Kapadokya Zamanı

Gitmeyenler için mutlaka görülmesi, keşfedilmesi gereken yerler içinde barındıran belde; gidenler içinse, yeniden görmek istedikleri güzellikler diyarı: Kapadokya.

Bayram bitimine Kapadokya gezisi eklemek, iyi fikirdi. Yasemin’in ailesi ile bayramı geçirmek için zaten Ankara’daydık. Yolun çoğu bitmişti bile. Ankara’dan Kayaş civarından yola çıktık, Mucur üzerinden Kırşehir, Hacıbektaş Nevşehir yolunu seçtik.

Geçerken Hacıbektaş’ta durmamak olmazdı. Dergah çok güzeldi. Tüm Hacıbektaş’ta özgürlük ve demokrasi havası alıyordunuz. Ankara’dan Nevşehir aslında üç saatlik bir yol. Ama bizim gibi dura kalka, bol molalı ve bol fotoğraf maceralı bir yolculuğu tercih ederseniz beş-altı saati bulursunuz. Nevşehir ilginç gelmediği için,ederek doğruca Ürgüp’e geçiyoruz. Geçerken fark ediyoruz ki, yolumuzun solunda Mardin evleri gibi yamaçlara gömülmüş bir mahalle var, peri bacaları arasında.

Kalmak için Ürgüp yerine orijinal adı Sinasos olan Mustafapaşa beldesinde konaklamayı tercih etmek, baştan istemediğimiz bir seçimdi ama telefon ile kurduğumuz iletişim ile Akyol Oteli tercih etmiştik. Adresinin Ürgüp içinde değil de, Mustafapaşa beldesinde olduğunu fark ettiğimiz zaman da, “Eyvah, ilçenin büyümesi sonucu eklenmiş, betonarme, çatısız evlerle dolu, yerden bitme bir mahallede kalacağız galiba” dedik. Biraz canımız sıkıldı ama, “Canım ne var, arabayla Ürgüp’e beş dakikalık mesafe, idare edelim” diye kendimizi avutmuştuk. Ürgüp’e vardık; Mustafapaşa’yı sorduk, ilçe dışına çıkan bir yola bizi sevkettiler, iyice canımız sıkıldı. 6 km. sonra semte vardık. Allah Allah… O da nesi?… Antik bir kente vardık. Daha girişte çok eski yıllardan kaldığı belli olan terkedilmiş evler, kayalara oyulmuş yapılar bizi karşıladı. Sanki Petra antik kentine giriyoruz!

Derin bir tarihi ve kültürü olan bir yerde olduğumuzu fark ettik, iyice yavaşlayıp, etrafı seyrede seyrede otele ulaştık. Dışardan oteli görmekte biraz zorlandık, hatta önce ikincil derecede kullanılan bir binaya yanaşmışız. Otelin sahibi Ali Bey, koşa koşa gelip, bize doğru yeri gösterdi. İçeri girince şaşırdık, taşa oyulmuş legodan odalar gibiydi içi. Teraslar, katlar, bağlantılar…Her oda bağımsız, bitişik nizam diye bir şey yok, her oda özgün. Şaşırdık. Odaya çantaları atıp, terasta bir nefes alalım dedik. Otel bize hemen güzel birer kadeh kırmızı şarap ve peyniri ikram olarak sundu. Öküzgözü yerel bir şarap ve tadı harika. Biraz sonra bahçeden bir eleman geldi, kolunda üzüm sepeti ile. Hemen yıkanıp iki salkım bizim masaya geliverdi. Bir taneyi ağzıma attım ki… Aman Tanrı’m, böyle bir siyah üzüm olamaz… İncecik bir kabuğun altında, kütür kütür, tatlı mı tatlı bir üzüm. Oysa siyah üzüm, hep alırım ama kalın kabuklu ve iri sert çekirdekli çıkar. Bu, bambaşka bir şey. Cinsini sordum dimrit gibi bir şey dediler. Oralara kadar gidip bu üzümden yemeden dönenin, ahirette iki elim yakasında olur, böylece biline.

Sinosos’un atmosferi çok güzel. İstanbul’un zengin Rumlarının yazlık köşkleriymiş o taş evler. Mübadelede terketmişler. Selanik’ten gelenleri de, oraya yerleştirmişiz.

Ürgüp içinde yemek için Sultan Restoran’ı tavsiye ederiz. Sahibesi Sultan Hanım’ın eli çok lezzetli. Kuru fasulyesi Hüsrev’i çırak çıkarır. Bir de özel bir pekmezle tatlandırılmış tatlısı var ki… Adı dolaz gibi bir şey. Ağızda dağılan bir lezzet yumağı. Eşi Mustafa Bey de, yakın bir beldenin belediye başkanı. Aslında ziraatçi. Yöreye gönül vermiş biri.

Çevrede günübirlik gezilerle her yeri görmeye vaktiniz yetiyor. Geziye başladığınızda krokide size verilen yerlere varmadan, öyle orijinal yer şekilleri karşınıza çıkıyor ki, her yere geç gidiyorsunuz. Ama Zelve’ye vardığınızda bir doğa tarihi müzesine giriyorsunuz sanki. Peri bacaları yörede taş tuğla filan gibi olağan dokuya dönüşüyor, kanıksıyorsunuz artık. Taşlara oyulmuş yapılara odaklanmaya başlıyorsunuz. Onlarca erken Hristiyanlık dönemi kiliseleri. Sonra Paşabağları, daha sonra Göreme. O kadar geniş bir alan ki, gezmeniz gereken. Sonunda düşünüyorsunuz, Tanrı yeryüzünde kutsal bir yer yaratmak istediyse, burası mutlaka Kapadokya’dır diye. Ve galiba Anadolu olmasa, Hristiyanlık olmayacaktı. Hristiyanlık da, bu topraklarda şekillenmiş ve yayılmış.

Yalnız gün batımında Uçhisar’a yakın olan, Kızılvadi’ye bakan Sunset tepesinde olmaya bakın. Günü, Ekrem’den alacağınız bir bardak kırmızı şarap (karton bardakta 5 TL) eşliğinde batırın. Gün batınca hemen ordan ayrılmayın. Turist grupları öyle yapıyor, yanlış yapıyor. Gün battıktan yarım saat sonra ufuklarda, öyle güzel bir kızıllık oluşuyor ki, erken gidenler ne kadar hayıflansa yeridir.

Ekli şemadaki sarı boyalı rota mutlaka tavaf edilmesi gereken bir rotadır, aksi halde hacı olunamaz, ona göre!

Turasan şaraplarını tadarak alacaksınız, satış mağazasında. Müze kart yararlıdır, Plus’ını alın daha ekonomik.  İstanbul müzelerinde de geçiyor, hatta özel müzelerde bile.

Uçhisar kalesinin, (bu kaleler insan yapımı değil, büyük ve yüksek peribacaları içi oyulmak suretiyle kaleye dönüştürülmüş) tepesine kadar çıkıla ve güvercin vadisi kenarındaki kafede çay içile. Güvercinlere ve boncuklu ağaca bakıla…

Mustafapaşa’dan Derinkuyu’ya geçebilirsiniz yer altı şehri gezmek için. Orada bir de, büyük bir kilise var, onu da görün mutlaka derim. Aziz Theodoros Trion Kilisesi. Bakımsızlığı ve terk edilmişliği içinizi sızlatır. Geçmiş yıllarda belediye değirmen olarak kullanmış! Yitip giden harika fresklerle kaplı.

Derinkuyu’dan Ihlara vadisine geçiş de var 50 km falan. 150 metre derinliğinde inanılmaz güzel bir vadi. Ortasında dere. Belisırma yakınındaki kapıdan girerseniz ortalarında bir yere inip geziyorsunuz. Vadi 14 km boyunda olduğu için öyle bir çırpıda gezilecek bir yer değil maalesef. Ama bu dünyada ölmeden önce yapılacak yüz şey arasında, Ihlara’yı gezmek, mutlaka olmalı.
Keyifler ola.
(İlişik Şema Akyol Otelde veriliyor, Ali Bey rotayı da çiziyor)

İlhan SUNGUR


Yazılara Abone Olmak İsterseniz

E-Posta Adresinizi Yazın: