adımlar atıyor. Bu çöküntünün dışına çıkmak için ‘Yavaşlatılmış Kentler’ diye bir proje var. Bunun anlamı ne biliyor musunuz? İnsanın biraz dönüp kendi içine ve çevresine bakması demek. Çünkü hız hepimizi paramparça ediyor. Hız neredeyse bir ideolojiye, bir dine dönüştü. Canetti’nin 1942’de ‘İnsanın Taşrası’nda söylediği budur. Diyor ki ‘Her şey daha fazla zaman olsun diye hızlandı. Ama zaman hiçbir şekilde yetmiyor.’ Hiç kimse bir yere yetişemiyor. Her şey yarım kalıyor. Sabah evden çıkıyor işe, işten eve. Sonra da devrilip kalıyor. Fiziki yorgunluktan öte, ruhsal bir yorgunluk var. Mevlâna’nın çok hoş bir sözü var ve bence bunu yanlış zamanda söylemiş, 13. yüzyılda ‘O kalabalıkları bilmez misin. O başsız, elsiz, ayaksız kalabalıkları; giderler, giderler, giderler hiçbir yere varmazlar’, hiç kimse bir yere varmıyor. Şimdi yaşasaydı ne derdi bilmiyorum. Shakespeare de 16. yüzyılda o zaman için ‘çığırından çıkmış bir zaman bu’ diyor. 

Yaşadığımız kent 2200 yıllık bir geçmişe sahip, Selçukluya kadar ihtişamlı bir geçmişi olan bu kentin son 50 yılını nasıl değerlendirir siniz?

Gün ısılarla dolu, ihtişam mı olur? Burdur yolundan geldiğimde hep, 2. Bergama Kralı Attalos’un 2200 yıl önce geldiğinde Antalya’nın girişindeki o tepeden baktığında, gördüğü manzarayı -zaten biliyorum ama- dehşetli merak ederim. Baştan ayağa ağaçlar, zeytinler, narenciyeler, yemyeşil bahçeler ve ardında mavi deniz uzayıp gidiyor. Henüz doğanın canına okunmamış. Bugün bakıyorsun. Nasıl değerlendirirsin? Facia, cinayet ama yapacak çok da bir şey yok. Söyleşiler ve imza günleri için yurt dışına çok sık gidip geliyorum. Hollanda’da eski yapılarda dış cepheye dokundurtmuyorlar. 14., 15., 16. yüzyıldan kalan yapılar var. ‘Bu ev benim, çivi çakacağım’ diyemiyorsunuz. Bok çakarsınız (bunu olduğu gibi yazabilirsiniz) çakamazsınız. Dış cephenin ne boyasına ne camın ne çerçevesine dokunamazsınız. 1320 tarihli bina gördüm. Osmanlı 1299’da kurulmuş, onlar o zaman da mı bu kadar güzel yapıyorlarmış dedim. Yazık ediyoruz. İstanbul’a, İzmir’e ettik. Burada da böyle. İnsanlar geliyor ne yapalım deniyor. Hollanda’da göç yasağı yoktur. Amsterdam’ın 150-200 yıldır nüfusu 800 bini geçmemiştir. Doğal bir kontrol mekanizması var. Ev bulamıyor, gelmiyor. 80 km ötede yaşadığı yer de Amsterdam’dan farklı değil zaten. Biz bunları yapamıyoruz. Yıkıp yapıyoruz. Bunun yol açtığı şey; Antalya’da olsun, Kars’ta olsun, Yozgat’ta olsun 30-40 yıl geriye giden hiç kimse çocukluğunun geçtiği sokağı ya da evi bulamıyor. Anılar yok. Köksüz, belleksiz, geçmişsiz bir insan topluluğu yetişiyor. Bütün hayatı son 15-20 yılı ile sınırlı bir insan var. Bu insanla sen tarih, gelecek kuracaksın! Geriye gidip bakacağın fiziki mekân bitmiş. Bu insanın geçmişi yok. Şimdisi zaten ‘eline sağlık’ -bizim oranın deyimiyle- bu sana bir gelecek kuramaz. Günü birlik yaşar. 

