Balonlarımızın Ardından Ağlamak

Hayatın tüm kontrolünü elinize almaya çalışmak, suya tutunmaya çalışmaya benzer.  Oysa bazen sadece kulaç atmak, bazen bazı şeyleri sadece yaşamak gerekir. Mantığınız size ne derse desin, sorgusuz, sualsiz…

balon

Küçükken beni en çok ağlatan şeylerden biri balonumun patlamasıydı. O hassas ve hafif güzellik; hem neşe, hem korku kaynağıydı benim için. Anlamsız bir sevgi vardı içimde balona karşı. Aslında dünya üzerinde bir sürü balon vardı ama o benimdi ya; patladı mı, dünyam yıkılıyordu.

Bir gün komşumuzun kuzenleri bizim bahçeye oynamaya geldi. Benden birkaç yaş küçük olan kuzenlerden biri kırık beyaz renkteki balonumla oynamak istedi. Biraz tereddüt ettim vermekte çünkü patlatmasından korkuyordum. Sonra düşündüm; sonuçta bu bir balondu ve aslında patlasa da üzülecek çok şey yoktu. Yenisi alınabilirdi. Birkaç saniye içerisinde olgunluğa minik bir adım attım ve balonu paylaşarak başka bir çocuğun yüzünü güldürdüm. Üstelik bunu, bir büyüğümün “Özlenciğim, hadi biraz kardeş de oynasın” gibi bir zorlama cümlesi kurmasına gerek kalmadan yapmıştım. Küçük aklın büyüklüğü ile arkamı döndüm. Çocukla beyaz balonu başbaşa bıraktım ve diğer arkadaşlarımla oynamaya başladım. Çok geçmeden balonu verdiğim çocuk yanıma geldi; elinde bir adet kırık beyaz renkte plastik bir parçayla… Çocuk büyük bir heyecanla oynadığı balonu beş dakika içerisinde patlamıştı. Bir çocuğun yüzüne baktım, bir elindeki parçaya baktım baktım. Ve ne yaptım biliyor musunuz? Deli gibi ağlamaya başladım. Deli gibi…

İnsan aklı ile kalbi arasında duran bağlantıdaki çıkmaz noktalardan birini böyle bir günde keşfettim. Mantıklı olan ağlamamaktı, biliyordum. Hem de çok iyi biliyordum ama ağlamıştım. Doğru olanı bile bile sonucu kontrolüm altına alamamış olmama çok şaşırmıştım. Yaş itibariyle çok da fazla kullanmadığım mantığım, ilk denemesinde başarısız olmuştu ve bu son yenilgisi olmayacaktı.

balonlu çocuk

Hayatın kontrolünü ele almak, suya tutunmaya çalışmaya benzer. Yaşantılarımızla ve edindiklerimizle içinde kendimizi güvende hissettiğimiz kaleler yaparız. Derken bir dalga vurur; taştan kaleler ayakta kalır, kumdan kaleler yıkılır. Ve kumdan da olsa, sırf kendi ellerimizle inşa ettik diye ağlarız yıkılanların arkasından.

Özgür ruhlu varlıklar olduğumuzu iddia ettiğimiz şu dünyada, emek verdiğimiz her şeye kontrolsüzce bağımlıyız.

Peki bu durum yanlış mı? Ardından üzüleceğimiz kaleleri, kumdan ve taştan olarak ayırmak mı gerekir? Malzemesi çok mu önemli? Göz yaşı çok mu önemli? Bunlar hiçbir zaman mutlak doğruyla cevap verilemeyecek sorular. Çünkü çevre, kontrol edilebilir olgu değildir. Etkenler ısmarlamayla gelmezler, sizi bulurlar.

Düşünün! Ne kadar çok kişinin arkasından, bize uygun olmamalarına rağmen üzüldük.

Ne kadar çok ölenin ardından, acılarından kurtulduğunu bilerek ağladık.

Ne kadar ‘Bu dönem çok çalışacağım.’ diyip sosyal hayatın neşesine daldık!

Ve nasıl da tekrar tekrar yapıyoruz aynı şeyleri?

Çünkü bizler insanız ve bizi güzel yapan şey de bu. Her zaman her şeyi mantık süzgecinden geçirmek zorunda değiliz. Her zaman belirli bir çizgiden ilerleyemeyiz. Her zaman doğru hesaplar yapamayız. Hayatın kontrolü, bilinciniz dahilinde ve bilinciniz dışında oluşan durumları yönetmek değil; onların oluşum sürecinin akıntısında kulaç atabilmektir. Bu yüzden, mantığınız size ne derse desin; ağlayın, gülün, doğru yapın, yanlış yapın. Bazen bazı şeyleri sadece yaşamak gerekir; sorgusuz, sualsiz…

Artık balonların patlaması beni ağlatmıyor ancak hala anlam veremiyorum o gün o kadar kurduğum mantığa rağmen ağlamama. Yine de olsun! Varsın duygularım, mantığımı yensin.

Sevmiştim kardeşim! Balon olsa da sevmiştim!


Yazılara Abone Olmak İsterseniz

E-Posta Adresinizi Yazın: