Okurun Gözünden: Bir Bilim Adamının Romanı, Mustafa İnan, Oğuz Atay

“Şimdi saat 24:00. Bu satırları dizimin üstünde yazıyorum. Herkes uykuda. Yazarken kendimi sana daha yakın hissediyorum. Bugün, beni biraz kederli buldum. Sevincin verdiği bir durgunluk olacak. Tahtel- şuurda (bilinçaltı) gizli olan hislerin tazyiki olacak. Bilsen, malum ve muayyen saatlerden sonra senden ayrılmak bana ne kadar acı geliyor. Artık kendimi böyle zamanlarda o kadar mecalsiz hissediyorum ki, trende vapurda adeta şuursuz, kalabalık içinde sürüklenip gidiyorum. Nerede ne yapıyorum hiç farkında olmuyorum; hareketim tamamen insiyaki oluyor. Zihnim hep seninle, hep ikimizle meşgul oluyor. Hayatın bazı zorlukları altında bazen kendimi bu kadar yorgun hissederken, senin tatlı gülüşün neşe ve sıhhatli çehren bunları bana hep unutturuyor.  Kendimi daha şevkli ve daha sakin hissediyorum…”

Gece yarısı herkes uykudayken okudum bu mektubu.  Bir aşkın, bir insanın, bir inancın, muazzam bir ilim zenginliğinin içinden geçtim sessizce. Nefes almayı unutarak okudum bazı sayfaları, midemde kelebekler uçuşurken yine aynı açlıkla guruldadı öğrenme hevesim.

Oğuz Atay’ın aynı zamanda hocası olan değerli bilim insanı Prof. Mustafa İnan’ın hayatını anlattığı ‘Bir Bilim Adamının Romanı Mustafa İnan’ adlı kitabından küçük bir alıntı bu mektup. Oğuz Atay’ın kendine özgü üslubu ve kurgusuyla, bir halk çocuğunu, kendini öğrenmeye ve öğretmeye adamış bir öğretmenin ve uluslararası ün sahibi olan bir bilim adamının hikayesini anlattığı bu kitabı sadece okumadım, yaşadım adeta.

Mektubu 1943 yılında, Eşi Jale Hanım’a nişanlılık döneminde yazmış. Mustafa Bey bir yandan Mühendis Mektebi’nde muallim muavinliği yapıyor, bir yandan da lise öğrencilerine matematik dersleri veriyormuş. Bu arada İkinci Dünya Savaşı’nın karanlık günlerinde, iki ay süreyle tekrar askere alınmış. Bütün bunlar bir yana, nişanlısı Jale Hanım’la bir müddet ayrı kalmışlar.

Çetin geçen bir dönem, çözülemeyen problemler ve hayat koşulları… Zor şartlar karşısında aşkın kanatlarına sıkıca tutunmuş bu çiftin, evlilik öncesi ve sonrası hikayeleri de insanın kalbini yerinden oynatıyor.

Yaşadığı süre içinde, her şeye aşk ile bakmış ve yaptığı her işin içine aşk katmış, samimiyeti ruhuna katık yapmış ve samimiyetsizliğe küfür gibi şaşkınlıkla bakmış bu değerli insanın hikayesini mutlaka okumanızı öneririm.

“Bu büyük alemde kendimizi ayrı ayrı düşünecek olsak mutlak değerimiz sanki nedir? Eğer birimizin bir kıymeti varsa, o da diğerinin ona verdiği değerdir. Aşk, muhakkak derin bir dostlukla başlar. “ 

Bu sözün anlamında dolaşıyorum, Prof. Mustafa İnan’ın hayatının içinden geçerken. Herkesle dost olmayı başarabilmiş bu insanın sırrını anlatır gibi bu sözler. 

“Esas olan şey başkalarını da kendinizi sevdiğiniz gibi sevmeniz”  der, Dostoyevski, Tuhaf Bir Adamın Hikayesi’nde. Bir adam rüyasında öteki aleme gittiğini görür. Bu alemde yaşayan insanların bilgileri bizim dünyalılarınkinden farklı bir önseziyle besleniyordur. Orada yaşayan insanlar, bizim hayatı anlamaya çalıştığımız gibi hayatın peşine düşmüyorlardır çünkü onların hayatları doludur. Onların bilgileri bizimkinden çok yüksek ve derindir. Tuhaf Adam, hayatın ne olduğunu açıklamaya çalışmayan, başkalarını nasıl seveceklerini öğretebilmek için hayatı anlamak isteyen insanların olmadığı bir dünyadan bahseder. Kim olduğunun, nereden geldiğinin, ünvanın, rengin yani farklılıkların asla önemli olmadığı bu dünyada anlar; ‘başkaları’ diye birilerinin olmadığını…

“Bilimi önseziyle derinleştirmiş, akıl ve kalbi birliğe çekmiş insanlar var” dedim içimden. Bizim dünyamızda yaşıyorlar ve insanlara hayat hikayeleriyle mesaj veriyorlar. Onları derin bakışlarından, cesaretlerinden, samimiyetlerinden ve meraklarından tanıyabiliriz. Başkaları diye birileri olmadığını söyleyen tuhaf adamlardır onlar.

Her Şeyle Uğraşan İnsan Olmak

‘Her Şeyle Uğraşan Adam’ diyor Oğuz Atay hocası Mustafa İnan’ı anlatırken. Hayat kadar uzun bir yolda, bütün bir ömür boyunca heyecanla yaşayan ve yaşarken de durmadan kendisiyle hesaplaşan yani başkalarıyla hesaplaşmaya hiç girişmeyen hikmet sahibi bir insan olduğundan bahsediyor.

Şiirden felsefeye, kelimelerin dünyasına, şiirlerde geçen kelimelerin ortalama hece sayısına, dostluğa, astronomiye, dile, dünya ülkelerine, fakirliğe, cehalete, tarihe, dinlere ve daha birçok konuya iştahlı bir merakla bakan, her şeyle uğraşan bir insan olabilmek mümkün mü?

“Dünyada neler olup bitiyor? İnsanlık nereye gidiyor? demeye çok vaktiniz vardır. Peki bunlar için neden vaktiniz vardır? Çünkü insanın boşuna vaktini almaktan başka işe yaramayan işlere hiç vaktiniz yoktur da ondan” diye yanıtlıyor bu soruyu İnan.

Yaşamı, en büyük mesajı olmuş bu değerli insanı okurken, kendinizi başka açıdan düşünmeye mecbur hissediyorsunuz.

Aklın yanına hikmet dediğimiz yüksek bilgi kabiliyetine de yer vermek lazımdır. Hikmet, bu alemin olaylarına, onun üstüne çıkarak mütevazı bir şekilde bakmak, aralarındaki iç ahengi sezmek, aşk ile realitenin derinliğine nüfuz etmektir. Bu anlamda bir şair, bir hakim, bir mutasavvıf ve veli, alimden çok derin olarak realiteye ulaşabilir. Kim iddia edebilir ki bugün Einstein, Mevlana’dan daha çok tabiat bilgisinin sırlarına erişmiştir?

Sadece akılla değil, yürekle bakmanın yaşama ve insana yansımasını görmek istiyorsak, hayatın içinde sessizce yürüyen, dünyadaki görevini tevazuyla gerçekleştiren insanlara çevirmeliyiz yüzümüzü. Evrenin, hayatın, aşkın, sevginin, insan olmanın sırrı, bilmediğimiz ve çok duymadığımız o isimlerin, o yüreklerin içinde gizli sanki.

İnsan, insana verdiği değerin içinde gizlidir. Kitap bir deryayı anlatıyor, o deryanın içinden küçücük bir bölümü paylaşmak istedim. Öğrencilerine değer veren bir hoca ve hocasına değer veren bir öğrencinin gözünden hocasını okudum. Hayatta insanın, tüm zorlukların  ve  mücadelelerin ardından ruhunu yanaştıracağı, hüznünü, yorgunluğunu, hayallerini yani tüm hallerini geride bırakıp huzura erebileceği bir evi olmalı. Bir de tatlı bir gülüşü neşe ve sıhhatli çehresiyle tüm yorgunlukları unutturacak bir karşılayanı.

“Tramvayda camlara çarpan damlaların şekilleri arasında hep seni aradım… İkimizin çilesi ne zaman bitecek?“ 

Ünvanımız, imkanlarımız ne olursa olsun insanız, gönül yorgunluğu yaşayabiliyoruz işte. Sorunların içinden sızıyla geçebiliyoruz, çilemiz gözümüzü korkutabiliyor, dünyanın ortasında bir soru işareti olarak kalabiliyoruz. Ne olursa olsun, inanmak ve inandıklarına sarılmak yürümek ve çözüme ulaşmak için güç depolamak demek.  İnanmak çok güçlü bir dal diyorum, sevgiliye yazılan mektupları okurken. Ağırlığın ne olursa olsun seni taşıyor ve bir gün usulca çözümün içine bırakıveriyor.

Kitabı okumam için Tuncay ağabeyim vermişti. Her şeye merakla bakan ve bir bilgiyle yetinmeyen, kitapların dünyasında heyecanla gezinen bir okur yaşar olması da elbette bir tesadüf değildi. Sanırım bana her şeyle uğraşmanın, sevmenin ve inanmanın en önemlisi de bunu aşk ile yapmanın ne denli önemli bir şey olduğunu ancak bu kadar güzel anlatabilirdi. Sessiz dokunuşlar.

Bazı kitaplar bittiğinde daha derin tesir eder. Ruhunun içine işler ve hikayenin içinden geçme sarhoşluğu yaşarsın. Çünkü okuduğun karakter de, yazar da kendilerinden bir şey katar ve yaşamıyor olsalar da kelimelerin ruhuyla onlara bağlanırsın.

Karakterlerle bağlantı kuran içli insanlar bilir; kalbinde daima ateş taşıyanlar, hikayeleriyle bir parça da okuyanı yakarlar. Yandığım yere bir ayraç koyarak, birliğin içine sessizce bırakıyorum kendimi.

Sevilay Acar


Yazılara Abone Olmak İsterseniz

E-Posta Adresinizi Yazın: