Sultanı Öldürmek

Ahmet Ümit’in son romanı” Sultanı Öldürmek”, hem tarihseverleri hem de cinayet romanlarına meraklı olanları memnun edecek bir konuyla çıktı karşımıza. Özellikle, bundan önceki kitabı İstanbul Hatırası’nı sevenlerin Sultanı Öldürmek’i beğeneceklerini düşünüyoruz.

İstanbul Hatırası’nda, şehrin kuruluşundan bugüne kadar geçirdiği tarihi aşamalar dönem dönem anlatılmış, her cinayet belli bir döneme ve o dönemde İstanbul’un kaderini belirlemiş tarihi şahsiyetlere atıfta bulunmuştu. Bilhassa İstanbul’u sevenlerin ya da yaşadığı şehrin tarihini merak edenlerin mutlaka okuması gereken çok başarılı bir romandı.

Sultanı Öldürmek’te ise hikaye yine İstanbul’da geçmekle birlikte bu kez başrol İstanbul’a değil, onu fetheden ve hem şehrin hemde dünyanın kaderini geri dönülemez biçimde değiştiren büyük imparator Fatih Sultan Mehmed’e ait.

Tarihi romanla cinayet romanını birleştirmek, her ikisini aynı atmosferde aynı hikaye içinde anlatabilmek, daha önce denenmiş miydi bilmiyorum fakat Ahmet Ümit bunu yapmakta öylesine başarılı ve öyle donanımlı ki, sanki karşımızda bir roman yazarı değil de tarih konusunda uzman bir bilim adamı duruyor. Bize bir yandan tarihi hikayeler anlatıp geçmişle bugün arasında yolculuklar yaptırırken, diğer yandan cinayetler işletiyor, katilin kim olduğu konusunda her bölümde kafamızı karıştırıyor ve tıpkı Agatha Christie kitaplarında olduğu gibi olay çözüldüğünde katil tahminimizin dışında biri çıkıyor. Bir kitabında hikayeyi polis komiserinin ağzından dinlerken, diğer kitabında katil mi, mağdur mu olduğundan bir türlü emin olamadığımız bir karakterden öğreniyoruz. Umarım bundan sonraki kitabında da aynı metodu uygular. Bu kez tarihin bir başka dönemine ve bir başka ünlü şahsiyetin hikayesine götürür bizi ama illa ki cinayetler olmalı ve onları çözmek için de, tarihe meraklı Başkomiser Nevzat, yakışıklı ve genç yardımcısı komiser Ali ve güzel kriminolog Zeynep de bulunmalı hikayede. Çünkü cinayet bürosunun bu gözde üçlüsü tıpkı Agatha Christie’nin romanlarındaki dedektif Hercule Poirot gibi hem bir aşinalık uyandırdı okuyucuda; hem de onlar sayesinde gerçeklik kazanıyor hikayeler. Sanki onlar birer roman kahramanı değilmiş de, günümüz İstanbul’unda görev yapan, cinayetleri çözmeye çalışan kanlı-canlı insanlarmış gibi geliyor bana.

Biraz da Sultanı Öldürmek’in iki ana karakterinden, Müştak ve Nüzhet’ten bahsetmek isterim. Her ikisi de Klasik Osmanlı Dönemi Tarihçisi; mesleki kariyerinde başarılı olmuş profesörlüğe kadar yükselmiş kıymetli birer bilim insanı. Gençlik yıllarında çok büyük bir aşk yaşamışlar, aşkları dillere destanmış. Her kula nasip olmayacak şahane bir aşkı yaşamışlar birlikte. Lakin gün gelmiş, bu aşk tek taraflı olarak bitmiş. Taraflardan biri herşeyi geride bırakıp kendine yeni bir hayat kurmayı seçerken, diğeri olduğu yerde kalmış ve şahane bir aşk uğruna bir ömrü harcamayı tercih etmiş.

Bu aşk hikayesinde Nüzhet modern zamanları temsil ediyor. Aşkta cesur, gözükara ve tutkulu, iş hayatında mesleki kariyerini herşeyin üstünde tutacak ve kimsenin dokunmaya cesaret edemediği konuları didikleyecek kadar hırslı, aşk bittiğinde iki satır mektup yazarak sevgiliyi terkedip çok uzaklara gidecek ve tam yirmibir yıl boyunca hiç aramayacak kadar da vefasız.

Müştak ise Nüzhet’in tam zıddı bir karaktere sahip. Belki de tek ortak noktaları mesleki olarak aynı konuda uzmanlaşmış olmaları. Yazarın kitabın en başına koyduğu tek cümle aslında Müştak’ın bütün hayat hikayesini özetliyor. “Şahane bir aşk, çoğu zaman harcanmış bir hayat demektir.” Müştak Nüzhet’i delicesine sevmiş. Terkedildikten sonra tam yedi yıl boyunca sevdiği kadına değme edebiyatçılara taş çıkartacak mektuplar yazmış. Mektuplarında Nüzhet’e “Sultanım” diye hitap ediyor. Hiçbirine yanıt alamayınca, mektup yazmaktan vazgeçiyor. Fakat Nüzhet’i sevmekten hiçbir zaman vazgeçmiyor. Tam yirmibir yıl boyunca ümitsizce tek taraflı olarak sürdürülen bir aşk. Yirmibir yılın sonunda belki de sevgiliye kavuşacakken, onu tamamen kaybediyor. Fakat Nüzhet’in beklenmeyen ölümü de, onu aşkından vazgeçiremiyor. Sevgilinin hayaliyle yaşamaya ve onu umutsuzca sevmeye devam ediyor, başka türlüsü elinden gelmiyor zaten.

Müştak sevgilisi Nüzhet’in aksine modern zamanları değil çok eski zamanları hatta belki de uzmanlaştığı Klasik Osmanlı Döneminde yaşanan zamanları temsil ediyor sanki. Öylesine naif, kırılgan, iyiniyetli ve öylesine aşık ki… Böyle aşıklar kaldı mı sahi? Yoksa sadece romanlarda mı yaşıyor böyleleri?

Kitapta en sevdiğim bölüm Tahir Hoca’nın yaptırdığı Fetih Gezisi idi. Oncak emek verilen ve maliyete katlanılan Fetih 1453 filmi bile beni bu kitapta anlatılan fetih tasvirleri kadar etkilemedi. Böyle bir geziye katılmayı ve olayın gerçekleştiği mekanlarda bilgili ağızlardan canlı canlı dinlemeyi çok isterim. Duyduğum kadarıyla sayın Ahmet Ümit böyle bir projeyi gerçekleştirmiş. Umarım bu Fetih Gezileri’nin tekrarı gelir ve onlardan birine katılmak bana da nasip olur.

Kitaba dair beğenmediğim ya da eleştirebileceğim tek şey ise ilk sayfalarda hikayenin çok durağan ilerlemesiydi. İtiraf etmeliyim ki, neredeyse ilk 50 sayfayı okurken çok sıkıldım. Fakat inatla okumaya devam ettim. Çünkü İstanbul Hatırası çok daha akıcı ve zevkliydi. Tabi daha sonra hikaye sarmaya başladı ve keyifli bir hal aldı. Sonuna doğru heyecan iyice yükseldi ve neyseki mutlu sonla bitti. Bir sonraki Ahmet Ümit kitabını heyecanla bekliyorum.

Yazar: Ahmet Ümit

Sayfa Sayısı: 528

Baskı Yılı: 2012

Türü: Roman

Dili: Türkçe

Yayınevi: Everest Yayınları

Hilal Takmaz


Yazılara Abone Olmak İsterseniz

E-Posta Adresinizi Yazın: