Trabzon, Sümela Manastırı, Çamlıhemşin ve Ayder Yaylası

Trabzon

Benim için anlamı ve hatıraları olan Trabzon’a yıllar önce defalarca kez gitmiştim. Ne de olsa rahmetli annemin doğduğu Çamburnu Trabzon’un ilçesiydi. Annemin bazı kardeşleri ve akrabalarımız orada yaşadıkları için ben çocukken ve gençliğimde gittiğimiz yerdi. Ama annem öldükten sonra gitmemiştim.

Trabzon
Trabzon

ayder1

Aslında anneannemin evini görmek şimdiki hislerimle orayı gezmek istiyorum. İnşallah yakın zamanda tekrar giderim. Ayder Yaylarına yaptığım seyahat grubumuzdan Sado abimizin düzenlediği Trabzon turuydu. Buradan uçakla Trabzon’a gittik. Havaalanından tur minibüsümüz ve rehberimiz karşıladı. Rehberimiz tabi ki Hemşinli hemşerimizin sıcak şivesiyle yola koyulduk. İlk önce yemek yiyeceğimiz Sürmene’de yerel bir lokantaya gittik. Kara lahana çorbası, kuru fasulye, tereyağlı pilav ve mis gibi Trabzon ekmeği, mısır ekmeğiyle tıka basa doyduğumdan halis inek sütünden yapılmış sütlacı yiyemediğimden bana yolluk olarak yanıma verdiler.

Sümela Manastırı’nı bildiğim halde bu yaşıma kadar görmek nasip olmamıştı.

Sümela manastırının merdivenlerini görünce amanın dedim görmesem mi? Acaba dediğimde Leyla arkadaşım koluma girerek hadi bakalım sen Himalayalara çıkmış kadınsın bu kadarcık merdiven sana ne yapar dedi. Aldığım gazla tırmanışa geçtim. İyi ki çıkmışım bu tarihi yeri görmeseydim benim için büyük kayıp olacaktı. Sümela Manastırı’nın MS 365-395 tarihleri arasında inşa edildiği sanılmaktadır. Anadolu’da sıkça rastlanılan Kapadokya kiliseleri tarzında yapılmış, hatta Trabzon’da Maşatlık mevkiinde benzeri bir mağara kilisesi daha vardır. Kilisenin ilk kuruluşu ile manastır haline dönüşümü arasındaki bin yıllık dönem hakkında fazla bir şey bilinmemektedir. Karadeniz Rumları arasında anlatılan bir efsaneye göre Atina’lı Barnabas ile Sophronios adlı iki keşiş aynı rüyayı görmüşler; rüyalarında, İsa’nın öğrencilerinden Aziz Luka’ın yaptığı üç Panagia ikonundan, Meryem’in bebek İsa’yı kollarında tuttuğu ikonun bulunduğu yer olarak Sümela’nın yerini görmüşler. Bunun üzerine birbirlerinden habersiz olarak deniz yoluyla Trabzon’a gelmiş, orada karşılaşıp gördükleri rüyaları birbirlerine anlatmış ve ilk kilisenin temelini atmışlardır. Bununla birlikte manastırdaki fresklerde sıkça yer alıp, özel bir önem verilen Trabzon İmparatoru III. Aleksios’un (1349-1390) manastırın gerçek kurucusu olduğu sanılmaktadır.

Kilise içinde Meryem figürleri Gürcülerin kullandıkları Gürcü Madonna şeklinde resmedilmiştir. Kısa zamanda keşişlerin Mela Dağı’ndaki hayatları ve de mucizevî ikonanın ünü hızla yayılır ve manastırı Dünya’nın her yerinden gelen sayısız Hıristiyan hacılar o dönemde ziyaret etmeye başlar. Aynı zamanda birçok yerden gelen insanlar orada ilahiyat eğitimi alarak keşiş oluyorlardı. Bu ve bunun gibi bazı olaylar bize bu manastırın aynı zamanda bir ilahiyat okulu olarak da kullanıldığı izlemini vermektedir.

1461 de bölge Osmanlıların eline geçmesiyle Sümela Manastırı, Osmanlı padişahları tarafından da son derece saygın ve kutsal bir yer olarak görülmüş ve bu şekilde Osmanlılar döneminde de kutsal bir yer olma prestijini korumuştur. Bununla birlikte manastırda yaşayan keşişler dini vecibelerini hiçbir baskı altında olmaksızın özgür bir şekilde sürdürmüşlerdir. Rivayete göre manastır birçok Osmanlı padişahları tarafından ziyaret edilip, büyük bir hassasiyetle koruma altına alınmıştır. Bir takım belgeler incelendiği zaman manastıra padişahlar tarafından bir takım hediyeler de verilmiş olduğu görülmüştür.

ayder2

8 Nisan 1916’dan 24 Şubat 1918’e kadar süren Rus işgali sırasında Maçka civarındaki diğer manastırlar gibi bağımsız bir Pontus devleti kurmak isteyen Rum milislerin karargahı olmuş, nüfus mübadelesi ile bölgedeki Hristiyanların Yunanistan’a gönderilmesinin ardından önemini yitirerek T.C. Kültür Bakanlığı tarafından yakın zamanda onarılana dek kaderine terk edilmiş. Yani yine miras kalan birçok eserlerin kıymetini bilemediğimiz yüzümüze gene çarpmıştı. Merdivenlerden inerken kemençe çalan biri vardı. Horon oynayarak eşlik edenleri görünce benim de oynayasım gelmedi değil…

Burayı gezmeyi bitirdikten sonra şimdi Ayasofya Cami olan Ayasofya Müzesi’ne doğru yol aldık. Mimarisi ve konumu bu kadar güzel olan bir yeri cami olmadan gördüğümden çok şanslı olduğuma karar verdim. Ayasofya Müzesi bölgenin son Bizans devri yapılarının en gözdesiymiş. Burasının Komnenos Devleti krallarından I. Manuel zamanında 1238-1263 yılları arasında yapıldığı kabul edilmekte. Kuzeydeki dört sütunlu ve üç apsisli şapel yapıdan daha eski olduğu söylendi. III.Murat zamanında 1670 yılında Beylerbeyi Ali Bey tarafından camiye çevrilmiş. Edinburg Üniversitesi ve Vakıflar Genel Müdürlüğü işbirliği sonucunda 1964 yılında müze olarak açılmış.

ayder3

Yani Allah’tan bu eserlerin peşine düşen birileri var da bunlar müze oluyor biz de bu eserleri görebiliyoruz. Bugünkü durumdan söz bile etmek istemiyorum. Buradan ayrıldıktan sonra Trabzonlu bir işadamının Atatürk’ümüze tahsis ettiği muhteşem konağa gittik. Konumu ve bahçesi insana huzur veriyordu. İçini gezdik ve bizlere Atatürk’ün kurtuluş savaşıyla ilgili bazı kararları burada alındığına dair söylenti olduğu söylendi. Şahsen buradan istemeye istemeye ayrıldım. Artık günün sonuna doğru geliyorduk ve havaalanına tekrar gidip diğer gelecek arkadaşları almalıydık. Bayağı yorulmuştuk ve acıktık.

Arkadaşlarımızı aldıktan sonra Sürmene’de sahil yolunda meşhur pidecisine geldik. Bu arada Sürmene’nin bıçağı meşhur olduğundan bazı arkadaşlarımız bıçak almaya giderken bende gittim. Alışverişimizi yaptıktan sonra Ayder Yaylasındaki otelimize doğru yola çıktık. Otelimiz Ayder Yaylası’nda dağlara bakan bir konumdaydı. Gece pek anlayamamıştım. Ama sabah uyanıp ta odamızın küçük camından dağdan akan pınarı görünce manzaranın ve havanın bol oksijenini içime çekip arkadaşımı uyandırıp aşağıya kahvaltıya indik. Genelde Trabzon’un köylerinde evler başını kaldırdığında yukarıda dağın yamaçlarında olur ve merdivenle çıkarsınız. Sonra büyük bir taşlığa gelirsiniz orada oturacak tahta tabureler vardır orada mola verip dinlenirsiniz. Tekrar biraz daha tırmanıp taşlığın yanında evin girişi olur otelde o şekilde yapılmıştı.

