Peki Siz Mutluluk Kulübüne Üye Misiniz?

Birbirine Bir Kez Dokunan Hiçbir Şey, Temastan Önceki İle Aynı Kalamaz.

“Herkesin bir tek gerçek işi vardır, kendine giden yolu bulmak” der Hermann Hesse. Kendine giden yolu arayanlar bilir, yolculukta kalp bir navigasyon gibidir ve yolculukla ilgili bir kitap, bir bilgi, bir kılavuz bulduğunda kalpten o ses gelir: rota oluşturuldu.

Mutluluk Kulübü ve İlişkisi Var kitaplarını okuduğumda çoktan yola çıkmıştım bile. “Fark etmek, sinyali mesaja çevirmektir” diyen bu yazar ile tanışmalı ve ondan aklımdaki tüm soruların yanıtlarını almalıydım.

İki genç dostum ile birlikte yola çıktık, amacımız bazı röportajları görüntülü gerçekleştirmek ve mühim yerlerin altını sadece yazıyla değil videoyla da çizmek ve ölümsüzleştirmek. Bu nedenle kendilerinden destek istediğim sevgili Eylül Açıkkol ve Zeynep Devir’e de teşekkür ediyorum. Bana destek olmalarının, bu desteği onlardan tam da o gün istememin tesadüf olmamasını anlamamızın Müge Çevik’ten aldığımız bilgilerle ilişkisi var. (İnşallah yakın zamanda kısa videolarımızı da yayınlayacağız)

Peki Siz Mutluluk Kulübüne Üye Misiniz

Rota oluşmuştu bir kere ve biz hem kendimizi hem de yazarı aradığımız yoldaydık. Aslında birazdan okuyacağınız satırlar bir röportajdan ziyade bir dost sohbeti gibi gelişti. Sohbet sohbeti ve zaman, düşündüğümüz zamanı aştı. Çünkü Müge Çevik’in kapsayan ve içine alan muhteşem bir enerjisi var. O enerjisi ne saate baktırıyor ne de şimdi kalsak mı dedirtiyor.

Farkındalıktan mutluluk tanımına, sorumluluk almanın aslında ne demek olduğundan, sevginin ve kendini sevmenin anlamına, ilişkilerden çocukların hayatına nasıl yansıdığımıza, algılarımızın ve kodlarımızın bizi nerelere taşıdığına kadar birçok konuda sohbet ettik. Sohbet esnasında ve deşifre ederken tekrar hatırladığım bilgilerden bir kez daha çok etkilendim. En etkilendiğim bölümler, “Boşanmış bir anne baba olmamak için, iki ayrı yatak odasında yaşayan ve çocuğa aynı evin içinde yabancı olarak yaşamayı öğreten pek çok anne baba var” dediği ve sevginin bir süreç olduğunu, kendini sevmenin bir başkası için saçını süpürge etmek anlamına gelmediğini anlattığı bölümler oldu. Röportajı okurken anlayacaksınız, aslında her şeyin (tekrarlarımız, mutsuzluğumuz, suçluluk, pişmanlık duygularımız, kurban ve mağdur hissediyor oluşumuz) bagajımızı nelerle doldurduğumuzla bir ilişkisi var. Yolculuğumuz sırasında hatta başladığımız noktadan bugüne bagajımıza aldığımız ya da farkında olmadan oraya koyduğumuz duygular, öğretiler, hikayelerin de tekrarlarımızla ilişkisi var. Güzel olan ise, bunu fark ettiğimiz andan itibaren bagajımızı her an mutlu olmanızı sağlayacak yeni umutlarla, mutluluklarla doldurma şansımızın olması…

Aklımıza ne geldiyse sorduk sevgili Müge Çevik’e, o da hiç sıkılmadan cevap verdi. Açık, açık konuştuk o kadar açık konuştuk ki, bazı bölümleri sansürlemek durumunda kaldım. Sohbet çok keyifliydi. Kendisinden ayrıldığımızda hem keyiften hem de aldığımız bilgilerden vurgun yemiş gibiydik.  Bunu söylemeliyim, en çok gençlik etkilendi.

