Atatürk’ün bir zamanlar gölgesinde dinlenip, mis gibi kokan bir Türk kahvesinden bir yudum aldığı söylenen dört buçuk asırlık çınarın altındayım. Yanı başımdan sessizliği delen ince bir dere geçiyor; suyun sesi, sabahın dinginliğine huzur serpiyor.
Ana yoldan gelen araç sesleri olmasa, bu sabah yalnızca kuşların cıvıltısı ve yaprakların hışırtısı eşlik edecek insana. Taş bir bina, yemyeşil bir bahçe, özenle korunmuş asırlık ağaçlar… Eski bir manastırın modernize edilmiş ama ruhu bozulmamış hali. Betonun değil, taşın ve ahşabın sesi var burada.
Uzaktan gelen hızar sesi çocukluğumun yaz sabahlarını hatırlattı bana. Altınoluk Avcılar Köyü’ndeki evimizde uyanırdım o sesle. Güneş, odama usulca girerdi. Bahçelerine giden köylülerin motor sesleri, ağaç kesenlerin ritmik hızar gürültüsü… O sesler, çocukluğumun fon müziğiydi.
Yıllar su gibi akıp geçti. Saçlarıma düşen beyazlar, alnımda oluşan hayat çizgileri, biriken anılar…
Çocuklarım, torunum, gidenler ve kalanlar. Hayat, zamanla şekil değiştirdi. Şimdi burada, ulu çınarın gölgesinde, geçmişle bugün birbirine karışıyor.
Bir zamanlar, bu toprakların her taşını avucunun içi gibi bilen bir dünya lideri oturmuştu burada. Belki bacak bacak üstüne atmış, sade bir Türk kahvesinden okkalı bir yudum alıp sigarasının dumanını bu ulu ağaca doğru savurmuştu. Acaba gönlünden, aklından neler geçirdi bu bir nefeste? “Daha yapılacak çok iş var” mı dedi, yoksa “Bu topraklar özgür artık, şimdi ilim ve vicdan zamanı” mı düşündü?
Keşke o ağaca yaslanınca Atamızın ruhunu da hissedebilsem. Aynı havayı solumak, aynı manzaraya bakmak bile huzur veriyor insana.
Aramızdan ayrıldığın bu kasım gününde, seni özlem, sevgi ve sonsuz bir minnetle anıyorum.
Bir Türk kadını olarak minnettarım sana; çünkü senden sonra kimsenin önünde, saygıyla bile olsa, eğilmek zorunda kalmadım.





















