Frankenstein ya da Modern Prometheus – Bir Başeser

Mary Shelley’nin unutulmaz eseri Frankenstein ya da Modern Prometheus, benim açık arayla en sevdiğim roman. Eserin incelemesini yazmaya karar verdiğimde derin bir araştırma süreci geçirmem kaçınılmazdı aksi yazara da esere de haksızlık olurdu.

Bu bağlamda psikiyatri uzmanı Prof. Dr. Kemal Arıkan’ın romanla ilgili yaptığı yorumu sizinle paylaşmak istiyorum, bence müthiş bir tespit.

“Yazılış biçiminden de görüleceği üzere Frankenstein, yazarın ruh halinden önemli izler taşır. Daha da ileri gidersek romanın Jung’un tabiriyle Shelley’nin gölgesiyle yüzleşmesi sonucu ortaya çıktığını söyleyebiliriz.”

Carl Jung’a göre, gölge arketipi kişiliğimizin karanlık tarafını temsil eder. En ilkel yanlarımızı kendimizden sakladığımız ruhsal, gizli bir iç alemimiz vardır. Bencillik, bastırılmış içgüdüler ve bilinçli zihnimizin reddettiği yetkisiz benliğimiz varlığımızın en derin girintilerine gömülmüş olan bölümdür. Mary Shelley’nin romanı yazarken henüz on sekiz yaşında olduğunu göz önünde bulundurursak taşlar yerine oturuyor, bilmem bana katılır mısınız? Frankenstein ya da Modern Prometheus, bir genç kızın içsel labirentlerinden doğmuş cesur bir varoluş sorgulaması.

Prometheus Mitine Atıf

Mary Shelley’nin Frankenstein ya da Modern Prometheus romanındaki, Modern Prometheus alt başlığı ilginizi çekmiştir, eminim. Yazarın romanına tayin ettiği bu alt başlık Antik Yunan mitolojisindeki Prometheus’a gönderme yaptığını gösteriyor. Prometheus miti çok eski bir hikâye, M.Ö. 8. yüzyıla kadar uzanır ve Hesiodos’un Theogonia, İşler ve Günler adlı eserlerinde geçer. Prometheus, tanrılardan ateşi çalarak insanlara verir ve bunun karşılığında ceza olarak zincire vurulup her gün karaciğeri bir kartal tarafından yenir.

Roman ile mitin bağlantısı ilginç… Victor Frankenstein da tıpkı Prometheus’un tanrılara meydan okuduğu gibi sınırları aşar; tanrıyı yok sayarak ölü dokulara hayat verir. İkisinin ortak noktası yaratıcı olmalarıdır fakat Prometheus insanlık için fedakârlık yaparken Victor Frankenstein deneyini kendi hırsına yenildiği için gerçekleştirir. Prometheus eyleminin sorumluluğunu üstlenir ancak Victor yarattığını terk eder. Shelley bu benzetme ve karşılaştırmayla romanın temasını açık ve net biçimde sunuyor, etik sınırları aşan her kararın beraberinde ağır bir sorumluluk getirdiğini gözler önüne seriyor.

Frankenstein Bir Korku Romanı Değildir!

Frankenstein ya da Modern Prometheus ‘u sadece bir korku romanı olarak nitelemek eserin çok katmanlı yapısına büyük bir haksızlık olur. Yazar, birden fazla edebi türün özelliklerini ustalıkla bir araya getirerek okuru felsefi, bilimsel ve psikolojik sorgulamalarla baş başa bırakıyor. Eser elbette karanlık atmosferi, ürpertici olayları ve ölüm temasıyla korku öğeleri barındırıyor ancak bu roman, edebi türler açısından bakıldığında geniş bir yelpazeye sunuyor.

Roman gotik edebiyatın güçlü bir temsilcisi. Buzul denizinde sis altında mahsur kalmış bir gemi, kilitli esrarengiz bir öğrenci odası, fırtınalı amansız geceler, bilinmezlik ve tedirginlik hissiyle örülü olay örgüsü gotik türün temel öğeleriyle örülmüş; buna kimsenin itirazı olamaz.  Ancak altını çizmek istediğim, Shelley’nin bu gotik çatıyı sadece okurda korku yaratmak için değil, karakterlerin iç dünyasını yansıtmak ve insanın ruhsal çözülmesini göstermek amacıyla kullanması.

On sekiz yaşındaki yazarın romanında barındırdığı bilime dair sorgulamalar ve hayatın doğal akışına yapılan teknolojik müdahalelerin sonuçlarına dair anlatımı, onu aynı zamanda bilimkurgunun da öncülerinden biri yapıyor. Victor Frankenstein’ın ceset parçalarından bir canlı yaratması ve fütursuzca kalkıştığı deneyin etik sınırları aşması, dönemin çok ötesinde bir hayal gücüyle yazılmış.

Anlatı bunula da kalmıyor. Dahası var…  Frankenstein ya da Modern Prometheus’un ilerleyen bölümlerinde gördüğümüz toplumsal çöküş, bireysel yalnızlık ve düzenin bozulması gibi temalar esere distopik bir boyut da kazandırıyor.  Romanın merkezinde bireysel ve toplumsal çöküşün yol açtığı distopik bir dünya tasviri var.

Eserin dramatik gücü de yadsınamaz. Mary Shelley okura büyük bir ustalıkla karakterlerin pişmanlıkları, aşkları, hayal kırıklıkları ve yalnızlıklarını dramatik bir yoğunlukla sunuyor. Diyeceğim o ki Frankenstein ya da Modern Prometheus, gotik edebiyattan bilimkurguya, distopyadan dramaya uzanan, türler üstü bir başyapıt.

Minik bir not eklemek istiyorum… Frankenstein ya da Modern Prometheus’un edebi gücü de yadsınamaz. Mary Shelley İngilizceyi kusursuz biçimde işleyerek dildeki ustalığı ile öne çıkıyor. Eserin, başta İngiltere olmak üzere ABD ve ana dilin İngilizce olduğu ülkelerde, lise ve üniversite düzeyinde müfredat dahilinde okutulduğunu biliyor muydunuz?

Romanın Sorguladığı Unsur: Gerçek Canavar Kim?

“Uzuvları orantılıydı. Yüz hatlarını güzel olacak biçimde seçmiştim. Güzel! Yüce Tanrım! Sarı cildi, alttaki kasların ve atardamarların işleyişini zor örtüyordu. Saçları parlak siyah ve uzun, dişleri inci beyazlığındaydı fakat bu zengin görüntü, onun nemli, içinde bulunduğu kirli beyaz yuvalarıyla neredeyse aynı renkteki gözleriyle, buruş buruş yüzüyle, kapkara dudaklarıyla korkutucu bir karşıtlık içindeydi.”

Mary Shelley, Frankenstein ya da Modern Prometheus, İş Bankası Yayınları, sf 59

Eserden seçtiğim alıntı Frankenstein ya da Modern Prometheus’un özünü mükemmel bir şekilde yansıtıyor; yaratılmış olana duyulması gereken sorumluluğun reddini. Victor Frankenstein, uzun uğraşlarla meydana getirdiği varlık hayat bulduğunda, ceset parçalarından bir araya getirdiği şeyin dehşet verici bir çirkinlik abidesi olduğunu fark eder ve onu tiksintiyle terk eder.

Bu sahne basit bir terk etme ya da terk edilme durumunu yansıtmaz, yaratıcının eserine karşı duyduğu korku, pişmanlık ve reddedişi anlatır. Yaratık, aldığı daha ilk nefeste babası tarafından terk edilen bir evlada dönüşür; sevgi ve kabul yerine yalnızlık ve dışlanmayla karşılaşır. İşte bu reddediliş, onu anlatı ilerledikçe öfke ve intikamla yoğrulmuş bir canavara dönüştürür.

Gelelim “Gerçek canavar kim?” sorusunun cevabına… Frankenstein ya da Modern Prometheus, doğuştan kötü bir canavarın değil, sevgisizlik, reddediliş ve ötekileştirme   yüzünden içindeki iblise yenik düşen bir varlığın hikâyesidir. Romandaki gerçek canavar yaratılan varlık değil, onu sorumsuzca yaratan ve ardından terk eden Victor Frankenstein’dır.

***

Mary Shelley’nin 1818 yılında, henüz on sekiz yaşındayken kaleme aldığı Frankenstein ya da Modern Prometheus, gücün yanlış ellerde nasıl yıkıcı sonuçlar doğurabileceğini ve ahlaki sorumluluktan kaçmanın insanlık üzerinde bırakacağı etkiyi büyük bir ustalıkla sorguluyor.

Özlem Abut Otluoğlu

 

Önceki İçerikSevgili Genç Ne Olursa Olsun, Kendinden Vazgeçme
Sonraki İçerikYazar Olmak: Neden Yazıyorlar?