Mutluluk Kulübü

Düşünmek gerek, hayatımızda sürekli tekrar eden hikayelerin üzerinde durmamız, o tekrarların altındaki ana nedeni fark etmemiz gerek…

Çocukluğumuz süresince ve ebeveynlik sürecimizde ne öğrendiğimizi ve çocuklara ne aktardığımızı anlamamız gerek…

Geleceğin değişmesi için önce bizim o değişim ihtiyacını fark etmemiz ve çocuklara aynayı nasıl yansıttığımıza bakmamız gerek…

Gerçek işimiz olmalı kendimize giden yolu bulmak, belki de o yolda tüm yollarımız aydınlanacak…

Yolumuza engel olan bir taşı oynattığımızda bütün hikâye değişiyorsa eğer, önce o taşı fark etmek sonra da yerinden oynatıp hikâyeyi görmek gerek.

Mutlu olmak istediğimiz anda bile mutsuzlukla beslendiğimizi fark etmemiz gerek…

Tüm sohbet boyunca bir taraftan aklımdan geçen düşüncelerdi bunlar…

Çok keyifli, sade ve o sadeliğin içinde birçok renkleri olan sevgili Müge Çevik ile tokalaştığınızda tüm sadeliği ile içinizdeki renkler ortaya çıkacak, Onu tanıdığınızda bu sözün anlamında demleneceksiniz, sakın şaşırmayın.

Birbirine bir kez dokunan hiçbir şey, temastan önceki ile aynı kalamaz. Her ilişki, taraflarını geri dönülemez şekilde değiştirir 

Biz bu temastan sonra artık aynı değildik, umarım bu sohbet sizlere de şifa olur ve tam zamanında gelip ruhunuza dokunur.

Sohbeti okurken Chopin ve filtre kahve tavsiyedir.

 

SONY DSC

Mutluluğa Yürümek, Bir Mutsuzluktan Hareketle Başlar

Kitabınızda hayatımızı algılama şeklimizle, seçtiğimiz rollerin ilişkisi var diyorsunuz. Rollerimizi biz mi seçiyoruz?

Bilinçli olarak hayır. Bilinçli olarak seçmeye başladığımız  an, kaderimizi dönüştürdüğümüz andır.

Kaderimizi biz dönüştürebiliyor muyuz? Nasıl?

Yaşadıklarımız neden tesadüf değil, kaderimizi nerede dönüştürebiliyoruz, nerede benim, nerede değilim ve bütün bunların mutlulukla ne ilişkisi vardan başlarsak, bu iki kitapta anlatmaya çalıştığım şeyi şöyle özetleyebilirim.  Hikâyeyi biraz geri sararsak eğer ve en baştan başlarsak hepimiz bir anneden doğuyoruz ve o doğduğumuz anneden başka bir şey olduğumuzu anlamamız yıllar sürüyor. Önce beden duygu zihin olarak ve daha sonra aklımız ererse ruh olarak. Ve bir ömrü aslında hepimizin aynı olduğunu anlamak üzere yaşıyoruz.

Hepimiz aynı mıyız peki?

Rollerimize göre değerlendirirsek, evlat, sevgili, anne, baba, iş ortağı, dost, kadın-erkek, eş birçok kimliğe bürünüyoruz. Bu kimlikler arasında dans ederek, karşımızdaki her neyse,  hayatı ben olmayan her şey ile ilişki halinde götürüyorum.  İlişkisi Var adlı kitabımda sadece insanın insanla ilişkisinden değil, zamanla, doğayla, Tanrı’yla ilişkisinden de bahsediyorum yani ‘ben olmayan’ her şey ile ilişki halinde götürüyorum hayatı. Peki, bunu yönetirken rolümü ben mi seçiyorum? Bütün hikâye, bilinçli olarak seçmediğim roller üzerinden bilinçlenmek ve bilinçlendiğim noktadan itibaren neyi neden seçtiğime aydınlanmak üzerine gelişiyor.

