Hüzünlü Bir Hikaye: Hayatı Keşfedemeden Geçip Gitmek

Kariyer mücadelesini derinlerinde yaşayan birey, başarılı olsa da, çoğu zaman planladığı mutluluğa ulaşamaz. Mutsuzluk, yüreğine oturmuş bir fildir. Yarım nefes alır. Yaygın mutsuzluğun nedeni, ofislere musallat olmuş yabancılaşma mikrobudur. Kariyer meraklısı olanların yediği en güçlü modern darbe, takındıkları maskeleri içinde kendilerine yabancılaşmalarıdır. Yanakta mutsuzluk iz bırakır. Çoğu zaman tokatın nereden geldiği anlaşılmaz.

Kişi, ona hayal ettirilen nesnelerin, insanların ve kavramların içinde (makam, raporlayan ekipler, şöhret, güç, konfor gibi) kendini düşler ve aklı hayal balonlarının içinde kalır. Yarışlara, kazanım arzularına kendini öylesine kaptırır ki, kendinden usulca uzaklaşır, kendine yabancılaşır. Gün içinde yaşamın kıymetinden çok, sahip olacağı şeyleri düşünür. Arzularına ulaşmak için yapay bir role bürünür. Rolü için yaşar. Uyanmazsa, bu maskeye ömrünü verir. Böylece gerçek varlığını örseler. Tüm gücü ile gerçek benliğini baskılarken, kendine yabancılaşır. Kendiyle uyumsuz, başkalarına karşı huysuz biri olur.

Kendine yabancılaşan insan, etrafını mutsuz eder. 

Gerçek varlığı ile rolüne kaptırdığı tasarım varlığı arasındaki makas açıldıkça, kişinin kızgınlığı artar. Mutsuz olduğu kadar kızgındır. Hayata, yaşadığı kente, insanlara karşı kızgınlık duyar. Ani çıkışları vardır öfke patlamaları yaşar. Bir anda çok neşeli ya da karamsar olabilir. Kendi içinde yaşadığı uyumsuzluğu dışarı yansıtır, etrafındakileri de mutsuz eder. İş arkadaşlarını, çevresini sürekli eleştirir, her şeyin en olumsuz tarafını kişisel gündemi haline getirir. Kaprislidir. Kibir ve kızgınlıkla doludur. İnsanın gerçek benliğine bir yabancı olması, onu mutsuzluğun diplerine hızla sürükler. Çoğu zaman sıkılır, başkaları üzerinde üstünlük kurdukça uçucu sevinçler yaşar, sabah kalktığında ise yine mutsuzdur. Yabancılaşma mikrobu kanda dolaşır. Yakaladığı başarılar hastalığına ilaç olmaz.

İnsan Olmak adlı kitabında, insana dair pek çok konuyu eşsiz bir bilgelikle değerlendiren Engin Geçtan bu kavrama da ışık tutar:

‘Eğer bir insan oynadığı rollere kendisini fazlaca kaptırırsa, oynamakta olduğu rol ile kendi gerçek benliğini birbirinden ayırt edemez bir duruma gelir ve kendisine yabancılaşmaya başlar. Otorite durumuna geldiğinde kendisiyle birlikte çalışanları bunaltır. Kendisine yabancılaşma pahasına önemli başarılar kazanmış bazı insanlar, zaman zaman boşluk ve anlamsızlık duyguları yaşarlar. Kimi o güne değin kendisini aldattığını ve gerçekten ilgilenmediği şeylerle ilgilenir görünmüş olduğunu fark edebilir. Bunu göremeyenler ise kazandıkları başarılara karşın yine de kendilerini yetersiz görürler.’

Yabancılaşma, farkına varılmazsa, kurtulmanın imkansız olduğu bir mutsuzlukla yüreklere usulca dolar.

Şehirlerde, ofislerde, kent merkezine uzak lüx sitelerde, derinde bir yerde hissedilen mutsuzlukların temelinde, insanın kendi varlığına yabancılaşması vardır. Rollerin, ünvanların ya da bir şey ‘olmanın’ peşindeki insan, gerçek varlığına değer vermez hale gelir. Onu mutlu kılacak gerçek ihtiyaçlarının farkına varamaz. Kendini yaşayamaz, zamanın boşa aktığını tuhaf bir şekilde hisseder. Kendine haksızlık eder.

Kazanım arzuları içinde aynı anlamsız günlere uyanır. Bir at arabasının arkasına bağlanmış, toz toprak içinde sürüklendiğini hisseder.. Yaşamı bir nesne gibi tasarladıkça, etrafındaki güzellikleri ıskalar. Geçip giden zamanın, yılların kıymetini bilemez. Başkasına yarayan bir takım hedefler peşinde koşarken, hayatı keşfedemeden geçip gitmek, sık görülen hüzünlü bir hikayedir.

Yabancılaşma, farkına varılmazsa, kurtulmanın imkansız olduğu bir mutsuzlukla yüreklere usulca dolar. Bir gün huzura ulaşmayı hedefleyen, ancak tam da şu anda derin bir nefes almayan insanlar yaratır. Hayata dair tüm çabayı sahip olma yönüne doğru kökünden çevirirken bireyi hızla, yüzeysel bir insana dönüştürebilir. İçsel derinlikleri göremez, sığ ve pratik düşüncelerle günlük hayatını sürdürür.

Biraz yaklaştığımızda, önemli görevlerde bulunan bazı insanların, tuhaf, basit davranışlarına şahit oluruz. Çalışma hayatında kendine yabancı kalmış, derinlikten yoksun yönetici profili sürekli artış gösterir. Bu nedenle, basitliklere maruz kalmamış çalışan pek yoktur. Derinlikten yoksun yöneticiler, iş kalitesinin azalmasında hatırı sayılır bir etkiye sahiptirler! İnsanın kibri, işleri zorlaştırmasından, etrafını kırıp döken kariyer hırsından, hesapçılığından, yüzeyselliğinden beslenir. Çoğu zaman yapılması gereken işler, insanlara göre çok daha kolaydır.

İç huzur, dışa yansır.

Kazanım arzularına, dağıtılan maskelere kendini kaptırmayan insan, çok daha sakin ve dengeli kalabilir, sorunlara olgunlukla yaklaşabilir. İnsani değerlere çok daha fazla önem verir. Kariyer hırsı, kendini yaşamasının önüne geçmez. Kendi ile barışık yöneticilerin, iç huzuru ofislerde hissedilir; çünkü orada farklılıklara değer verilir, verimliliğe, yenilikçiliğe giden yollar açılır, çalışanlar konulara ortak edilir, bakış açısı zenginleşir, işin kalitesi yükselir. Ofislerdeki üretken çalışma iklimleri, ancak çok yönlü ve derinleşebilen yöneticiler sayesinde oluşabilir.

Fırat Devecioğlu

www.firatdevecioglu.com


Yazılara Abone Olmak İsterseniz

E-Posta Adresinizi Yazın: