Okurun Gözünden: Jack London, Martin Eden

Jack London’ın Martin Eden adlı romanı hakkında yazılmış çok sayıda makale ve araştırmada kimi zaman ‘otobiyografik’ kimi zaman ‘yarı otobiyografik’ kimi zaman da ‘büyüme’ tanımları öne çıkar. Zaten Martin Eden, aslında tüm bu tanımların gerektirdiği unsurları içinde barındırmaktadır. Bu yazıda ise Martin Eden’ın bu tanımlardan sadece birinin  ‘büyüme romanı’ olup olmadığı tartışılacaktır.

Alt sınıfa ait bir denizci olan Martin Eden’ın, eğitimli ve kültürlü bir aile ile tesadüfen tanışması sonucu hiç beklemediği bir anda edebiyat öğrencisi Ruth’u görmesi, dünyasını altüst etmesine yetmiştir. Martin, Ruth’un güzelliğinden ve okuduğu edebiyat metinlerinden çok etkilenmiş ve hayatının en önemli kararlarından birini almak üzeredir:

“İşte entelektüel bir hayat ve işte var olabileceğini hayal bile edemediği sıcacık, harika bir güzellik, diye düşündü. … Karşısında yaşamaya değer bir şey vardı işte; kazanmak için savaşmaya, mücadele etmeye ve evet, uğruna ölmeye. Kitaplar haklıydı. Dünyada böyle kadınlar vardı. … Gencin hayal gücünü kanatlandırmıştı; gözlerinin önünde açılan kocaman aydınlık tuvallere saçılan devasa ve belirsiz şekillerde aşk, romans ve bir kadının uğruna girişilen kahramanlıklar vardı artık…” (s. 11)

“Kitaplardaki romantik aşklar, güzellikler ve yüce hayat gerçeğe dönüşüyordu. Düş gücünün kuytularından çıkan hayallerinin yavaş yavaş hayata geçmesini görme bahtiyarlığına erişen bir insanın yaşadığı o nadir mutluluk anlarının tadını çıkarıyordu.” (s. 20)

“Uygar adamdı o, tam olarak böyleydi hem de; kitaplarda okuduğu insanlarla beraber aynı masada oturmuş yemek yiyordu. Hatta kendisi de o kitapların içindeydi, cilt cilt basılmış sayfaların arasında büyük bir maceraya atılmıştı.” (s. 21)

İşte yüreği saf ve temiz bir denizci, o güne kadar kitaplardaki dünyanın kitaplarda olduğunu düşünmüş, kendini bir denizci olarak kabul etmiş, ait olduğu yaşam biçiminin dışındaki bir dünyanın farkında olmamıştır. Ta ki Morse ailesinin evine yemek daveti alana kadar. Bu davet sonunda artık Martin, sadece kendi ile ilgili bir farkındalık değil aynı zamanda da farklı yaşam biçimlerinin de olduğunun ayırdına varmıştır.  Bir farkındalığın eşiğindedir. Bir şeyler değişecektir ama nasıl?

Değişim önce konuştuğu ‘dil’ ile başlar, kelime dağarcığını geliştirir, cümleleri uygun kalıplar halinde kurmaya başlar ve giderek kendini daha iyi ifade eder. Diğer bir yandan da önceleri nereden başlayacağını bilmediği ama yavaş yavaş daha bilinçli seçimler yaparak ödünç aldığı kitapları sular seller gibi okur da okur ve okuma serüveni dönemin önemli düşün insanlarının yapıtları ile tanışmasıyla devam eder. Martin artık Charles Darwin’in, Herbert Spenser’in, Karl Marx’ın ve Friedrich Nietzsche’nin düşüncelerini irdelemekte, hatta bu düşünceleri birbirleriyle neredeyse yarıştırmaktadır. Beri yandan da yaşam biçiminde de değişimler söz konusudur: Eskisi gibi sigara ve içki içmemektedir. Eski çevresiyle takılmamaya çalışmaktadır. Yani DEĞİŞİM başlamıştır.

“Kendisinin ait olduğu aşağı tabakalarsa bayağıydı; hayatını kirleten bu adilikten arınmak, üst sınıfların bulunduğu yüce diyara yükselmek isteği duyuyordu. …. Güzelliğe, aydın bir bilince ve aşka sahip olmak istiyordu.” (s. 78)

“Mesleği ve Ruth’u kazanmanın yolu, yazmak olacaktı.” (s.89)

“Ruth, eğer açlığı ve susuzluğu, sıcağı ve soğuğu hissediyorsa, aşkı da hissedebilir, yani bir adama aşık olabilirdi. Eh, Martin de bir adamdı. Neden o adam olmasındı?’İşleri iyi etmek benim elimde,’ diye hararetle mırıldandı. ‘O adam ben olacağım. Kendimi o adam haline getireceğim. Her şeyi iyi edeceğim.’” (s. 115)

“Martin’in adım adım yükselen düşünsel hayatı, en yüksek düzeyine ulaşmıştı artık.” (s.125)

Martin, Ruth uğruna çıktığı bu yolculukta bir yandan sayısız şiirler yazar, bu şiirleri Ruth’a okur, tek beklediği onun beğenisidir.  Ruth ise her seferinde Martin’i kaybetme korkusuyla bu şiirleri beğendiğini söylerse de içten içe Martin’in bu şekilde para kazanıp ailesinin beklediği mali güce sahip başarılı bir damat olamayacağına dair kanaati gün geçtikçe güçlenir. Beri yandan Martin’in yazdığı öyküler ve/ya makaleler bir türlü gerekli ilgiyi görmemekte ve editörler tarafından neden gösterilmeksizin reddedilmektedir. Ama Martin yılmamakta ve bir yandan makale ve/ya öykülerini sürekli yazmaya ve yayınevlerine ve/ya dergilere göndermeye devam etmektedir. Bu rutinin içinde bir gün Morseların evinde tanıştığı Brissenden ile düşünsel boyutta çok verimli bir arkadaşlık geliştirir. Brissenden sayesinde değişik düşünceleri savunan çevreleri tanır. Brissenden, Martin’in sorununu ve çıkmazını anlamış, Martin’in ‘varoluşunun ancak sosyalizme inanırsa bir anlam kazanacağını’(s.381) söyleyerek Nietzsche’den vazgeçmesini öğütlerse de Martin hiç de olumlu karşılamaz bu fikri. Gün gelir Martin, zaten uzun zamandır çok hasta olan dostunu kaybeder. Tam da bu sıralarda ardarda yazdıkları kabul görür, ünlenir ve gerçekten büyük paralar kazanır. Ancak  bu sefer de öyle bir değişim geçirmiştir ki ne eski hayatına ne de Ruth uğruna bir parçası olmak istediği burjuva sınıfına ait hisseder kendini. (s. 424) Artık elde ettiği başarılar, yayın dünyasının kendisine karşı ilgisi, ünlenmesi, çevresinin riyakarlıkları üzerine düşünüyor ve her defasında hayata biraz daha şüphe ile yaklaşıyordu:

Aslında artık aşık olduğu Ruth’un kendisi değil, şiirlerindeki ulvi halidir (s.460), Jimmy ve Lizzie dışında onu kendi gibi tanıyan ve kabul eden yoktur (s. 440).