Bir şair-yazar kente nasıl bakar? Kenti nasıl yaşar? Siz nasıl yaşıyorsunuz?

Çok sık gidip geliyorum. Kente gelince de hiç evden çıkmamaya çalışıyorum. Evde yapacaklarım varsa onları yapıyorum. Başka da hiçbir şey yapmıyorum. Eve iki domates alıyorum. Biri çürüyor. Bir şair kentte, bir insan nasıl yaşarsa öyle yaşar. Birazcık tarih bilinci olan insanlar, birazcık edebiyat, müzik, resimle ilgili olmuş, psikoloji, tarih ve felsefeden biraz anlayanların, çevresine binlerce yıllık bir gözle, akılla ve duyguyla baktığına inanırım. Demin Mevlâna, Shakespeare dedik ya bütün o bilgilerle bakıyorsunuz hayata. Doğanın büyüsünü anlamaya çalışıyorsunuz. İlla da anlamanız gerekmiyor. Ben köyde büyüdüm. Bağ-bahçenin içinde, üzüm bağlarının arasında. Hayvanlarımız vardı. Fakat İç Anadolu’da dört-beş çeşit bir şey yetişir. Çok soğuktur. Antalya gibi özel bir coğrafyaya ilk geldiğimde, 100 metre içerisinde 1000 çeşit çiçekle karşılaştım. Bunun insanı büyülü bir hale getirmesi lazım. Bu, insanın insana bakışını, kendi hayatına bakışını değiştirir. Suya, ağaca bakışını değiştirir. Bizi böyle bir yere taşıması gerekiyor. Öyle bakıyorum. Elbette bu kentin şiirime kattığı şeyler oldu ancak ben hiçbir zaman şiirime malzeme olsun diye bakmadım. Canımda duya duya yaşadım. Sözümün alanını genişletti, çağrışım alanımı genişletti, duygusunu derinleştirdi. Doğayla ilişkiyi böyle kuruyorsanız doğa değişiyor. Tarihten kalanlarla ilişkiyi kuruyorsunuz, birdenbire içinizdeki geçicilik duygusu, size içinde yaşadığınız en berbat hayatı sevdirmeye başlıyor. Bir bakıyorsunuz 1000 yıllık, 2000 yıllık heykeller var. Bu tarih aynı zamanda güçlü hissettiriyor. Derin bir hüzünle birlikte, geçicilik duygusunu yaşıyorsunuz. Hayatı yeniden sevdiren en güçlü duygudur bana göre. 

İstanbul üstüne yüzlerce şiir yazılmış bir kenttir de Antalya için niye aynı şeyi söyleyemiyoruz? Bir kente şair, ne zaman şiir yazar?

Antalya daha kısa donla geziyor. 

Baktığınızda 2200 yıllık bir geçmişten de söz ediyoruz.

Burada 2200, orada 12.200. Bir de kültür kenti. Kültür kenti olmak başka bir şeydir. İzmir kültür kentidir. İstanbul hiç tartışmasız öyledir. Mardin, Antakya öyledir. Buralarda onlarca din, onlarca çeşit halk, kültür birlikte yaşıyor. Ticaret var. Eğitim kurumları var. Büyülü bir yer. Buradan çıkar. Oradan yaratıcı düşünce gelişir. Bu tarih ve kültürün içerisinde ister istemez duyarlılık oluşur. Bu duyarlılık bizi bir söz söylemeye, bir şey yapmaya iter. Antalya’da bu yoktur. Antalya’nın turizme açılmasıyla birlikte şunun şurasında 40-50 yıllık bir hikâyesi var. Turizmin başkenti ancak kültür başka bir şey. Bu coğrafyanın, bu kentin bir kültür oluşturabilmesi ve üretmesi için 3-4 kuşak geçmesi gerekiyor.  Bunun özendirilmesi ve bu alana yatırım yapılması halinde gerçekleşebilir. Yoksa inşaatçı-müteahhit gelmeye devam ettiği sürece buradan bir kültür başkenti çıkmaz. 

Hangi kentlere şiir yazdınız?

Antalya doğasıyla şiirime girdi. Ankara’da 30 yıl yaşadım Ankara girmiştir. Diyarbakır, Antakya duyarlılık olarak girmiştir. İstanbul’a çok az yazdım. Ancak özel olarak o kent, bu kent demeden yaşadığınız sizde iz bırakıyorsa, sizi kanırtan bir şeyler varsa yazarsınız. Bu yazdıklarınız kente dokunur, sokağa dokunur, ağaca, börtü böceğe dokunur… Edip Cansever’in dediği gibi ‘insan yaşadığı yere benzer’, bir süre sonra sizin diliniz, hayalhaneniz, duygularınız da yaşadığınız yerle bir olur. 

Yine bir konuşmanızda “Müthiş bir hafıza kaybı dönemi yaşıyoruz” diyorsunuz.  Kentlerdeki hafızanın korunması ya da kaybıyla ilgili ne düşünüyorsunuz?

Önüne geçilemez. 

Yukarıda Hollanda’ya gittiğiniz 1320 yıllık bir yapıyla karşılaştığınızı belirtmiştiniz. Hollanda nasıl koruyor?

Erasmus var, Rembrandt, Van Goh var. Bir şekilde Rönesans ve Reform’u yaşamış, ilk büyük sömürgeci ülkelerden biri. Dünyanın dört bir tarafından insan geliyor. Biriktirmiş ve korumuş. Demin sözünü ettiğimiz yabancılaşmadan ve onun yol açmış olduğu yaşama biçiminden söz ediyorum. Geriye çekile çekile, unuta unuta… Hafıza kaybıyla ilgili bir reçete yok. Bu, o ülkenin merkezi ya da yerel yönetiminin kültür-sanat politikalarıyla ilgili bir konu. Bu var mı derseniz, son yıllarda bu tümüyle gitti. Cumhuriyetin kuruluş yıllarında böyle bir çaba vardı. Yurt dışına insan göndererek eğitmek, kültür kurumları ve okullar açmak, tercüme bürolarının kurulması vs…. Ortada böyle bir politika yok. Bunlarla bellek oluşur ve korunabilir. Sinemayla, edebiyatla bunu sağlayabilirsiniz. Okullarınızla bunu sağlarsınız. Benim yazdığım şiiri dışarıdan 3-5 kişinin okuması değil, eğitim sisteminin içerisinde dönüyor olması gerekir şiirin, öykünün, romanın; bunların sağlayacağı bir şeydir. İngilizlerin bir sözü var “Bir insanın kentli sayılabilmesi için evinde 3 tane üniversite diploması olması gerekir.” Yani, dedesinin, babasının, kendisinin diploması olacak. Biz 40 yıl sonra, doğduğumuz evi bulamıyoruz. Bu aynı evde, aynı sokakta, aynı kentte yaşayacak demek. 220 yıllık bir süreden söz ediyoruz. Öte yandan sen o kenti dönüştüren bütün eski tarihi sıfırlamışsın. Ermeni, Musevi, Ezidi, Rum bırakmamışsın, bütün bunların yapıp yarattıklarını kuyumculuktan, taş ustalığına kadar…

Yuvarlanan taş yosun tutmaz, sende kültür birikimi olmaz. Birikecek bir şey yok.

“Donanımlı değiliz.

Odalarımızda, avlularımızda

 geçen hayat bize yetiyor.” 

İtalo Calvino “Görünmez Kentler” kitabına yazdığı önsözde “Kentler takas yerleridir. Ama bu değiş tokuşlar yalnızca ticari takaslar değil, kelime, arzu ve anı değiş-tokuşlarıdır” diyor. Sizce Antalya kenti, karşılaşma alanlarında en çok neyin değiş-tokuş edildiği bir kent?

