GEBE : Cennetle Cinnet Arası Bir Yerde

Gebe

Akşam saatlerinde, döneminde koca bir şehrin su ihtiyacını karşılayan en büyük su sarnıçlarından Yerebatan’dayım. Kapıdan içeri girince yoğun nem ve sonsuzluk hissi veren sütunlar beni karşılıyor. Kulağımda deriden yankılanan belli belirsiz sesler eşliğinde yürüyorum. Hatırlıyor olsam, annemin karnındayım derim. Beni ilk nefesimi alacağım dünyaya sunana kadar, dokuz ay on gün içinde saklayan, koruyan, besleyen büyüten plesentamın içindeyim. Arada burnuma ve saçıma damlayan suyla şimdide olduğumu hissettiğim anda, tüm sarnıçta bir çan sesi yankılanıyor. Medusa’nın tam da önünde Seçil Metin’in muazzam sesi önce sarnıcın tavanına yükseliyor sonra sarnıçtaki her bir duvara çarpıp yankılanarak geri geliyor. Bir an Medusa’nın sütuna ters yerleştirilmiş yüzüne bakıyorum, gözlerim doluyor ve ‘Ahh anne!’ diyorum içimden, ‘Şu an burada olmanı çok isterdim.’

Bana ayrılan sandalyeye oturuyorum, ışıklar sönüyor ve üç kadın çıkageliyor. Üçü de hamile, öyle imitasyon karın falan değil, göbek deliğinin dışarı fırlamışlığından belli ki yaklaşık yedi veya yedi buçuk aylık kadar hamileler. Bir anda öyle bir enerjiyle başlıyorlar ki, oyunun sonunda o kırk beş dakikalık sürenin nasıl geçip gittiğini anlayamıyorum. Oyun boyunca, yıllardır sırtımda taşıdığım ‘kadınlık’ yükünü atıp hafifliyorum. Aklıma bebeklerin daha anne karnından sahne tozu yuttuklarını düşününce gülümsüyorum. Her meslek grubunda tüm bebekler annelerinin karnında onlarla rahat ve huzurlu bir ortamda çalışsalar ne güzel olur. Huzurlu bebeğin ilacı sadece Mozart dinlemek değil ki diye düşünüyorum.

Oyuncusu ve aynı zamanda yapımcısı Özlem Öçalmaz, hamile kaldığını duyduğunda oyunun hayalini kurmaya başlıyor.  Eş zamanlı olarak diğer oyuncular Alayça Öztürk ve Tuba Karabey’in de hamile olmaları sonucu Öçalmaz hayalini kurduğu oyunun proje tasarımını oluşturmaya başlıyor. Oyunu seyrederken, oyunun yazarı, Hatice Meryem’in ne kadar doğru bir tercih olduğunu düşünüyorum. Kendisini “Bir Kadını Öldürmeye Nereden Başlamalı” ve “Sinek Kadar Kocam Olsun Başımda Bulunsun” kitaplarından tanıyoruz. Tüm ekibi kadınlardan oluşan oyunun, aynı ekiple bir başka tekrarının olmama ihtimalini düşününce ne kadar tarihi bir şeye şahit olduğuma seviniyorum. Sonra, oyunu gün gelip yeni nesillerin de seyretmesi gerektiği aklıma geliyor ve oyuncudan oyuncuya devirle senelerce sahnelerde kalmasını diliyorum.

Oyunda sadece hamilelik değil, bir kadının yıllar boyunca maruz kaldığı pek çok konu dile getiriliyor. Cennet ayaklarının altındayken cinnetin eşiğindeki anne kavramının kutsallaştırılmasından, bir kadının birey olarak kendi varlığının değerinin ne kadar farkında olmadığına dair pek çok konuda kahkahalarla gülerken bir anda gözlerim doluyor. Aklım anneanneme gidiyor bir an. Benim anneannem de çiçekli selpak mendili gibi kokardı. Sürekli okumamı ve bir işte çalışmamı söylerdi bana. Bir de şu duayı dilinden hiç eksik etmezdi ‘Hayır edesin, hayır göresin!’ Şimdilerde düşünüyorum da alma verme dengesini öğretmek istemişti. Şu anda en ihtiyacım olan şey bu dengeye sahip olmak. Gün içinde sürekli her şeyin sorumluluğunu alarak vermelerim çoğaldıkça almalarım giderek eksiliyor. Oyunun sonunda iki kızımı düşünüyorum sonra. O an, gözlerim doluyor. Seneler önce bir anne olarak en sıkıştığım anlardan birinde onlara yazdığım bir mektup aklıma geliyor…

Canım kızlarım;

Size doğru rehberlik etme görevinde olduğum hayat yolumda elbet bir gün beraber uçuştan ayrılıp kendi hayat yolunuza süzüleceksiniz. Arada buluşup beraber keşfedeceğimiz günlerimiz de olsun dilerim. Kendi başınıza uçarken bir kartal kadar güçlü ve sağlam, bir martı gibi meraklı ve cesaretli, bir kırlangıç kadar iyi bir takım arkadaşı ve neşeyle kahkaha atan, bir papağan gibi rengarenk, kuğu kadar zarif, bir kumru kadar sevgisine sadık, karga gibi ekmeğine sahip çıkan, bir leylek kadar kaşif ve gezgin, bülbül gibi güzel şakıyanlardan olun isterim. Bir gün çeri çöpü toplayıp bir yuvaya dönüştürebildiğinizi görmeyi, yumurtasından çıkan küçük yavrularınızı besleyip sizlerin de onlara rehberlik ettiğinize şahit olmayı dilerim. Hayatım boyu siz istediğiniz müddetçe en az iki kanat mesafesi kadar yakınınızda olacağım. Hayatınız boyunca ne isterseniz o olun. Yalnız şunu bilin. Siz canlı hareketli olduğunuz halde arada arkanıza sinsice tüneyen akbabalar olacaktır. Bilin ki onlar sadece ölmüşün başına üşüşür, kanlı canlı olanı da sadece varlıklarıyla huzursuz etmeye çalışırlar. Aldırmayın. Her ne olursanız olun gözümde hiç büyümeyen, minik serçeler gibi cıvıldayan tatlı kuşlarımsınız. Size Ruth Bader Ginsburg’un bir sözünü hayat sözü olarak buraya ekliyorum. “Önem verdiğiniz şeyler için savaşın. Ama bu savaşı öyle yapın ki diğer kişilerin sizi takip etmesini sağlayın.” Sizi hep seven anneniz Yeşim. (24/09/2020)

Gecenin sonunda, edebiyat, görsel sanat ve sahne sanatlarının bir arada olduğu tarihi bir ana şahitlik etmenin huzuruyla Ayasofya’ya selam veriyorum.

Didem Yeşim Pektok

 

Önceki İçerikYanımızdaymış Gibi…
Sonraki İçerikSessiz İstifa
“İşim: İnsan Konu: Le’biderya. Ufuk çizgisiyle arkadaşlığımda ‘İnsan’ a dair en güzel manzarayı mekan edindim. Olumlu fikir üretir, iyi paylaşım yaparım.” Yıldız Teknik Üniversitesi İktisat ve Anadolu Üniversitesi Sosyoloji bölümleri mezunu Pektok, 1993 yılından beri reklam, satış, bankacılık ve eğitim alanlarında çalışmıştır. Bilişim teknolojileri alanında eğitim veren bir kurumun ortağıdır ve kurumun insan kaynağı, finansman, eğitim koordinasyon birimlerinden sorumlu yöneticisidir. Aynı alanlarda kurumsal eğitimler verir. Kadınların toplum içinde eşit haklara sahip olması için çalışan sosyal sorumluluk platformunun lideridir. 2014 yılından beri Martı Dergisi’nde insan, kadın, çocuk konularında yazar ve okuduğu kitaplarla ilgili okur gözünden yorumlarını paylaşır.