Ve birden Kipling’in okurları tarafından nasıl hücuma uğradığını anımsar ve “O halde (okurları) onu parçalamadan (Martin okurlarını) maskara edecekti. Uzaklara, Güney Denizlerine gidiyordu; orada sazdan evini kuracak, inci ve hindistancevizi ticareti yapacak, narin kanosuyla dalgaların üzerinde kayarak mercan resifini aşacak, köpekbalığı ve torik yakalayacak, Taiohae Vadisi’ne komşu vadinin tepelerinde yabankeçisi avlayacaktı.” (s.470)

Aslında saf bir denizci olarak Martin, önceleri hayatının aşkı uğruna çıktığı serüvenini zorlu bir mücadele sonunda hedefine ulaştırır, başarılı olur, ünlenir, gerçekten meslek sahibi olur bir yazar olarak. Böylelikle Martin, inandığı ve savunduğu Nietzsche’nin “Dünya güçlülere aittir, … aynı zamanda asil olan güçlülere.” düşüncesini gerçekleştirmişse de vardığı noktada hayal kırıklığı yaşamıştır. Ancak yine de yılmamış, kendini geliştirmek üzere çıktığı ‘yolculuk’  hayatın gerçeklerini görerek, deneyimleyerek bir başka yolculuğa ‘doğada yaşamak’ için çıkmasına neden olacaktır. Böylece çevresini terk ederek Güney Denizlerinde hayalini kurduğu doğada yaşayabileceği bir hayatı gerçekleştirmek üzere gemiye biner ve yola çıkar.  Martin hala güçlüdür. Okur, Martin’in geleceğine dair olumlu hisler içindedir.

Şimdi okur olarak şöyle bir soru sormak hiç de yanlış olmaz: “Neden roman tam bu noktada bitmedi?” Bitseydi Martin Eden için ‘büyüme romanı’nın en güzel örneklerinden biri tanımı yapılabilirdi. Üstelik yazarın metninde savunduğu ‘güçlü kazanır’ın da örneği verilmiş olurdu. Ama roman nasıl oldu da, ne gibi bir düşünsel değişim söz konusu oldu da romanın başlarında “Ama kendisi hayatı tanıyor, adaletini de pisliğini de biliyor, etrafını saran çamura rağmen ne kadar muazzam bir şey olduğunu görüyordu; …” (s. 144) diyen Martin, hayatı her şeye rağmen şahane bulurken, tam da hedefine ulaştığında hayal kırıklığı yaşamasına rağmen yine de yaşamaktan vazgeçmeyip hayalini gerçekleştirmek üzere Güney Denizlerine yola çıkarken, neden birden Nietzsche’nin ‘edilgen nihilist tutum’unu yeğleyerek ‘ölüm’ fikrine kapılır? Birçok okur bu sorunun yanıtını vermek bir yana bu sefer başka bir soruyla karşı karşıyadır: Martin için tam da hayalini kurduğu ve kutsadığı ‘doğada yaşam’ nasıl olur da birden cazibesini yitirir?

“…Henley’yi hatırlayarak ‘Hayat büyük bir hata (bence), utanç verici bir maskaralık’. Aynen öyle, büyük bir hata hayat, utanç verici  bir maskaralık …’”(s.425)

“Hayat onu kaygılandırıyor, sıkıyor, zaman ise eziyet gibi geliyordu.”(s.465)

“Hayat hastalıklı bir şeydi, daha doğrusu hastalıklı bir hale gelmişti; dayanılmaz bir şeydi.” (s.477)

Hayatı çekilmez bulan Martin çektiği tüm acılara ‘ölüm’ü çare olarak görüyor “Ölüm acı vermezdi.”(s.480)

Yukarıdaki bu alıntılar Martin Eden’ın romanın başlangıcından sonuna doğru giderek gelişen görüşlerine ve yılmadan varlığını sürdürmesine ters düşmektedir. Nerede o her türlü zorluğun altından kalkan güçlü Martin Eden? Yazar, belki de okurunu şaşırtmak istemiştir: Jack London’ın savunduğu naturalist ‘bireyin yaşamını çevre koşulları belirler’ düşüncesi ile bireyci görüşünün (Martin’in baskın özgür birey iradesi) çatışması,  böyle bir ‘son’u kaçınılmaz kılar ve hem okur hayal kırıklığı yaşar hem de romanın ‘büyüme roman’ niteliği zedelenir.

Ayşe Zeliha Yılmaz


Yazılara Abone Olmak İsterseniz

E-Posta Adresinizi Yazın: