Portekiz Günlükleri: 5 Gün 5 Duyu – Bölüm 1

14 Şubat günü sarılma günü yani Free Hug olarak kutlandı Portekiz’in Branga kentinde. Bu değil size anlatacağımız ertesinde yapılan 5 günlük gezi…

“Bedava kucaklaşmaya ne dersiniz?
Portekiz’in 3. en büyük şehri olan Braga, geçtiğimiz yıl Avrupa Gençlik Komisyonu tarafından 2012 Avrupa Gençlik Başkenti seçildi. Genç nüfusu sebebiyle dinamik bir yapıya sahip ve üniversitelilerin en çok tercih ettiği şehirlerden biri olan Braga, bu sene birbirinden güzel aktiviteler ve projelerle, Portekiz gençliğinin gelişimi ve ülkedeki ekonomik kriz için çözümler üretecek. Gençler ise belirli aralıklarla düzenlenen organizasyonlara aktif bir şekilde katılarak, sesini duyurma şansı kazanacak. Bu aktivitelerden sevgililer günü için düzenlenmiş olanı ise, benim de gönüllü olarak rol aldığım ‘Free Hug’ günüydü.

14 Şubat günü diğer gönüllülerle birlikte Braga merkezde toplanarak pankartlarımızı hazırladık. Benimki bir tarafında Portekizce diğer tarafında ise İngilizce ‘’Sarılmak ve öpmek bedava, Türkiye’den’’ yazıyordu. Hepimiz kırmızılarımızı giyip sokaklara dağıldık. Başta bunu tuhaf karşılayan insanlar, sonradan oldukça sempatik ve güler yüzlü bir şekilde sarılmalarımıza karşılık verdiler. Yaklaşık iki saat boyunca meydandaki insanlara sarılarak ve 14 Şubat için sevgi dağıtarak Braga şehrini dolaştık. Bir sarılmanın aslında ne kadar değerli olduğu ve sarılmak eyleminin insanları daha arkadaş canlısı ve pozitif yapabileceğini de hep beraber, oldukça yorucu bir günün ardından kanıtlamış olduk.’’

Kafamdan taslak olarak hazırladığım haberimi bir anda kağıda dökmeye çalışırken, gönüllülerden sorumlu Carlos bana dönerek soruyor: ‘’Bahanur, 5 gün yoldayız! Braga’daki aktiviteleri, Portekiz’in iç kesimlerine de taşımak istiyoruz. Katılmak ister misin?’’ Ben duyduğum anda aşık olduğum fikrin üstüne bodoslama atlıyorum: ‘’Elbette! Elbette isterim 5 gün boyunca yolda olmayı ve free hugs düzenlemeyi!’’ ‘’O zaman yarın sabah 7’de seni burada görmek umuduyla’’ diyor. Eve koşa koşa gidiyorum ve hali hazırda beni bekleyen ve hadi gezelim diye yalvaran sırt çantamın yakarışlarına sonunda kulak veriyorum. İçini doldurmaya başlayınca sesi soluğu kesiliyor tabii. Ben de heyecandan uyuyamıyor ve yatakta dönerek sabahı ediyorum.

 

İki İspanyol, Bir Alman Ve Ben
Sabah oluyor sonunda ve güneş penceremden içeri bütün haşmetiyle doluyor. Uyanıp koşturarak buluşacağımız yere gidiyorum. Gönüllü olduğumuzu belirten tişörtlerimizi giyiyor ve 5 şehre 5 günde gitmeye hazır bir halde arabalara doluşuyoruz. İki İspanyol, bir Alman ve ben, Carlos’un arabasında Viana do Castelo’ya doğru yola çıkıyoruz. Viana do Castelo her zamanki ihtişamı ve sade güzelliğiyle göz dolduruyor. Atlas alabildiğince önümüzde uzanıyor kuzeyin incisinin kollarında. Bir şehri bu kadar güzel kılabilen tek şey elbette sadece Atlas Okyanusu değil. Şehir baştan aşağı sadelik ve yeşilliğe bürünmüş bir durumda: Gözlere ziyafet. Viana do Castelo, gözünüzü ve ruhunuzu aynı zamanda dinlendirebileceğiniz yegane yerlerden biri. Kuzeyin unutulmuşluğu ve biraz da yabaniliği şehre gizemli bir hava katıyor. O heyecanlı güney kentlerine benzemiyor.

Daha bir alımlı ve maceraperest Viana do Castelo. Ben de kendimi hayallere kaptırmış bir şekilde gönüllü arkadaşlarımla birlikte şehri tepeden selamlayan Santa Luzia’ya tırmanıyoruz. Önünüzde engin bir okyanus ve güzeller güzeli bir şehir uzanıyor: Viana do Castelo. Sıradan turistik gezilere alerjisi olan bir yaban kedisi olarak etrafta kendi kendime gezinmeye başlıyorum. Öncelikle dokunarak işe başlıyorum. Parmaklarımın altındaki taşın eskiliğini hissetmek o kadar tuhaf ki. Kim bilir kimler geldi geçti diyorum içimden ve bir de üstüne iç çekiyorum. Merdivenlere oturuyor ve elimdeki kruvasanı kemirmeye başlıyorum önümdeki manzarayı içine katık yaparak. Ana yanıma geliyor ve o da iç çekişiyle bu sessiz şölene eşlik ediyor. Yok! Aşık olmamak elde değil bu şehre! Öğlene doğru misyonumuz gereği şehir merkezindeki bir liseyi ziyaret ediyor ve sarılma kampanyamızı orada sürdürüyoruz.

Yolcu Gemisi Hostel
Başta tuhaf karşılıyor insanlar; ama sonradan kendileri gelip size sarılmak istiyorlar. Onlara Braga 2012 ile ilgili bilgiler veriyoruz. Türkiye’den geldiğimi söylüyorum ve bunun üzerine benimle daha bir başka ilgileniyorlar. Çoğu Türkiye hakkında fazla bir şey bilmiyor. Ben de bu yüzden tüm öğleden sonramı “Türkler hakkında doğru bilinen yanlışları” düzeltmekle geçiriyorum son birkaç aydan beri yaptığım gibi. Akşam oluyor ve güneş de usul usul batıya doğru yola çıkıyor bize son selamını vererek. Carlos’un bize selamı var: ‘’Arkadaşlar, bilin bakalım bugün nerede uyuyacağız!’’ Biz de öyle bakıyoruz onun yüzüne ‘’Nerede! Nerede!’’ diye. Bizi limana doğru götürüyor ve hostelimizle tanıştırıyor. Önümüzde kocama bir yolcu gemisi var kıyıda demir atmış. Birbirimize bakıyoruz şaşalamış bir şekilde. ‘’Evet! Bu gece gemide uyuyoruz arkadaşlar!’’ diyor yüzünde kocaman bir gülümsemeyle. Biz de heyecanlanıyor ve basamakları ikişer üçer atlayarak gemiye giriyoruz.

Akşamı güvertede düşüncelere dalarak geçiriyorum; sanki şu hayatta düşünmeden geçirdiğim bir dakika varmış gibi. Bazen rüyalarımda bile düşünürken buluyorum kendimi. İnsan bir başınayken düşünmekten alıkoyamaz kendini; ama asıl olan kalabalığın içinde de düşünebilmek kanımca. Ne kadar da zordur düşünmek çevremizde onlarca insan varken. Bazen kalabalığın içine karışıyorum: Sırf hala düşünebildiğimi kanıtlamak için kendime. En koyu muhabbetin ortasında bile kendi içime çekiliyorum ansızın. İnsanlar bunu tuhaf karşılıyor zaman zaman. Dikkatimi çekmek için el kol hareketleri yapıyor ya da ‘‘Hey, biz buradayız; sen neredesin!’’ tarzında şakalar yapıyorlar. Yalnız kalmaya ihtiyacım olduğunu söyleyemiyorum onlara. Suratıma yerleştirdiğim kocaman gülümsemeyle ‘’Her şey harika!’’ demeye devam ediyorum.

İnsanlar bir şeyi anlamalı ve birbirlerini rahat bırakmalılar diye düşünüyorum güvertede ileri geri sallanıp okyanusla dans ederek. Yalnızlık bir seçimdir yeri geldiğinde. Yalnız olmak isteyen insanları lütfen rahat bırakın! Bunu içimden söylüyorum o sırada huzurumu kaçırmak için içkilerini alıp güverteye çıkmış öteki yolculara bakarak. Birkaç ucuz muhabbetin arasına serpiştirilmiş içkiden zerre kadar haz etmeyen ben on kişi üst üste kalacağımız ve benim o gece hayatımda ilk defa insanlara tahammül etmem gerektiğini öğreneceğim kamarama gidiyorum. Ana’nın banyodan çığlıkları geliyor: ‘’Su soğuuuuk!’’ Tabii bunu kıyafetlerini çıkarıp duşa girmeden evvel idrak etmesi onun yararına olurdu; ama olan oluyor bir kere. Biz de kıs kıs gülerek ‘’Dayan Ana!’’ diye tezahürat yapıyoruz. Soğuktan küçülmüş Ana banyodan çıkınca hepimize, özellikle bana ters ters bakıyor ‘yılanın başı sensin’ dercesine. Birbirimizden pek hoşlanmadığımız açıkça ortada.

Arabayı durduuuur!”
Ertesi sabah erkenden uyanıp Vila Real şehrine doğru yola koyuluyoruz. Yolda karikatürleri aratmayacak bir talihsizlik yaşıyor ve herkesi iğrendiriyorum. Vila Real’e doğru giderken beni birden araba tutuyor ve Carlos’a ‘’Arabayı durduuuur!’’ diye bağırıyorum. Araba otoyolda ve durabileceğimiz uygun bir zemin yok. ‘’O zaman camı aç! Çabuk ol!’’ diye bağırıyorum yaşadığı gerginlik ve utanç içinde. Saatte 150 km yapan arabadan sarkıyor ve olanca gücümle istifra ediyorum. Arka camda oturan Alejandro’nun camına yapışan parçalar arabadakileri mahvediyor. Herkesin midesi ağzına geliyor bu kez. Ben de özür üstüne özür dileyerek kendimden nefret ediyorum. ‘’Senin neyine be yollar!’’ diye kendi kendime kalayı basıyorum Türkçe bir şekilde. Arabadakiler zerre anlamıyor benim anneanne laflarımdan tabii ki de. Vila Real’a kokulu ve talihsiz bir giriş yapıyoruz. İşin kötü yanı gönüllü tişörtüm de kokuyor ve lisedeki çocuklar bana sarılınca suratlarındaki ekşiyen ifadeyi görmemek mümkün değil.

Bu utançla öleceğimden emin bir şekilde Carlos’tan bir an evvel hostele gitmemizi istiyorum. Vila Real’de fazla kalmayacağımızı ve direkt Bragança’ya geçeceğimizi; bu yüzden de biraz dayanmam gerektiğini söylüyor o da. Vila Real’de şehir turu atıyoruz diğerleriyle. Şehrin ilginç bir yapısı var. Kent, ortasından bir nehrin geçtiği oldukça derin bir uçurum tarafından ikiye bölünmüş durumda. Dağlara dönerek oturuyor ve kahvelerimizi yudumluyoruz. Güneş bu kez dağlardan bize selam gönderiyor. Vila Real Arkeoloji Müzesi’ni ziyaret ediyor ve ardından diğerleriyle buluşmak için vadiden ayrılıyoruz. Arkama bakıyorum birkaç kez. Enfes bir uçurum manzarası ve yemyeşil bir vadi. Burası Portekiz’in iç kısmı. Her zaman Portekiz’in okyanussuz tarafını merak etmişimdir zaten. Yine güzel, yine güzel! Cazibesinden bir şey kaybetmiyor aslında, diyorum kendi kendime. Bragança’ya doğru uzun bir yolculuğa çıkıyoruz.

Gece vakti şehre vardığımızda doğru hostele gidiyoruz ve ben de Ana ile aynı odada kalacağımı öğrenip ürperiyorum. O bana, ben de ona bakıyorum. Doğru banyoya gidiyor ve kokudan arındığıma ikna olana kadar duş alıyorum. Ana’yı döndüğümde odada buluyorum. Aramızdaki buzlar eriyor ve yemeğe gidiyoruz. Hayatımda ilk kez somon balıklı pizza tadıyorum ve ağzımdaki tuhaf tattan kurtulmak adına kendimi kolaya veriyorum. Hostele döndüğümüzde ise açlıktan kıvranarak uyumaya çalışıyorum. Restorandan yürüttüğüm ekmekleri yolda yemiştim zaten. ‘’Neden başka bir şey yemedim’’ diye kendimi yiyerek sabahı ediyorum. Kahvaltıda Ana’yla koyu bir sohbete dalıyoruz. Hayatlarımızdan bahsediyoruz. Paylaşıyoruz bir şeyler ve paylaştıkça da yakınlaşıyoruz. Sanırım dertler paylaşıldıkça azalır ve arkadaşlık hanemize bir artı puan eklenir böylece.


Yazılara Abone Olmak İsterseniz

E-Posta Adresinizi Yazın: