Algın Mı Var Derdin Var

  Dünyayı dolduruyoruz içimize, bir düşünceden diğer düşünceye sörf yapıyor adeta zihnimiz. “Ben buyum” kıyafetlerini seçiyor ve hızla giyiniyoruz zaman dolabından. Anne, eş, çalışan kadın, çocuk, kardeş, dost; hatta bazı durumlarda ‘baba’ anne, birçok kimlikle dolaşan, meşguliyet yolu yalnızlıkla pek buluşamayan, sözleşse de randevuya geç kalan… Olduklarımızla depolama alanımız doluyor ve düzenleyip rahatlamaya fırsatımız olmuyor. Her an, ihtiyacımız olan ya da olmayan bilgilerle, meşguliyetlerle doluyor. Koşarken havada kapıyoruz hüzünlerimizi ve şöyle bir ağlayıp kenara koyuyoruz. Yaşam tezgâhının üzerinde açılıp güzelce yaşanmayı bekleyen anılarımız, kullanılmamaktan her geçen gün lezzetini yitiriyor. Bir Zeyna gibiyiz çoğu zaman, kınından her derde deva çözümler çıkaran. Güçlenmek için geceyi bekleyen ve her zaman uykuya yenilen bir savaşçı. Şikâyeti dilinde olan ve kalbine asla ulaşmayan, arada bir de bunları yapabildiğine şaşkın ve pişman kalan anneler ve böyle yaşayan tüm kadınlar… 

Öyle bir özümsemişiz ki bu rolü, azıcık bir destek görsek borçlu hissediyoruz kendimizi. Hele de biraz anlaşılmışsak, anlayanın da sorumluluklarını alıp, yerine taşıyacağız neredeyse… 

Oysa kadın ya da erkek kimliklerinin özünde insanız hepimiz. İnsanın insana desteği, babanın anneye, annenin de babaya desteği dediğimiz her şey, bir birlik ve bir insan hikâyesi. Birinin olmadığı yerde diğerinin hiç düşünmeden devreye girdiği, yaşamın suyuna, sabununa herkesin cinsiyetsiz elinin değdiği bir insanlık hikâyesi… 

Çocuk yetiştirmek, çocuğa yürüdüğü yolda eşlik etmek sadece annenin görevi algısı her yerde ve zihinlerde en yüksek reyting olarak seyretmekte maalesef. Reklamından dizisine, programından uzman görüşüne kadar her alana işleyen, ‘kadının ve erkeğin görevleri, rolleri’ algısı var. Her şey değişiyor ancak bu algıya yeni bir güncelleme getirilemiyor her nedense. Geçen gün severek izlediğim ve heyecanla bölümlerini takip ettiğim “Kızıl Goncalar” dizisinde, fizik profesörü babanın, yanındakilere, “Sevilmiş çocuk, bu yüzden öz güvenli,” dediği yerde düşünmeye başladım. Sözü yargıladığımdan değil, bir algıyı hatırlattığından…

Anne sevgisinin çocuğun hayatındaki önemi tartışılmaz elbette. Sevilmiş çocuk olmak, insanın yolculuğundaki engelleri ortadan kaldıran en önemli değer, bunu içgüdüsel olarak biliyor ve tanıyoruz zaten. “Çocuğu anne sevmeli, anne yetiştirmeli” algısının da altını körükleyen birçok bilgi akışıyla dolu dünya. “Babanın, çocuğun sadece belirli aşamalarında yanında olması yeter” görüşünün üzerine de çiçekler ekiliyor adeta. Bir bebeğin dünyaya geldiği andan itibaren annesinin de babasının da sevgi ısısına ihtiyacı olduğunun bilimsel olarak da altı çiziliyor. Baba sevgisinin hissedilmediği yerde de ışıklarını söndürmüyorlar mı çocuklar?..  

“Bir babanın çocuklarına yapacağı en büyük iyilik, onların annelerini sevmektir.” sözünün sık paylaşılan sözler arasında yer almasının da ayrıca bir önemi olduğunu düşünüyorum. Dünyayı tek başına taşıyorken bir kadın, yeterince seviliyor mudur gerçekten de? Annenin sevgisi bir çocuk için bu kadar mühimse, sevgili bir anne olmak, yansımaz mı çocuğa aktarılan sevgiye. Üstünden sarhoşluğu alınmış bir anne, tüm dikkatiyle sevebilse evladını, doymaz mı bir çocuk ikilikten birlik doğmuş bir ebeveyn sevgisine?

Rollerin anne baba, kadın ve erkek olarak ayrılmadığı, insanın insana rol değil, değer biçtiği, doldurulmuş dünya zihniyle değil de algılardan arınmış bir insan aklı ve kalbiyle dünyaya bakmak neleri değiştirebilirdi acaba? 

Bir insanın yorgunluğunu ve yoğunluğunu anlamak için bir role gerek var mı sahiden? Destek olmak için birine, ille de karşı tarafın destek isteğini duymak mı gerekir? Anlamak için bir insanın dudaklarından çıkacak herhangi bir söze ihtiyaç var mı? Ya da anlaşılmak için karşıdakinin anlamasını beklemeye? Adaletli bir içe bakış, anlayışlı ve kalbi bir dokunuş yeter sanki insanın insanı görmesine… Kalbin ve vicdanın cinsiyeti olur mu hiç?

“Kadın-anne böyle olmalı, erkek-baba böyle olmalı…” bakışının altını kim harladı acaba? Ve kabul etsek de etmesek de bize verilen bu kimliği giyinmişiz bir kere ve en çok da kadına sızmış insanı ayrıştıran bu cümle. Farkında olan kendine de oğluna da, kızına da aynı mesafede güçlü bir sevgiyle bakabilenlere ne mutlu. Alışkanlıklar evinden, konfor ve kolaylık alanından ayrılmak istemeyenler, geleceği nasıl bulayacak sevgiye?..

Bir an, sadece bir an, dünyayı üzerimizden soyunarak, algıları bir tarafa bırakıp uzanmak ulaştırır mı bizi, en saf halimize?

Mesela kimliksiz otursak bir koltuğa ne eş ne anne ne baba ne bir evlat ne de bir çalışan olsak… Öyle boş, bomboş dursak oturduğumuz yerde. Hiçbir şey olmamış gibi bugüne dek hiçbir şey yaşamamış, biriktirmemişçesine bomboş olsak olduğumuz yerde. Zamanı ve hayatı bir süreliğine durdursak yani, neyle dolardı acaba içimiz?..  

“Ben” dediğimizin, “Sen” diye seslendiğimizin yerini ne alırdı o zaman? Kimse olmasak, bir anlığına kimsesiz ve isimsiz kalsak, bir şeklimiz olmasa mesela? Hiçbir şeyin anlamının olmadığı, kavramların, bildiğimiz, öğrendiğimiz her şeyin bir isminin, rollerinin, algılarının olmadığı bir anda nasıl bir bilgiyle dolardı acaba içimiz?.. 

İnsanı çözersinçözersin, çözersin; çocuk çıkar,” der Sezai Karakoç. Algılarla büyüyen, rolleri geçmişte belirlenen çocuklardık biz de. Hevesleri, hayalleri olan çocuklar… Çocuk coşkulara dokunmadan ayrımcılığın doğduğu yere gidip, kadın- erkek rollerini güncellemek, “Ne gerek var şimdi?” – “Ne alaka ya?” sorularının palamarını çözüp ezberleri, dünya algısını uzaklara göndermek, ruhları birbirine yanaştırmak ve insan kıyısında kimliksiz dolaşmak, yaklaştırır mı dersiniz, adına ‘Biz’ dediğimiz ilişkiler ülkesine? 

Ne çok soru oldu cümlelerin sonunda… 

Dünya işleri işte: Algın mı var, derdin var. 

Sevilay Acar

Önceki İçerikZaman
Sonraki İçerikOkurun Gözünden: Sabahtan Akşama
Öğrenim Üyesi / Okur- Yazar. En büyük deneyimim çocukluğumda oynadığım oyunlar ve kurduğum hayaller oldu. Her ne yapıyor olursam olayım, iki etken her zaman yolumu belirler: hayaller ve dualar. Çocuk merakı ve heyecanıyla öğrenmeye çalışıyor, okuyor, yazıyorum. Babalardan Babalara adlı bir röportaj kitabım var. Babaların ayak izlerinden oluşan ve hikayeleriyle iç dünyaya yolculuk yaptıran bir kitap olduğunu düşünüyorum. Yolculuğu seviyorum çünkü her şeyin yolda şekillendiğine inanıyorum. Bu yolda en çok da öğrenciyim; kapsayan, içine alan, öğrendikçe çoğalan ve var olan. Karşılaştıklarımı, hissettiklerimi, öğrendiklerimi yazarak paylaşmaya çalışıyorum.