Kitap ile Sohbet’in Birbirinden Güzel Kitapları

“Kitap kurdu, sözlerden bir ağ örer çevresine ve başkalarının zihinlerinden yansıyan şeylerin belli belirsiz gölgelerini görür yalnızca.”

                                       William Hazlitt

Her sezon Ekim ayında başlıyor Yasemin Sungur’la Kitap ile Sohbet, İstanbul Oyuncak Müzesi’nin eşsiz atmosferinde. Bu yıl 11. sezonunu geride bırakan etkinlikte, kitapların içinden geçerek, kendimize ve hayatın içine bir yolculuk yapıyoruz hep birlikte.

Sezonu, Philip Roth’un keyifli, kıvrak ve zeki üslubu ile kaleme aldığı Portnoy’un Feryadı ile açarak ardından Soul Below’un Günü Yaşa’sı ile devam ettik. “Hesap kitap yaparak bir aile olunamayacağı”nın altını çizerek… Mario Levi’nin “Bir Cümlelik Aşklar” kitabını, yazarın bir cümleye sığdırdığı nice hayatın, aşkın, hikayenin devamını zihnimizde büyüttük ve tamamladık hep birlikte.

Mo Yan’ın Çin’deki değişimi anlatmak için kaleme aldığı “Değişim” adını taşıyan kitabında, yazarın çocukluk yıllarından başlayan anlatının satır aralarında Çin’deki gerçekliğin izini sürdük.

Yeni yazarlarla tanıştık, Aslı Tohumcu’dan “Durmadan Leyla”, Seray Şahiner’den “Kul” adlı romanını okuduk. Figen Şakacı’nın Pala Hayriye romanında, 80’ler ve 90’lara dair hepimizin zihninde rafa kaldırdığı anıları gün ışığına çıkardık.

Yeni keşifler, kitaplar ve anıların yanı sıra, edebiyatın derin sularında eskilere de uzandık sık sık. Yazar ile Sohbet’te Yasemin Sungur’un sıcacık, ufuk açan soruları ile Füruzan’ın söyleşisini dinlerken, hep birlikte bir kez daha hayran kaldık, hem yıllardır değişmeyen eşsiz duruşuna, hem de edebiyatına. Unutulmaz anılar biriktirirken yıllar önce okuduğumuz satırları yeniden ve her seferinde çok daha farklı etkilenerek okuduk. Borges’in de dediği gibi “zaten önemli olan okumak değil, yeniden okumaktır” diyerek.

“Heba” romanını okurken Hasan Ali Toptaş’ın kelimelerle kurduğu sihirli dünyada sıradan insanın kaybolan hayatlarına, pişmanlıkla, yalnızlıkla, hayatın türlü zorluklarıyla yoğurularak heba olan nicelerine ağıt yaktık…

Sokrates’in Savunması’nda, yüzyıllar öncesinden seslenen bilgeliğe kulak verirken, Yazar ile Sohbet’te Yasemin Sungur’un Dr. Cengiz Çevik ile gerçekleştirdiği tadına doyamadığımız felsefe sohbetinde filozoflar ile nasıl ilişki kurmalıyız sorusunu sorduk ve felsefenin engin sularında kulaç attık.

Modern hayatın getirdiği zorlukları, insani açmazları bu yıl birkaç kitaptan ayrı ayrı okuma ve karşılaştırma fırsatı bulduk. Doppler’de modern hayatın tüm dayattıklarına sıradışı bir itirazı okurken, Jean Paul Didierlaurent’in 6.27 Treni’nde sistemin çarklarını döndüren bir dişli haline getirilen insanın sayfa sayfa okuduğu satırlardan yükselen çığlığına tanık olduk. Günümüzden yıllar önce yazılmış olmasına rağmen bugünden bize seslenen Max Frisch’in Homo Faber’inde ise yine modern insanın teknoloji ve bilimle önüne geçemediği ihtimaller denizinde sürüklenişine tanıklık ettik, aklımızda “Makineleşen bir insan mı, İnsana benzeyen bir makine mi, yalnızca modern hayat mı yoksa?” soruları yükselirken…

Tüm bu sorularla sarsılırken “yoksulların yazarıyım” diyen Latife Tekin çıkageldi. Manves City ve Sürüklenme romanlarında sanayileşen dünyada insanın nasıl metalaştığını, kaybolan köy hayatını, tarımsal hayatı ve iş hayatındaki dönüşümü yazdığı satırları okumamızın ardından, edebiyatındaki asıl meseleyi bir defa da tüm yalınlığı ve içtenliği ile kendisinden dinledik.

Brezilya’ya doğru yol alıp Clarice Lispector’un Yıldızın Saati romanında bir kadın yazarın, erkek gözünden, silik ve kimliksiz, kimsenin görmediği bir kadın karakteri, herkesin gözünde nasıl görünür kıldığını okuduk satır satır. Ardından Fransız edebiyatının en cesur kalemlerinden Simone De Beauvoir’in “Moskova’da Yanlış Anlama” adlı kitabını, yaşlı bir çiftin Sovyetler Birliği’ne yaptığı yolculuk sırasında yaşadıkları krizi, altını bolca çizdiğimiz aforizmalar eşliğinde okuduk.

Halikarnas Balıkçısı’nın eşsiz kaleminden Kurtuluş Savaşı yılları ve sonraki dönemi acısı ve tatlısıyla bir kez daha hatırladık. Herta Müller’in otobiyografik izler taşıyan “Keşke Bugün Kendimle Karşılaşmasaydım” adlı romanında, yabancılaşma, aidiyet ve yurt kavramlarını bir kez daha sorguladık. Bir diğer otobiyografik roman “Kafesteki Kuş Neden Şakır Bilirim” adlı kitapta; yazar, şair, şarkıcı, dansçı, oyun yazarı ve öğretmen Maya Angelou’nun yedi kitaptan oluşan ilham verici hayatına giriş yaptık.

Masamızın bir diğer konuğu tam da ölüm yıl dönümünde Türkan Saylan oldu ve bu yüce hayatı Ayşe Kulin’in Türkan Tek ve Tek Başına adlı biyografik romanı üzerinden bir kez daha saygıyla andık.

Sezonun son kitabı Rainer Maria Rilke’nin “Malte Laudris Brigge’nin Notları” idi. Yazarın birbirinden güzel şiirlerinin yanı sıra kaleme aldığı tek romanı olan, her satırı tekrar tekrar okunası bu şiirsel anlatının tadı damağımızda kaldı.

Şiir tadındaki bu anlatının ardından sezon finalinde Yasemin Sungur’un sürpriz konuğu şiirselliği çizgileriyle yaşatan Gürbüz Doğan Ekşioğlu oldu. Bu keyifli sohbetle ve okuduğumuz birbirinden güzel bütün bu kitaplarla birlikte, hepimizin hatıralarına kelimelerden köprüler ile anılar, duygular, dostluklar bırakarak bir sezon daha geride kaldı…

Her biri birbirinden keyifli bu buluşmaları düzenleyen, 11 yıldır her Salı günü kesintisiz devam ettiren, bizleri bir araya getiren ve arkadaştan öte birer kitapdaş yapan sevgili Yasemin Sungur’a ve bu güzel etkinliğe müthiş bir ev sahipliği yaparak, büyülü bir atmosfer sunan İstanbul Oyuncak Müzesi’ne teşekkürlerimle…

Yeni sezonda dünya edebiyatından hangi duraklara yelken açıp, Türk edebiyatında hangi limanlarda demirleyeceğimizin hayaliyle daha nice sezonlara ve kitaplara diyorum…

Ayşen Atalay Erol


Yazılara Abone Olmak İsterseniz

E-Posta Adresinizi Yazın:




Önceki İçerikKadıköylü Sanatçılar Nasıl Bir Kadıköy İstiyor?
Sonraki İçerikO Bir Yazar ve Anne: Bahar Sarıkaya
Ayşen Atalay
Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Halkla İlişkiler ve Tanıtım Bölümü mezunuyum. İş hayatında çeşitli sektörlerde satış ve pazarlama alanlarında hizmet verdikten sonra, kendi kanatlarımla özgürce uçmaya karar verdim. Evliyim ve 2011 doğumlu bir oğlum var: Umut, Ada Atalay. Yazının gücüne her zaman inanırım. Söz uçar yazı kalır sözü benim için sadece genel geçer bir kavram olmayıp içselleştirilmiştir. Yazmak, yazdıkça tutkuya dönüşen bir eylem aynı zamanda, tutkuyla yapılan ve okudukça beslenen. İşte tam da bu nedenle, Martı Dergisi’nin sayfalarında hayata, kitaplara, ilgi duyduğum alanlara dair izdüşümlerimi paylaşıyorum. İlginizi çeken her satırda birlikte kanat çırpmak dileği ile…