Yazmak geçmişten geleceğe bir iz bırakmaktır. O iz bir fosil gibidir… Yazı dinlendikçe anlam kazanır. Yapısında birikmiş duygular vardır. Tortulaşmış bu duygular kemikleşmiştir. Sıkışık düşünceleri içinde barındıran bu yapı gelecek için bir kazı alanıdır. Bu alanda bir yaşam, yani yaşayan yazı vardır. Bu onu keşfedecek ellerde dönüşecektir.
Yani her yazının bir sırrı vardır. Onu okuyacak olan eller yaşamı yeniden yazacaktır. Bu bir sarmaldır. Bu sonsuz döngünün her safhasında okuyucu bir antropolog gibi olmalıdır. Çünkü aslında gerçek yazar okuyucudur. Bir antropolog gibi sayfalarda ilerlerken insana dair sırları keşfedecektir. Bu anlamda yazmak sadece yazmak değildir.
Bu satırları yazdıktan sonra şöyle bir düşünmek için elimi bilgisayardan çektim. Çünkü o an bir süre önce okumaya başladığım Hermann Wein’in Felsefi Antropolojisi kitabı aklıma geldi. Yani o an kitapla bir bağlantı kurdum.
Ve dedim ki “yazı gerçekten yaşayan bir şey.” Neden diye sorabilirsiniz? Cevap olarak şöyle diyeceğim: Eğer bu kitabı sadece okuyup, yazmayı düşünmeseydim bilinç altımda harmanlanan bu bilgiler uçup gidecekti. Ama ben dergide yayınlanacak bu yazı aracılığıyla birçok bilinçaltıyla bağlantı kurabileceğim. Siz de bu yazıyı okuyorsanız tavsiyem yazıya başlayın ve yaşayın. Nasıl bir bağlantı kurduğumuzu anlatabilmek için okuduğum kitaptan bir alıntı yapmak istiyorum:
Fakat öte yandan bu birey- üstü olan şey, daima tarihidir. Yani biz onu yalnız devamlı bir ‘oluş’ içinde tanırız. Bununla da yine Hegel’in şu büyük, realist buluşu kabul ediliyor demektir: Kültür, yaşayan bir varlıktır. Bu Kültürde devamlı olarak ve ardı arkası kesilmeden daima yeni bir şey meydana gelir ve eski kaybolur. Bu meydana gelen ve sonra kaybolan şeyler, ‘Zamanın-Tinleri’ dir.
Yazı ve Tarihi Oluşu
Burada bana kalırsa yazı da birey üstüdür ve tarihidir. Bundan dolayı zamanın tinlerinden sayabiliriz. Ve biz onu bir oluş içinde tanırız. Benim dediğim gibi yazı bir fosilse hem tarihi hem de kaybolmaz.
Eğer bir yok oluşu varsa bir bağlantı kuramadığımız içindir. Bana göre oluş içinde her şey bağlantılıdır. Ve maddenin varlığı ve yokluğuna tanıklık eden yazı da yok olmayarak zamanla bağlantısını korur.
Aslında yazının zamanın tini olarak önemi söyleyemediklerimizi içermesindendir. O zaman kişi hem çok iyi bir okuyucu hem de bir yazar olmalıdır. Sadece yapılması gereken okuma ile yazma arasında net bir bağlantı kurmaktır. Böylece söyleyemediğimiz ama yazıda var olacak birçok şey yaşayacaktır.
Belki de şöyle diyebiliriz: Yazı nesilden nesle kalıtsal olarak aktarılmıştır. Ama sadece genle aktarılan değildir. Aynı zamanda bu genin kurduğu bağlantılardır. Yani yazı insanlar arasında kurulan bağlantıdır.
Ayrıca yeni nesil bu bağlantıları çözmelidir. Bir antropolog gibi dibine kadar kazırken bulduğu duygu ve düşünceleri bağlantılarda çözümlemelidir. Bu niye gerekli? diye bir soru soralım. Bu sorudan sonra sanki insan çözümlenmesi gereken bir varlıktır. Kendine psikologluk yapar. Bu buluşma ise sonsuz fırsat alanı açacaktır.
Bunun için yazı okuyanla buluştuğunda sonsuz izler bırakır sahaya. Ondan bir kültür doğar adeta. Yazılanlar o kazı alanına özeldir. Ama yine de bir dinozor fosilini herkes bilecektir. Ve yazı bu şekilde yaşayacaktır.
Yazı Bir Fosil midir?
Yazının serüveni de böyledir. Eğer geçmişten getirdiği bir sırrı varsa elbet herkes duyup hissedecektir. Ancak dinozorlar gibi varoluş ya da yok oluş içindeyse bir yazı, yüzyıllar sonraya aktarılacaktır. Geçmişteki bu izler okuyucunun eline geçtiğinde varoluş yeniden başlayabilir. Bu varoluş yok oluşun içinden doğduğundan daha çok sorgulanacak, daha çok araştırılacaktır.
İşte o zaman o kazı alanı artık dünyanın kendisidir. O kültür de insanın kendisi… Çünkü o zaman, o insan tarihe bir iz bırakacaktır elbette. Ve artık bu izi herkes duymuştur. İşte o zaman okuyucu yazandır ayrıca. Bu sefer kendinde yani varlıkta kemikleşmiş olanı açığa çıkarmaya adaydır. Böylece yazı yaşar.
Yazı yaşamaya başlayınca yok oluşu başlatır yeniden. O yazı artık varlıkta yok olmaya adaydır. O saatten sonra kalıtsal miras olmaya niyetlidir. Kemikleşecektir yine kendi içinde. Hem vardır hem yok. O yeni bir nesildir. Ama yazı dinozor gibidir. Tarihe gömülünce var olur aslında. Belki de fosil olduğunda bir arayışa tabidir. Yüzyıllar boyu yaşayacaktır.
Yazı o zaman yazı olacaktır. Üzerine tozlu rafların kokusu sinmeden tadına varılamaz. Bekler öylece sessizce bazen. Yazı gendir. Sonsuza aktarılır. Okuyucu kazımalıdır sahayı. O saha kendi alanıdır. Kendi sınırlarıdır. Ama kazıdan çıkan sonuç bir dinozor fosili gibi dünyaya mal olur. Burada Derrida’ya da atıfta bulunabiliriz. ”Her işaret başka bir işaretin izini taşır.” Derken ‘anlam’ın asla kapalı, tamamlanmış bir bütün olmadığını; her zaman başka işaretlere gönderimde bulunduğunu savunur.
Diyebiliriz ki yazı da gen gibi eskisinden aldığı izi yenilenerek diğerine taşır. Böylece başka bir manaya yol açar. Bana göre bu da çeşitliliği sağlar ve farklı anlamlar arasındaki bağlantı da kopmaz.
Bu sonucu elde etmek için yazı ve okuyan iş birliği yapmalıdır. İşte o zaman gerçek okuyan yazıdan yazı üretecektir. Böylece yaşayan yazı sadece yazı olmayıp bir gen gibi kopyalanıp aktarılan sonsuz varoluş döngüsünü takip edecektir.






