Antalya’ya dünya geliyor. Sanırım Calvino’nun kastı biraz da bu. Bunlarla karşılaşabilirsek, konuşabilirsek. What is this’le olmaz bu iş. Bunlarla konuşacak bir dilimiz olacak.  Çarşıda-pazarda, denize girdiği yerde, yürüdüğü sokakta, hayatın akışı içinde karşılaşacağız. Karşılaştığınızda da ondan size bir ses, bir tını, bir cümle, bir hayat bilgisi kalacak. Sizden de ona bir şey kalacak. Alacak gidecek, onu çoğaltacak, büyütecek. ‘Son Bakışta Aşk’ta Walter Benjamin bir hikâye anlatıcısından söz eder. En iyi hikâye anlatıcıları köylülerdir, berberlerdir, gemicilerdir. Buradan alır gider, orada anlatır, oradan aldığını başka yerde. Sözlü kültürün dolaşmasıyla birlikte hem buradaki insan hem de gidilen yerdeki insanlar oturduğu yerden bütün dünyayı öğrenmiş olurlar. Böyle bir şeydir kültürel takas.

Bizde bu temas yok. Antalya’ya gelen farklı kültürden insanlarla -illa da yabancı olması gerekmiyor- oturup bir duyguyu, düşünceyi, bir tarihi, bir müziği konuşacak ne aklımız; ne zamanımız ne de bilgimiz var. Nasıl dönüşecek? Sizden bana, benden size nasıl geçecek. Belki çok özel bir iki kişi gelenin merakına bağlı olarak karşılaştığı buradaki kişinin ilgisine, bilgisine bağlı olarak, oturup konuşabileceği bir iki kişi vardır. Bu kentin yerli turist potansiyeli de çok fazla, ülkenin değişik yerlerinden geliyorlar. Onlarla aynı dili konuşmamıza rağmen paylaştığımız çok fazla bir şey yok.  Tuhaf bir uzaklık içinde, onun bize tuhaf baktığı, bizim onu küçümsediğimiz -geldi gidiyor, gitseler de kent boşalsa diye baktığımız- bir duyguyla yaşıyoruz. Bu bizim yetişmemizle, bizi kültürleyen hayatla da ilgili bir şey, çekinik, uzak yaşıyoruz. 

Evlerde çok çekinik bir kültürle ve donanımsız mı yetişiyoruz?

Donanımlı değiliz. Odalarımızda, avlularımızda geçen hayat bize yetiyor. Bir başka kente, bir başka hayata açıldığımızda yetersiz kalıyoruz. İlber Ortaylı’ya benzeyeceğim ama biz tarih cahiliyiz, edebiyat cahiliyiz, müzik cahiliyiz… Bilmeyince, dil olmayınca, sevgisiz olunca, çok meşgulüm derseniz sizin temasınız olmaz. Temas olmayınca ne o ne siz dönüşemezsiniz. Buraya bir milyar insan da gelse siz olduğunuz gibi devam edersiniz, bütün dünya buraya gelse, otursa, bir yıl yaşasa da siz aynı kalırsınız o da geldiği gibi gider. Bunun yurt dışındaki trajik örnekleri de şöyle, 23 yıldır yurt dışına gelir giderim Almanya, İngiltere, Hollanda vs. gibi ülkelerde insanlarımız gettolar halinde yaşıyorlar. Çorumlu Antalya’da nasıl yaşıyorsa, o Çorumlu Amsterdam’da da öyle yaşıyor. Bakkalı var, marketi var, kahvesi var.  İngiltere’ye indiğimde dolaştırdılar. İngilizlerle aranız nasıl diye sordum. İlişkimiz yok abi dediler. Niye konuşmuyorsunuz dedim. Abi dil yok dediler. Niye öğrenmiyorsunuz? Akşama kadar kahvede oturuyor. Kahve, dernek, camii, cem evi var. Divriği’de, Sorgun’da nasıl yaşıyorsa orada da öyle yaşıyor. Bu şekilde nasıl olacak? 1967 yılında Hollanda’ya gitmiş, bir kez Van Gogh’un müzesini görmemiş. Bilmiyor. İhtiyaç da duymamış. Ne yapacağız? Hollanda ona bakıyor, Türkiyeliyim diye beni de öyle görüyor. Ben öyle değilim desen de olmuyor, demesen de olmuyor. Siz kime temas edeceksiniz ve nasıl temas edeceksiniz? Sadece dil bilmemekle de ilgili değil, kültürel donanımı da yok. Genetik olarak berbat bir korkuyla büyüyüp gelmişsin evin içinde, dışında. Yapacak bir şey yok. Yaşamak zorundasın, korunmak zorundasın. Hem öğretilen bu, hem de zaten öyle… 

Yaklaşık 10 yıldır bu kentteyim ve bir vesileyle siz de burada olduğunuz için sizi takip etmem çok kolay ve aldığım bir kitabınızı imzalatmam için fuarı beklemem gerekmiyor. Şair ve yazarların yaşadığı kentlerin de okur için böyle bir güzelliği var diyebilir miyiz? Antalya edebiyat çevreleri ya da meraklılarıyla nerelerde biraya geliyorsunuz? Bu buluşmalardan sizde ne kalıyor?

Edebiyat çevresi dediğiniz çevrelerle Antalya’ya geldiğim ilk yıllarda temasım oldu. ANSAN’a gidip geliyordum. Benim kuşağımdan ve sonraki kuşaktan yazan çizen kişilerle orada bir araya geliyorduk. Sonra taşındı. Metin Demirtaş’la ara ara görüşürdük. Son yıllarda özellikle 7-8 yıldır Antalya’daki edebiyatçılarla çok temasım yok. Onun birkaç nedeni var. Ben biraz geri duruyorum. Ayrıca yılın neredeyse 3/2’si dışarda geçiyor.  Okurlarla Antalya’da ve dışarda, ülkenin pek çok yerinde akıl almaz yoğun bir program içerisinde konuşmalara gidiyorum. Okullar, kültür-sanat kurumları, demokratik kitle örgütleri, sendikalar ve derneklerden davetler alıyorum. İnsanlarla buluşup, düşünce ve duygularımı, şiirlerimi paylaşıyorum. İçinde yaşadığımız zamana karşı biraz önce sözünü ettiğimiz bu kopukluktan, bu yabancılaşmadan çıkmamız lazım. Ben şiir okuyunca hemen çıkamayacağız belki, ancak birileri böyle yapmazsa gittikçe kaya gibi, taş gibi hiçbir şeyin etkilemeyeceği bir kuşak oluşacak ve biz bu insanlarla yaşayacağız. Böyle bir dünya çok kabul edilebilir bir dünya değil. Onun için çok yoğun temasım var insanlarla. Bundan kendi adıma beklediğim bir şey yok. Bir sevgiyi, güzel bir duyguyu ve düşünceyi paylaşıyoruz. Ama bir misyoner gibi her şey düzelsin diye uğraşmıyorum. Kendiliğinde bana ulaşıyorlar. Onlarla buluşuyorum. Sonunda beni gönendirecek iyi sözler, duygular, düşüncelerle kalkıyorum. Yazdıklarımın ete kemiğe büründüğünü görüyorum. Onlar da boğazına düğümlenmiş, kalbinde acı, aklında taş gibi duran şeyin ben de harflere dönüşmüş, dile gelmiş olduğunu görüyor. Buradan ancak iyilik ve güzellik doğar. Şöyle bir şey daha söyleyeyim; insanın ağzından çıkan hiçbir sözün, 10 bin yıl önce ya da şimdi söylenen hiçbir sözün, boşlukta kaybolduğuna inanmıyorum. Tüm söylenmiş, sözler, sesler, müzik, resim, görüntüler bizim başımızın üstünde dolanıp duruyordur. Sadece bizim ona dokunacak bir duyarlılığımızın olması lazım. 

Antalya sakin bir deniz kentiydi belki bundan 20 yıl önce, “başsız ayaksız kalabalıkların” sokaklarda gezinmediği, şimdi yavaş yavaş oraya doğru mu gidiyor? Bu gidiş sizi nasıl etkiliyor?

Buraya gelenlerin yüzde 90’ı şöyle geliyor. Bir yıl çalışıp çırpınıyorlar, üç kuruş biriktiriyorlar. Tatile nereye gidelim diyorlar. İlk akla gelen Fethiye, Bodrum, Marmaris, Kuşadası, Antalya.  Burada kentle, denizle, doğayla insanların kurduğu ilişki bir haftalık deniz, kum, güneş, laylaylom…Bunların içinde yabancılar turlar düzenleyerek kentin yakın çevresini dolaşıyor. Bizimkilerde o yok. Demre, Kaş şurada, gelen 100 kişinin 20’si gidiyorsa büyük başarı. Bu da başka bir meraksızlıkla ilgili. Bundan bir şey çıkmaz. Belki bu acımasız bir genelleme ama ne yazık ki böyle. Oysa buraya gelen bir insanın Attalos hakkında merakı olmalı. Aspendos’un, Perge’nin ne olduğuna dair kitabi bilginin dışında gidip oralara dokunması lazım.

Kendimizi sevmeyi bilmiyoruz.

Kendimizi sevmediğimiz için, hiçbir şeyi sevemeyiz.”

Böyle olmayışı eğitimle mi ilgili?

Bakınız çocuğa sadece başarılı olması öğretiliyor. Başarılı ol. Ders-kurs, ders-kurs, iyi bir gelecek, iyi bir statü. Fizik, kimya, matematiği yap gerisini boş ver diyorlar. Çocuğa insan olmayı falan öğrettiğimiz yok. Çocuğa tarih de felsefe de öğretmiyoruz. Çocuğa yaşadığı coğrafyanın tarihini öğretirseniz kendisinin bu coğrafyada hiçbir şey olduğunu görecek, M.Ö 7. yüzyılda kurulmuştur Faselis, karşısına 4 bin yıllık bir tarih çıkacak. Malazgirt’ten itibaren bir tarih anlatısı kurarsanız, atalarından başka bir şey öğretmezseniz hiçbir şey öğretmemiş olursunuz. O çocuğun da buraya gelince kenti kimin kurduğuna dair bir merakı olmaz.

Birçok söyleşinizde önemle vurguladığınız bir düşünceniz var. İnsan içinde yaşadığı çevreyle birdir ve ondan sorumludur, on a gelen zarar aslında insana verilmiş bir zarardır diyorsunuz. Çoğu şeyin hızla tahrip edildiği çağımızda, kişi kendi yaşadığı çevreyi bu anlamda nasıl koruyabilir?

Kendimizi sevmeyi bilmiyoruz. Kendimizi sevmediğimiz için, hiçbir şeyi sevemeyiz. Kendimizin dışındaki her şeyi çok seviyoruz, sevdiğimiz insana ‘senin için ölürüm’ deriz ama kendimizi sevmeyiz. Böyle bir şey olamaz. Kendini sevmeyen insanın hiç kimseyi ve hiçbir şeyi seveceğine inanamam. Kendini sevecek derken narsisizmden söz etmiyorum. Varlığımızdan, değerimizden haberimiz yok. Biz neyiz, nasılız, nelerden oluşuruz? Varlığımızın birlikte yaşadığımız insanlardan, ağaçlardan, kuşlardan, başka değerlerden, geçmişimizden oluştuğundan haberimiz olmadığı için kente hor davranıyoruz. Kent umurumuzda değil. Marks’ın bir sözü var “kapitalizm gölgesini satamadığı, ağacı keser” diye. Meyve vermiyorsa kesiyorsunuz, gölgesini satamıyorsanız kesiyorsunuz. Farklı insanlarla bir arada yaşama becerimiz yok. Sadece bir kader, zorunlu olarak bizi bir arada yaşamaya zorluyor. Birbirimizi karşılaştırıyor. Ben sana katlanıyorum, sen de bana katlanıyorsun. İnsanlar birbirleriyle temas kurma özelliklerini kaybetti. Acısını duymuyorsun, sevincini anlamıyorsun. Yıkımından, ölüsünden, dirisinden, doğan çocuğundan haberin yok. Nasıl hayatı birlikte göğüsleyeceksiniz. Kendisini sevmeyen, kenti sever mi? 

*Bu röportaj ilk olarak www.fullantalya.com sitesinde yayınlanmıştır.

 

Şükrü Erbaş’ın,  “otların uğultusu altında” adlı kitabından

Eskiden, çok eskiden

Tanrımız yoktu. Korkumuz yoktu.

Günahımız yoktu. Yapraklar gibiydik.

Öpüşler gibiydik. Köpükler gibiydik.

Yapamadık. Güzellik boğdu

İyilik zayıf düşürdü hepimizi.

İçimizden birisini göklerin ardına gönderdik.

Şimdi hepimiz huzurla birbirimize kötülük ediyoruz.

Şimdi hepimiz korkuyla acımızı seviyoruz

Şimdi hepimiz dünyayı bir tanrıya değiştik

Şimdi hepimiz cehenneme dua ediyoruz.

(otların uğultusu altında/ Ocak 2019

 

Seher Özen Karadeniz  

 


Yazılara Abone Olmak İsterseniz

E-Posta Adresinizi Yazın:




Önceki İçerik10 Mart Haftası Kültür Sanat Ajandası
Sonraki İçerikKöyü Ziyaret
Seher Özen Karadeniz
İletişimci /Eğitmen. Okur, yazarım. Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Halkla İlişkiler ve Tanıtım bölümünde lisans, Gazetecilik bölümünde de yüksek lisans eğitimi aldım. İstanbul’da gazeteci olarak başladığım çalışma hayatımı, halkla ilişkiler sektöründe medya ilişkileri yöneticisi olarak sürdürdüm. Yavaş kent olduğunu düşünerek 2007 yılında Antalya’ya yerleştim. Büyükşehir Belediyesi’nin Tarih Vakfı’nın danışmanlığında sürdürdüğü Kent Müzesi Projesi’nde görev aldım. Proje vesilesiyle hem kenti, hem de insanın geçmişle olan ilişkisini nereden kurması gerektiğini öğrendim. Belleğin kıymetini, tarihin sadece kahramanların hayatı üzerinden yazılamayacağını/yazılmaması gerektiğini kavradım. Bu kavrayışla kentimle ilgili fullantalya ve businessantalya kent bloglarında röportaj yapıp kent yazıları yazıyorum. Akdeniz Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde iki yıl süreyle ‘Kurum Kimliği’ ve ‘Medya Planlama’, yaygın eğitim merkezlerinde ‘İletişim’ dersleri verdim. Halen kent içindeki en büyük yeşil alanı olan Zeytinpark’ta ‘Doğada İletişim, Doğayla İletişim’ başlılığıyla iletişim eğitimleri veriyorum. www.martidergisi.com’da 2012 yılından beri kitap yazıları, insan hikayeleri, kent yazıları, zaman zaman da gezi yazıları yazıyorum. Yaşam boyu öğrenme tam bana göre deyip AÖF Sosyal Hizmetler bölümünü bitirdim. Halen Sosyoloji bölümü 4. sınıf öğrencisi olarak öğrenim hayatımı sürdürüyorum. Evliyim ve 13 yaşında bir oğlum var.