Okurun Gözünden: Bozkırkurdu, Hermann Hesse

Çoğu zaman, içimizde birbirine söz geçiremeyen ancak sürekli didişen, birbirinin zıddı iki ve kimi zaman daha fazla sayıda ses vardır. Hangisine kulak versek diğerinin içimizi kemirdiği…

Bir taraftan toplum bize neler yapmamız gerektiğini bir bir sıralar ve dikte ederken, benliğimizden bambaşka bir ses yükselir. Bu sesi ne kadar açarsak o kadar yabancılaşırız çevreye. Çevreyle ne kadar iç içe olursak da kendimizle… Ya içindesindir çemberin ya dışında yer alacaksın misali ya kendinle çatışacaksın ya da toplumla. Her ikisinin de ayrı ayrı bedelleri var ödeyeceğin, dengeyi kurmayı zamanla öğreneceğin…

Hermann Hesse’nin Bozkırkurdu romanı da kişilik bölünmesi yaşayan, iç çatışmalarıyla başa çıkamayıp yaşadığı çevreye uyum sağlayamayan Harry Haller karakteri üzerine kuruludur. Harry bir klasik müzik uzmanı olup felsefe ve sanatla yakından ilgilidir.

Roman, üç farklı anlatıcının gözüyle okura aktarılır. Harry Haller’ın odasını kiralamış olduğu ev sahibinin yeğeninin anlatısı ile başlayan bölümde Bozkırkurdu’nun başkaları tarafından nasıl algılandığını ve toplumdaki yerini görüyoruz. Hikâyenin ikinci anlatıcısı olarak Haller kendi bakış açısını, iç dünyasını, yaşadıklarını bire bir kendi ağzından aktarmaktadır. Son olarak “Bozkırkurdu Üzerine İnceleme” bölümü, Haller’ı derinlemesine inceleyerek üçüncü anlatıcıyı oluşturuyor. Bu bölümde Harry Haller’ın ruhunu tüm boyutlarıyla görüyoruz.

“İnsanların büyük çoğunluğu yüzmeyi öğrenmeden yüzmek istemez, ne anlamlı bir söz değil mi? Yüzmek istememeleri doğal çünkü karada yaşamak için yaratılmışlar, suda değil. Ve düşünmek istememeri de doğal çünkü yaşamak için yaratılmışlar, düşünmek için değil. Evet, kim düşünürse, kim düşünmeyi kendisi için temel uğraş yaparsa, bunda ileri bir noktaya ulaşabilir; ne var ki, karayla suyu değiş tokuş etmiştir böyle biri ve bir gün gelir suda boğulur.”*

Bozkırkurdu yalnızlığı ve ayrıksılığı tanımlayan bir metafor olarak karışımıza çıkıyor. Romanın kahramanı Harry Haller, tıpkı bir bozkırkurdu gibi sürü halinde yaşamak yerine yalnız var olmayı seçen, kendiyle dahi uyumu yakalayamayan, topluma yabancılaşmış bir karakter. Yalnız bir kurt olarak yaşar. Uç kişiliği ve içine doğup büyüdüğü burjuva sınıfına duyduğu tiksinti, bir taraftan onu çevresinden soyutlarken bir taraftan da Harry’nin bu sınıfa ait değerlerin özlemini çektiğini, bu özlemin içindeki çatışmayı alevlendirdiğini görüyoruz. Yaşadığı uyumsuzluk ve iç çatışmaları nedeniyle sürekli bir huzursuzluk hisseder.

“Bozkırkurdu, kendi düşüncesine göre burjuva dünyasının tümüyle dışında bulunmaktaydı çünkü ne bir aile yaşamı vardı ne de toplumsal bir hırsın sahibiydi. [Kendine] sıradan yaşamın üstüne çıkan, normalin üstünde bir kişi gözüyle bakıyordu. Burjuva sınıfına mensup insanları aşağılıyor, bunlardan biri olmadığı için gurur duyuyordu.”**

Zamanla hayattan daha fazla koparak intihar fikrine yakınlaşır. Karşısına çıkan Hermine karakterinde Harry Haller’in kadın versiyonunu ve zıt özelliklerini görüyoruz. Hermine’ye olan aşkı onu yavaş yavaş hayata döndürür. Hermine Haller’e hayatın zevklerini öğretirken, Haller de ona yaşamın bilgelik kapılarını açar.

“Sana dans etmeyi, oyun oynamayı ve gülümsemeyi ama yine de halinden memnun olmamayı öğreteceğim. Ben de senden düşünmeyi ve bilmeyi ama yine de halimden memnun olmamayı öğreneceğim. Her ikimiz de şeytanın çocuklarıyız, farkında mısın?”***

Sihirli tiyatroda karşısına çıkan Mozart ‘Yaşayacak ve gülmesini öğreneceksiniz, yaşamın radyo müziğini duyacaksınız’ diye seslenir. Bu bölümde Harry Haller benliğinin birbirinden farklı biçimleriyle karşılaşır ve yaşadıklarına verdiği tepkiler, aslında arzuladığı her şeye derinde sahip olduğunu anlamasını sağlar. Bozkırkurdu kendini keşfettikçe iyileşmeye de başlayacaktır.

Hikâyenin sonunda Bozkırkurdu, kişiliğinin tüm parçalarını tanımış, hayatın adeta bu parçalarla oynanan bir satranç oyunu olduğu ayırdına varmıştır. Ruhundaki cehennemin içinden tekrar ve tekrar geçmeye, yaşamaya ve gülmeye olan arzusuyla hikâye son bulur.

“Yanılgının nedeni basit bir aktarım olayıdır. Beden olarak her insan tektir, ruh olarak asla.”****

Hesse, 1961 yılında “(…) okurlarımın çoğu Bozkırkurdu’nun öyküsünün insanı kemiren bir hastalıktan ve bunalımdan söz ettiğini ama tüm bunların ölüme ve yok olmaya değil, tersine iyileşmeye yönelik olduğunu anlarsa kendimi mutlu hissedeceğim” demiştir.

Hayat da iyi ve kötünün, içimizdeki seslerin bir sarmalı adeta, oyunu her gün daha iyi oynamak, her daim kendimizi keşfederek yol almak umuduyla…

Ayşen Atalay

*s. 17.

**s. 48-49.

*** s. 121.

**** s. 56.


Yazılara Abone Olmak İsterseniz

E-Posta Adresinizi Yazın:




Önceki İçerikOkurun Gözünden: Ufkun Öte Yanı, İrem Uzunhasanoğlu
Sonraki İçerikDaha Keyifli Çalışmak Mümkün
Ayşen Atalay
Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Halkla İlişkiler ve Tanıtım Bölümü mezunuyum. İş hayatında çeşitli sektörlerde satış ve pazarlama alanlarında hizmet verdikten sonra, kendi kanatlarımla özgürce uçmaya karar verdim. Evliyim ve 2011 doğumlu bir oğlum var: Umut, Ada Atalay. Yazının gücüne her zaman inanırım. Söz uçar yazı kalır sözü benim için sadece genel geçer bir kavram olmayıp içselleştirilmiştir. Yazmak, yazdıkça tutkuya dönüşen bir eylem aynı zamanda, tutkuyla yapılan ve okudukça beslenen. İşte tam da bu nedenle, Martı Dergisi’nin sayfalarında hayata, kitaplara, ilgi duyduğum alanlara dair izdüşümlerimi paylaşıyorum. İlginizi çeken her satırda birlikte kanat çırpmak dileği ile…