En son ne zaman bir mektup yazdın kendine? Ne zamandır gerçekten durup da kendinle oturmadın? Bugün, biraz geç kalmış bir buluşmanın satırları bunlar. Sana yazmak için değil, sana dönmek için yazıyorum. Çünkü fark ettim; bazı cümleleri sadece sen duyarsın, bazı soruları da ancak seninle sessizlikte paylaşabilirim.
Biliyorum, yorgunsun. Duyduklarından, sustuklarından, söylediklerinde yalnız kalışından… Kalabalıkların içindeki o sessiz yorgunluğu artık herkes alışkanlık sanıyor ama senin içinde hâlâ kıpırdayan bir yer var. Umudu susturamadığın bir yer… İşte orası için yazıyorum bu mektubu.
Bazen çok kırıldın. Sessiz kaldın. Bazı anlarda sustuğun için kendine kızdın. Bazen de sustuğun için şükrettin. Anlatamadığın çok şey oldu. Anlaşılmamanın hüznünü, zamanla alıştığın bir eşya gibi taşıdın kalbinde. Ama bil ki, her kelime, içinden çıkamadığın bir gecenin kapısını aralayabilir. O yüzden bu mektubu bırak kendine: bir hatırlatma, bir sahiplenme, bir söz gibi.
Duygularını saklamaktan, gücünü küçümsemekten, başkalarının beklentilerine göre şekil almaktan yorulmadın mı? Kendi sesini duyduğunda hâlâ ürküyor musun? Bir adım atsaydın neler değişirdi diye düşünmekten vazgeçme. Çünkü hiçbir şey için geç kalmadın. Geç kalınmış gibi görünen yerler, bazen yeniden başlamak için en uygun andır.

Ve evet… Dünya yanıyor. Toprak, ateşi içine çeke çeke kararıyor. Gökyüzü suskun, ormanlar çığlık çığlığa. Sadece ağaçlar değil, ormanın tüm canları yanıyor, insanların içi de yanıyor. Ciğerimize kadar işlemiş o duman. Öyle bir yangın ki bu, sadece doğayı değil, vicdanı da kavuruyor.
Yoksulluk…
Sadece cebin değil, bazen umutların da boş kalması demek. Pazar artıklarında yemek seçen çocukların, okula aç giden, yaşlı annesinin pazara götürdüğü bez çantayı utana utana taşıyan o çocuğun gözlerinde gördüğün, içini kanatan o eksikliği unutma. Ekrandan değil, sokağın içinden izliyorsun bazı şeyleri. Elinde kahveyle televizyondaki haberleri izlerken, içinden “bu haksızlık” diye geçirdiğin anlar oldu.
O an, yüreğindeki adalet duygusu fısıldadı:
“Sen de varsın, sen de sorumlusun, sen de değiştirebilirsin.”
Saygının tükendiği, nezaketin hafife alındığı bir çağda, sen hâlâ kelimeleri sevgiyle kurmaya çalışıyorsun. Biliyorum, bazen çok zor. Kimse kimseyi duymuyor. Herkesin sesi var, ama kulakları yok gibi. Ve sen hâlâ incelikli bir ses arıyorsun. İşte bu yüzden yazmaya devam etmelisin. Çünkü senin kelimelerin, sustuğunda kararan yerlere ışık taşıyabilir.
Bugünlerde endişe, neredeyse herkesin ortak dili oldu. Ama sen, o endişenin içinden cesareti çekip çıkaran bir yüreğe sahipsin. Ve unutmamalısın: Umut bir lüks değil, bir ihtiyaç. Cesaret bir ayrıcalık değil, bir seçim.
Yazmak bir nefes gibi…
İçine çekiyorsun gerçekleri, dışına bırakıyorsun anlamı. Ve her cümlede biraz daha iyileşiyorsun. Belki dünya değişmez bu mektupla, ama sen değişirsin. Ve sen değişirsen, dünya biraz daha umutlu olur.
Sana tutunan ben,
Yasemin Sungur






