Mutluluk kulübü, mutlu olmaktan çok, mutluluğa cesaretle niyet eden insanların kulübüdür.

Çoğumuz fark edemiyoruz ve edemeden de yaşayabiliriz bunları.  Farkındalık dediğimiz şey hepimizin dilinde fakat anlamı konusunda da hemfikir miyiz anlamak için soruyorum, farkındalık dediğimiz şey tam olarak nedir? 

Mutluluk Kulübü’nde mutluluğun adımlarını anlatıyorum. O adımlardan ilki, cesaret. Zaten kitabın iddiası da bu; Mutluluk Kulübü,  mutlu olmaktan çok mutluluğa cesaretle niyet eden insanların kulübüdür diyorum.  Mutluluk neden cesaret gerektiriyor sorusuna şöyle cevap verebiliriz: Mutluluğa yürümek bir mutsuzluktan harekettir. Farkındalık dediğimiz şey,  bizi sıkan üzen dara sokan sürekli tekrar eden; duygu, düşünce, ruhsal bir durum veya fiziksel bir sıkıntı, rahatsızlık ve sayabileceğimiz daha birçok negatif bir durum aslında. Farkındalık, bu duygunun tekrar ediyor olduğunu fark etmek ile başlıyor. Farkındalık, şimdi, burada içinde bulunduğumuz anda yaşadığımız bir bilgi aslında. Mesela, ben kocamla da haksızlığa uğradığımı fark ediyorum, patronumla da haksızlığa uğradığımı fark ediyorum, zaten babam da hep ağabeyimi kayırırdı ve ben orada da haksızlığa uğruyordum diyorsanız,  demek ki sizin hayatınızda ‘haksızlığa uğramak’ tekrar eden bir duygu.

Bu tekrarları izlemek ve farkında olmak önemli bir adım o zaman…

Mesela, annem de tiroid hastasıydı, anneannem de tiroidi ile bir sorun yaşıyordu şimdi ben de tiroidimle ilgili bir sorun yaşıyorum gibi, ailemde herkes boşandı bizim ailede evlilikler yürümüyor gibi çok basit görünen hayatın içinde kader gibi kabul ettiğimiz şeyler var. Gibi diyorum çünkü orada dönüştürebileceğimiz şeyler var. Önce resmi olduğu gibi ve bu hikâyenin bize özel olduğunu ve bu hikayeyle ilgili dönüştürebileceğimiz ve sorumluluk alabileceğimiz kısmı olduğunu fark etmemiz gerekiyor.

Hayatımızın sorumluluğunu alıyor olmak çok önemli bir şey değil mi?

Evet, çok hayati ve mutluluğa giden en temel şey bu. Hayatımızın sorumluluğunu almadığımız sürece mutlu olabilme ihtimalimiz yok.

Sorumluluk konusu da yanlış anlaşılmaya müsait ve karmaşa yaratan bir konu. Sorumluluk tam olarak nedir ve nerede başlıyor?

Sorumluluğu ben hep şöyle anlatıyorum. İş dünyasında ve özellikle çocuk yetiştirirken çok kullanırız, “sorumluluk sahibi olsun” deriz. Sorumluluk sahibi olmayı bize biçilen görev ve rol içinde yapmamız gerekenleri yapmak gibi algılarız. Baba olarak sorumluluğun bu, anne olarak sorumluluğum bu, çalışan olarak, arkadaş olarak bana böyle bir sorumluluğun var-Oysaki sorumluluk dediğim şey, sadece o görev tanımı içinde gerekenleri yapmak değil, yapmama durumunda da karşıma çıkan sonuçlara da razı olmak.

Sonuçları bedeliyle, ödülüyle, yüzleşmesiyle yaşamak… 

Evet, her şeyin bir bedeli var. Hayat bir sürü şeyin iç içe geçtiği bir matrix ise eğer, bir değişeni, bir girdiyi değiştirdiğinizde her şey aynı anda değişiyor ve sonuçlar da değişiyor. Dolayısıyla sorumluluk almak, bir taşı bir yere koyarken o taşın aynı anda her şeyi yerinden oynatacağını biliyor olmak demek. Bu sorumluluğu almak ise cesaret ve niyet gerektiriyor…

Bazen geçmişimizle ya da kendimizle yüzleşmekten kaçabiliyoruz, belki de korku kaynaklı. Yüzleşmektense, bir başkasını sebep göstermeyi, mağdur ya da kurban rollerine bürünmeyi tercih edebiliyoruz…

Bazen de yüzleşmek ne demek çok bilmiyoruz. Yüzleşmek demek olanı olduğu gibi kabul etmek değil, yüzleşmek de olanın içinde kendi sorumluluğumuzu ve payımızı fark etmek demek aslında. -Evet, bunu ben böyle yaptığım için böyle oldu- ya da -evet, evliliğim bitti, belki aldatıldım ama o aldatılmanın içinde bile bir sorumluluğum var – diyebilmek.

En mağdur durumumuzda da bir sorumluluğumuz var ve bununla yüzleşmek bize çok ağır geliyor.  Çünkü “ben harikayım ama hayat kötü, kahpe kader” demek kolay bir şey. “Ben çok safım, herkes beni kandırıyor” demek yine hafif ve masum bir şey. İşte burada durup bir düşünmek gerekiyor; “beşinci kişi de beni kandırıyorsa burada benim bir sorumluluğum var” diyebilmek yetişkin işi bir şey.

O tekrarların oluşmaması için bizim bir eylemde bulunmamız gerekiyor değil mi?  Oradaki tutumu, duruşu ya da davranışımızın ne olması gerektiğini çok merak ediyorum. Bazen insan farkında olsa da ne yapacağını bilemeyebiliyor. Nereden başlayacağını, yaşadığı tekrarlardan ne öğrenmesi gerektiğini bilemeyebiliyor.

Orada iki şeyi birbirinden ayırmak lazım. Fark ettiğim ve artık benim yaşam kaliteme ya da bugünkü yaşantıma hizmet etmeyen ve işlevsel olmayan şeyler var, fark ettiğim ve hala çok işlevsel olan şeyler var. Çok basit bir örnek vereyim, “ailem beni öyle bir yetiştiriyor ki, benim için doğruluk ve dürüstlük çok önemli” ve üst yazılımda hep bu var. Bu çok işlevsel olabilir. Burada katı olmak anlamlı ve korumam gereken bir şey olabilir hala. Dolayısıyla “her şeyi değiştireceğiz, her fark ettiğimiz şey de dönüşecek, değerlerimiz de olmasın” diye bir iddiada bulunmuyorum.

Hayatımızda artık işlevsel olmayan ve sürekli tekrar eden döngüleri fark ettik diyelim, senaryolar ayı kalıyor fakat kişiler, mekanlar ve durumlar değişiyor ama bizim duygularımız aynı kalıyor, kendimizi kıymeti bilinmemiş, görülmüyor, duyulmuyor, hep sıkışmış ve ikilemler içinde, arkadan vurulmuş gibi hissediyorsak, daha başka birçok senaryo üretebiliriz, herkesin senaryosu başka olabilir.

Bunu fark ettim ne yapacağım? İnsanların en çok sorduğu soru bu.

Bu hikayelerin gerisinde mutlaka ve mutlaka değiştirmemiz gereken doyurmamız gereken bir ihtiyaç, büyütmemiz gereken bir parçamız olduğunu bilmemiz gerekiyor. Bu basamağı atlamadan bu durumları kırmamız mümkün değil. Bu durumun içinde olmamız hiç tesadüf değil ve hiç de kendiliğinden değil, getirdiğim bagajlarla alakalı bir şey. O bagajlarda temizlik yapmadan, aileden getirdiğimiz, erken çocukluktan getirdiğimiz şeyleri temizlemeden ve o gün ve oradaki ihtiyaçları bugüne ve buraya taşımaktan vazgeçmeden, dönüştürmek mümkün değil.

 Sevilay Acar 


Yazılara Abone Olmak İsterseniz

E-Posta Adresinizi Yazın: