Martı Kitap Kulübü, Yazar ile Sohbet buluşmalarımızda bu ay Sepin Sinanlıoğlu ile bir araya geldik. Mine Söğüt’ün çağrısı ile her ayın birinde kurulan yazarlar masasında başlayan bu tanışıklık, bizi Hoyrat romanının derin sularına taşıdı. Bu yazı, sohbetimizden süzülen şifalı cümleleri paylaşıyor.
Tanışıklığın ve Kariyerin Hikayesi
Sohbetimizi “Seni burada ağırlıyor olmak benim için çok keyifli.” sözleriyle açtım. Sepin, kendini anlatmanın zorluğunu şu cümleyle paylaştı: “Kendimi anlatmak zor geliyor bana.” Sohbetimizde Boğaziçi İşletme mezunu, finans dünyasında ortaklığa yükselmiş başarılı bir ismin edebiyat yolculuğuna tanıklık ettik. Kurumsal başarının ötesinde bir sesin peşine düşen cesur bir kalem var karşımızda. Sepin, bu geçişi dünyayı anlama biçimi olarak görüyor. Edebiyat, onun için bir kaçış rotası olmaktan ziyade hakikate varma yolu sayılıyor.
İçindeki yazma arzusu ise hep oradaymış. “Yazar olmayı hiç hayal ettin mi?” soruma verdiği cevap geçmişe götürüyor bizi. “Yazar olmak çocuklukta olacak bir hayaldi.” diyor. Okul dergilerinde başlayan, şiirle beslenen bir ruh var karşımızda. Kurumsal hayatın hızı, onun özündeki hikaye anlatıcısını susturmaya yetmemiş. İngiltere’deki yüksek lisan eğitimiyle bu tutkusunu akademik bir zeminle buluşturmuş. Yazmak onun hayatında sadece bir uğraş olmaktan öte, dünyayı anlama biçimi haline gelmiş. Bu geçiş süreci, cesaretin edebiyatla buluştuğu noktayı işaret ediyor.
Kişisel Yas ve Ağıtların Tanrısı
Sepin, hayatındaki en büyük kırılma noktasını Kaçkarlar’daki acı kazayla yaşadı. Eşi Okan’ı kaybettiğinde çocukları henüz çok küçüktü. Bu büyük sarsıntı, dört yüz sayfalık Ağıtların Tanrısı eserini doğurdu. Yazar o anı şöyle aktarıyor: “Ölümü sevdiğim adamın bedeninde gördüm. O fermuarı açtığım anda hiç bilmediğim bir dünyaya girdim.”
“Benim için yazmak benzer bir sığınak işlevi görüyor. Acım yüksek sesle dışarı çıkmıyor, içime doğru çığlık atıyor. Bu sebeple acımı yazarak hafifleten kadınlardanım. Bu kişisel ağıt, Türkiye’de katledilen yüz elli iki çocuğun ismiyle birleşerek toplumsal bir çığlığa dönüştü. Yaşananları kelimelere dökmek şifanın ilk adımı oldu.”
Hoyrat İsmi ve Yasın Dönüşümü
Hoyrat ismini seçerken Sepin, içimizdeki vahşi tarafa sesleniyor. Kitapdaşımız Vicdan merak ediyor: “Kitabın ismi başından belli miydi yoksa yazma sürecinde mi şekillendi?” Yazar şu yanıtı veriyor: “Hoyrat ismini seçerken içimizdeki o evcilleşmemiş yanımıza seslendim.” Yasın sadece bir bitiş sayılmasına karşı çıkıyor. Onun gözünde yas yeni bir oluş hali barındırıyor. İsminin anlamı olan çeyiz kelimesi ise bir diğer ayrıntı. “Sepin öz Türkçe çeyiz demek.” diyor. Başta bu anlamdan utansa da şimdi isminin sesini seviyor. Zamanın, aşkın, toplumun hoyratlığına rağmen hayatta kalma çabamız bu romanda hayat buluyor.
Sohbetin tamamını izlemek için Youtube sayfamıza davet ediyorum.
Miran’ın Yolculuğu ve Onarım
Kahramanımız Miran, onarmayı seven bir marangoz olarak karşımıza çıkıyor. Bitlis’e uzanan köklerini ararken bir yandan da eski eşyaları canlandırıyor. Görkem şu soruyu yöneltiyor: “Piyano aile yadigârı mı yoksa ailesinin sustuğu her şeyi anlatan bir tanık mı?” Sepin, onarma eylemini bir yaşam pratiği olarak görüyor. “İşlenmiş tekrar güzeldir, güzelleştirir.” tespitiyle onarmayı yüceltiyor. “Eski olanı kullanarak bir şey yapmak benim için kıymetli.” diyor. Kimsesizlik ve aidiyet temaları Miran’ın ellerinde şekilleniyor. Kimsesizlik romanda su olup içilen bir duygu hali: “Kimsesizlik su olmuş içtim.” Leyla’nın belirttiği üzere duyguya ait her şey harmonyum ile somutlaşıyor. Onarma ihtiyacı eşyaların ötesine geçiyor. Geçmişin yüklerinden kurtulmak için yapılan bu kazı bir özgürleşme çabası sayılıyor. Onarma ihtiyacı, sadece kırık bir sandalyeyi düzeltmekle sınırlı kalıyor mu?
Erkek Psikolojisi ve Aşkın Mahremiyeti
Hikayenin bir erkek anlatıcı üzerinden kurgulanması cesur bir tercih. Görkem’in “Erkek psikolojisini ne kadar yakalayıp aktarabildiğinizi düşünüyorsunuz?” sorusuna yazar dürüstçe yanıt verdi: “Cevabı sizlerde, özellikle erkek okurda.” Aşk, Sepin için en büyük anlama aracı. “Aşk o kadar mahrem bir şey ki o mahremiyette normal şartlarda gündelik hayatta çıkmayacak birçok şey kendinizle alakalı çıkıyor.” tespiti hepimizi düşündürdü. Karakterler arasındaki gerilimli bağ okuru oyunun içinde tutuyor. Yazar bu kurguda risk almaktan çekinmiyor. Aşkın dönüştürücü gücü tüm sayfalar arasında yankılanıyor.
Üçüncü Beden ve Şiirin Gücü
Robert Bly’ın şiiri kitabın ruhunu oluşturuyor. Üçüncü beden kavramı aşkın yarattığı o görünmez alanın ismi. Sepin bu bağı kutsal bir yere koyuyor: “Aşkın tescili, karşıdakinde gördüğün Tanrıdır.” İki kişinin yan yana gelerek beslediği bu yeni varlık zamanın sertliğine karşı en güçlü sığınak sayılıyor.
Ve iki insan âşık olunca ‘Üçüncü Beden’ doğuyor. Sepin Sinanlıoğlu Robert Bly’ın ‘Üçüncü Beden’ şiirini iki gencin aşkına ithaf ediyor ve metne epigraf olarak mısra mısra işliyor.
Bir adam ve bir kadın oturuyorlar yan yana ve özlem duymuyorlar
o an daha yaşlı olmaya veya daha genç
veya başka bir ülkede, zamanda ve diyarda doğmuş olmaya.
Bulundukları yerden memnunlar, konuşsalar da konuşmasalar da.
Nefesleri bir olmuş, tanımadığımız birini besliyor.
Kendi parmaklarının hareketini görüyor adam,
kadının uzattığı kitabı saran ellerini görüyor.
Paylaştıkları üçüncü bedene itaat ediyorlar.
Söz vermişler o bedeni sevmeye.
Yaşlılık gelebilir, ayrılık gelebilir, ölüm gelecek.
Bir adam ve bir kadın oturuyorlar yan yana;
nefes aldıkça tanımadığımız birini besliyorlar,
bildiğimiz ama hiç görmediğimiz birini.
Neler görebildiğimizden sadece kendimiz sorumluyuz.
Bu özel akşamda kelimelerin bittiği yerde içsel bir ezgi başladı. Hoyratlıklar karşısında şefkati bir güç olarak kullanmayı konuştuk. Sepin Sinanlıoğlu’nun samimiyeti kalbimizde yer etti. Yazmak, insanın içindeki o pusu dağıtan, idraka giden bir yolculuktur. Martı Kitap Kulübü olarak bu derin yolculuğun parçası olmaktan gurur duyuyoruz. Yeni romanın heyecanıyla, bu şefkatli ezgiyi ruhumuzda taşıyarak dağıldık.
Yasemin Sungur






