Yan tarafta mutfak ve restoran bölümü olduğundan kahvaltımızı alıp dağlara bakan taşlığa oturup karnımızı doyurduk. Yola çıkmaya hazırdık. İlkönce Çamlıhemşin’deki konaklardan bazılarını görmeye gittik. Müthiş sanat eserleri olan konakların 100-200 yıllık olduğu söylendi. Hemşinlilerin eskiden pastacılık yaptığını Ermenice, Osmanlıca, Rusça kelimelerinin bulunduğu değişik aksanlı Türkçe konuştuklarını sonra Rusya’ya başlayan göçten dolayı oradan öğrendikleri çay tarımına başladıklarını rehberimiz anlattı. Konakların dış cephesi tamamen kesme taş aralarında kestane ağacı kütükleri bulunuyor. İçlerindeki ve dışlarındaki ahşap işçiliği ise muhteşemdi. Konakların birçoğu ayakta kalmış bazılarının sahiplerinin ilgisizliğinden dolayı yıkılmaya yüz tutmuş. Rusya’da gördükleri ev modellerini buraya yaşadıkları yerlere uygulamışlar. Daha sonra Sibirya’ya yaptığım yolculukta gördüğüm 100 yıllık konaklarda aynı tarz olduğunu söyleyebilirim.

Çamlıhemşin’de yöresel kıyafetlerin satıldığı mağazaya uğrayarak halkın baş bağlama şekillerini öğrenerek eğlendik. Sonra Fırtına Vadisi‘ndeki Pokut Yaylası‘na çıkmak için yola çıktık. Minibüsle yaylanın bir yerine kadar geldikten sonra yürüyerek gezmeye başladık. Manzara anlatılamayacak kadar muhteşemdi.

ayder4

Havası o kadar temiz ki nefes aldıkça ciğerlerinizi temizlendiğini hissediyordunuz. 1800 rakıma kadar çıktık. Orada tahtadan yapılmış güzel bir dağ evi bizim için açılmıştı. Burada yemek yiyip çay içip dinlenebilecektik. Mevsim burada daha başlamadığı için çoğu dağ evi açılmamıştı. Sahiplerini bekliyordu. Buradaki evler tıpkı Sibirya’nın köylerindeki evlere benziyordu.

Çatılar saçtan gerisi tahtadan yapılmış evlerdi. Biraz bekledikten sonra yemekler gelmeye başlayınca hepimiz kurtlar gibi saldırdık diyebilirim hava bizi çok acıktırmıştı. Karalahana ve mıhlama nefisti. Üstüne de arpa şehriyesinden yapılmış tereyağlı tatlı yedim.

Dağlara bakarak çaylarımızı yudumlarken yaylaya sisin inmeye başladığını gördükten sonra buradan ayrıldık. Akşam otelimizde Uğur Bingöl adlı gazeteci ile tanıştık. Bu yöreyi ve insanlarını anlattı. Sonra tulum çalan bir genç gelince ortalık şenlendi.

Herkes horon tepmeye başladı. Epeyi oynadıktan sonra yorgunluk nerdeyse oturduğumuz yerde uyuyup kalacaktık.

Hepimiz odalarımıza çekildik. Güzel bir uykudan sonra sabah erkenden kalktık. Kahvaltımızı yaptık ve Çat’a yani Fırtına deresindeki taşların sıkıştırılmasıyla yapılan taş köprüyü görmeye gittik. Burayı da gezerek çay içerek etrafın keyfini çıkardık. Küçük küçük dükkanlardan alışveriş yaptık. Kısa bir traking turu yapmak için başka bir yere geldik. Buranın sonunda çok güzel bir şelale olduğu söylendi. Fakat bana yol çok uzun geldiğinden sakin bir derenin kenarında ben oturup arkadaşlarımı beklemeye başladım.

Ama öyle güzel bir yerdi ki, yemyeşil ağaçlar, otlar, derenin görüntüsü ve su sesi beni nasıl dinlendirdi anlatamam yaşamanız lazım. Bundan dolayı mutlaka Ayder yaylarını keşfetmek için vakit kaybetmemenizi tavsiye ediyorum…


Yazılara Abone Olmak İsterseniz

E-Posta Adresinizi Yazın: