Edebiyatın En Sessiz Yarışı
Ekim ayı yaklaştığında edebiyat dünyası yine aynı heyecanla uyanır. Stockholm’de yapraklar dökülürken, dünyanın dört bir yanında aynı soru yankılanır:
“Bu yıl Nobel Edebiyat Ödülü’nü kim kazanacak?”
Nobel Ödülleri açısından “adaylık” konusu şeffaf değildir. Adaylıklar elli yıl boyunca gizli tutulur; bu nedenle elimizde kesin aday listeleri yoktur. Yine de her yıl bazı isimler eleştirmenlerin sezgileri, bahis listeleri ve okurların umutlarıyla öne çıkar. Belki bu sahne bir yarış değil, bir yankıdır. Çünkü Nobel çoğu zaman sürprizi sever.
Olası Adayların Dünyasından
Can Xue – Çin’in modern edebiyatındaki en özgün ses. Gerçek ile düş arasında, insanın bilinçaltındaki tuhaflığı yazıya dönüştürüyor.
László Krasznahorkai – Sabırla örülmüş uzun cümlelerin ustası. Seiobo Orada Aşağıda’da zamanı ritme, düşünceye ve sükûnete dönüştürür.
Haruki Murakami – Kafka Tamura ve 1Q84 gibi romanlarıyla rüya ile gerçeğin arasında yürür; modern insanın yalnızlığını müzikle, kedilerle, suskunlukla anlatır.
Mircea Cărtărescu – Romanya’nın labirent kurucusu. Orbitor üçlemesinde hafıza, çocukluk ve zamanı iç içe geçirir; düşle bilinci birleştirir.
Anne Carson – Şiirle düşüncenin sınırında. Kırmızı ve Otomatik Kadavra kitaplarında mitolojiyle modern dili harmanlar.
Gerald Murnane – Sessizliğin yazarı. The Plains (Ovalar) romanında olay değil, iç manzara vardır. Her satır, bir iç yolculuktur.
Cristina Rivera Garza – Kim Öldürdü Annemi? kitabında kadınların sessizliğini, adaletin özlemini, hafızanın direncini yazar. Edebiyat onun elinde bir iyileşme alanına dönüşür.
Enrique Vila-Matas – Bartleby ve Şirketi ile yazmanın imkânlarını sorgular. Metinle metin arasındaki o ince, ironik çizgide dolaşır.
Thomas Pynchon – Gravity’s Rainbow gibi romanlarında bilimi, tarihi ve kaosu aynı potada eritir. Postmodern edebiyatın gizemli sesi.
Carl Frode Tiller – Norveç edebiyatının psikolojik derinliği. Encircling üçlemesinde kimlik, iletişimsizlik ve hatırlamanın kırılganlığını işler.
Neden Onlar?
Bu isimlerin her biri edebiyatın farklı yüzünü temsil ediyor:
Can Xue hayalin sınırlarını genişletiyor.
Krasznahorkai sabrı bir estetiğe dönüştürüyor.
Murakami rüyanın içinden insanı anlatıyor.
Cărtărescu belleği bir aynaya çeviriyor.
Carson düşüncenin şiirini yazıyor.
Murnane sessizliği derinleştiriyor.
Garza adaletin kalbini duyuruyor.
Vila-Matas yazının kendisini konu ediyor.
Pynchon karmaşık bir çağın bilincini ifşa ediyor.
Tiller ise insan ruhunun katmanlarını sabırla kazıyor.
Her biri, insan olmanın farklı bir boyutunu yazıya taşır. Belki de bu yüzden, hangisi kazanırsa kazansın, ödül yine edebiyatın kendisine verilmiş olur.
Listelerde bu yıl birkaç isim öne çıkıyor. Avustralyalı Gerald Murnane, kendi içine kapanık, derin düşünsel atmosferiyle dikkat çekiyor. The Plains (Ovalar) romanında neredeyse hiçbir olay yoktur ama insanın iç dünyası boyunca kilometrelerce yürürüz. Murnane, kelimeleriyle manzara çizer gibi yazıyor; insanın iç âlemini coğrafya gibi keşfediyor.
Macar yazar László Krasznahorkai, uzun cümlelerin ustası. Seiobo Orada Aşağıda kitabında sabırla örülmüş bir ritim vardır. Okur, neredeyse nefesini tutarak onun cümlelerinin içinde ilerler. Krasznahorkai’nin dili yavaş bir nehir gibidir; yüzeyde sade, derinde sınırsız.
Meksikalı yazar Cristina Rivera Garza, edebiyatı hem kişisel hem politik bir alana dönüştürüyor. Kim Öldürdü Annemi? kitabında kayıplar, travmalar ve kadınların sessizliği üzerine yazarken, kelimelerini bir tür direnişe dönüştürüyor. Onun kaleminde edebiyat bir yara değil, o yaradan doğan bir bilinçtir.
Elbette herkesin her yıl andığı bir isim daha var: Haruki Murakami. Japon yazarın Kafka Tamura ve 1Q84 gibi romanları, gerçek ile düşü öyle bir karıştırır ki, okur kitabı bitirdiğinde kendi rüyasından uyanmış gibi hisseder. Murakami’ye yıllardır ödül verilmemesi, artık edebiyat dünyasının küçük bir bilmecesi hâline geldi.
Bir diğer güçlü aday Mircea Cărtărescu. Romanya’nın şiirle yazan romancısı. Orbitor üçlemesi, hem bireysel belleği hem toplumsal tarihi labirent gibi örer. Onun yazdıkları, Borges’in hayal gücüyle Proust’un zamanı arasında bir köprü gibidir.
Bu Yıl Kimin Zamanı?
Belki bu yıl, kelimelerin sessiz ama kararlı yürüyüşünü sürdürenlerden biri kazanacak. Belki Murnane’ın içe dönük evreni, belki Cărtărescu’nun düşsel şehirleri. Ya da belki, henüz hiçbirimizin telaffuz etmediği bir isim… Çünkü Nobel çoğu zaman görünmeyene ışık tutar.
Ama asıl mesele kazanan değil. Asıl mesele, o an geldiğinde dünyadaki milyonlarca okurun aynı anda bir yazarın adını duyması. Farklı dillerden, farklı inançlardan, farklı coğrafyalardan insanlar bir kitapta buluşur. İşte Nobel’in büyüsü budur: Edebiyatın evrensel sesi.
Okura Düşen
Ödül açıklandığında birkaç gün boyunca tartışmalar sürecek; kim hak etti, kim hak etmedi diye konuşulacak. Sonra yine hayat devam edecek. Ama okurun işi bu tartışmalarda değil. Okurun işi okumakta. Bir kitabın içindeki dünyaya her seferinde yeniden girebilmekte.
Nobel kazananın adı ne olursa olsun, o kitap belki de seninle bir köprü kuracak. Belki senin iç sesini, senin suskunluğunu yazmış olacak. Sonunda hepimiz aynı soruda buluşuyoruz:
Edebiyat, gerçekten bir ödülle mi ölçülür; yoksa her okurun kalbinde sessizce yankılanan cümlelerde mi?
Edebiyatın Kalbi Nerede Atıyor?
Her yıl Nobel aslında aynı şeyi söyler:
Dünyanın her köşesinde birileri hâlâ hikâye anlatıyor.
Ödül kime giderse gitsin, edebiyatın özü aynı kalacak: Anlatmak, anlamak, birbirine yaklaşmak.
Nobel bir isim açıklar; ama kelimelerin gücü, her zaman okurun kalbinde yerini bulur.
“En büyük ödül, yazabilmektir.”
Yasemin Sungur





















