Boş Biberon, Hiç Dolmamış

Zamanla yarışan bir anne, çocuğuna mama almak için gittiği bir marketin önünde başka bir anneyle karşılaşır. Gün boyunca çalışmaktan yorgun düşmüş kadın, tüm anlarının içinden yaşayamayacak kadar hızla geçmiştir. Kendisini adeta bir bilgisayar oyununun içinde gibi hisseder. Gün boyunca hiç durmadan çalışmıştır. Bazen zorlayan, bazen yoran, bazen de kolaylıkla geçtiği bir çalışma günün sonunda artık ikinci etap onu bekliyordur. Son enerjisini tüm dikkatiyle toplayarak kendini markete atar. Her gün olduğu gibi bugün de aşılması gereken birçok etap vardır. Her aşamada hala enerjik kalabildiği için içinden yükselen huzur alkışları ise her finalde aldığı büyük ödülüdür. Ve en önemli ödül, akşama eve vardığında bebeğinin yüzünde gördüğü o sevinç dolu gülümseme olacaktır. Bu sahne için tüm yorgunluklara tahammül etmeye ve tüm etapları aşmaya hazırdır.

Her zaman olduğu gibi bugün de bebeğine süt almak için gittiği marketin önünde kısa bir mola verir. Bugünü diğerlerinden farklı kılan ve bundan sonraki her anını farklı yaşamasını sağlayacak hazin bir hikâye yaşayacağından habersizdir.

Küçük bebeğini bebek arabasında sallayarak oyalayan bir annenin, kısık bir sesle kendisine seslendiğini işitir.

“Hanımefendi, bakar mısınız? “

Sesin geldiği noktaya doğru ilerler ve ne olduğunu anlamaya çalışarak, kadına “Bana mı seslendiniz?” diye sorar.

Kadın, “Benim için çok zor bunu istemek ama bebeğimi düşünmek zorundayım. Bebeğim günlerdir aç ve mamaya ihtiyacı var. Bir kutu mama alabilir misiniz?” diye sorar. Çaresiz, çekingen ve mahcup.

Önce aklından geçen tüm şüpheleri zihninden silmeye çalışır. Aklıyla savaşır çünkü daha önce, insanların en can alıcı noktasından vuran ve bunu ticarete malzeme yapan insan hikayeleriyle dolu nice haberler okumuştur. “Bu da onlardan biri olabilir mi acaba? Şu anda kandırılıyor olabilir miyim?” diye düşünür. Bu saniyelik akıl ve kalp karşılaşmasının sonucunda kalp galip gelir ve içinden “Öyle olsa ne olur ki, bunu yapmasam vicdanım ve kuşkularım, acabalarım beni rahatsız etmeyecek mi?” diye düşünür. Sonra cüzdanında o kadar para olup olmadığını hesap eder. Ona bir kutu mama alamasa da başka bir şeyler alabileceğini düşünür. “Beni burada bekler misiniz?” diyerek annenin yanından ayrılır. Hemen markete girerek, devam sütü, bebe bisküvisi ve bir de biberon alır. Biberonun içine devam sütünü ve bebe bisküvisini de koyarak annenin yanına gider. Anne biberondaki sütü sevinçle ve heyecanla alarak bebeğine verir. Bebeğin, nefes almadan sütü içtiğini gören diğer anne gözyaşlarına hâkim olamaz. Oracıkta kadınla sohbet etmeye koyulur. İşsiz ve imkanları olmayan bir ailenin hüzün dolu hikayesini dinler. Telefon numarasını alır ve oradan uzaklaşır. Aklında, bundan sonra ne yapacaklar sorusu ve kalbindeki o sızıyla.

Belki bir ailenin yarasına merhem olabilecek imkanlar ve koşullar yaratılabilir. Bundan sonra ne yapmak, nasıl yardımcı olmak konusunda harekete geçilebilir. Olmayan, olana anlatsın, olan tüm gücüyle yardım için öncülük etsin. Kelebek etkisiyle, böyle birçok ailenin evi ısınır, çocukların karnı doyar mı acaba?

Kalbinin ve midesinin tam ortasında hissettiği o acıyı, bu anı hatırladığı her an yaşayacağını bilerek evinin yolunu tutar kadın.  Gün boyunca yaşadığı gerginlikleri, yapamadıklarını, kızgınlıklarını, telaşını ve şikayetlerini unutur. Başka bir enerjiyle dolar. İçinden tüm çocuklar ve anneler için dua eder ve kendi kendine söz verir; hiçbir şey bir annenin bebeğine bir biberon süt verememesi, alamaması kadar ağır ve yorucu olamaz. Yorgun olduğu ve şikâyet ettiği her anı şükürle silmeye çalışır.

Bu hikâyeyi bir yakınım yaşamış ve bugün bana anlattı. İnsanların çaresizliğini anlamak için, hele bir annenin kalp yorgunluğunu hissetmek için ille de bir anne ya da bir kadın olmaya gerek yok. İnsana, hayata duyarlı olan, ne kadar yorgun ve yoğun olursa olsun, bir başkasının acısını yüreğinde hisseden herkes bu sahneden etkilenir.

Tüm bunları dinlerken, Ernest Hemingway’in bir hikayesi geldi aklıma. Hemingway, bir grup yazar arkadaşıyla Luchow’da öğle yemeği yer ve yalnızca altı sözcük uzunluğunda bir kısa hikâye yazabileceğini iddia eder. Elbette, diğer yazarlar buna inanmazlar.  Hemingway her birisine masanın ortasına 10 dolar koymasını ve yanılıyorsa aynı miktarı kendisinin ödeyeceğini söyler. Haklı çıkarsa, bütün parayı alacaktır. Bir mendilin üzerine çabucak altı sözcük yazar ve onu arkadaşlarına uzatır; yazar iddiayı kazanmıştır.

Altı sözcük ise şudur:

“FOR SALE, BABY SHOES, NEVER WORN.” (SATILIK, BEBEK AYAKKABILARI, HİÇ GİYİLMEMİŞ.)

Bazen kısa sözcüklere bile gerek yoktur.  Bir görüntü, bir durum, bir bakış her şeyi özetler. Hele bir de bu gerçek bir hikayeyse.

BEBEĞİ İÇİN PARA DEĞİL, MAMA İSTEYEN BİR ANNE.

Ne hissetmişti?

Kendisi aç mıydı acaba?

Çocuklarımızın bitiremedikleri sütlerini lavaboya boşalttığımız,

Yiyemediklerini yere fırlattıkları ve onları alıp çöplere attığımız,

Eve dönerken, mutlu olmaları için aldığımız ellinci oyuncak,

Ve sonu gelmeyen abur cubur taşıyıcılığı…

Aklımdan saniyede geçen ve mahcup hissetmemi sağlayan daha nice film şeridi geçerken, Instagram ve Facebook’da paylaşılan yemek resimlerini de hatırladım. Bu paylaşımları hiçbir zaman doğru bulmadım. Yediğimiz içimizde kalsın, yemediğimiz olmayana varsın.

Kim bilir bilmediğimiz ne kadar aç bebek var. Karnını doyuramayan bir aile, eve eli boş gelen bir baba…

Paul Eluard’ın şiirinde dediği gibi, elbette “hiçbir vakit karanlık değildir gece.

Olan olmayana el verdiği sürece; hem yastığa koyduğumuz başımız huzurlu olacak, hem de kalbimizin ve ihtiyacı olanın gecesi aydınlığa erecek.

Allah kimseye böyle anlar yaşatmasın. Yaşayanlara da yardım eli uzatmamıza vesile olsun inşallah.

Gönlünde varsa, cebin bir önemi olmaz.  Kalp en güzel ve en geniş yuvadır ve bu yuva ne yabancı bilir ne de geleni çevirir. Herkese açık sıcacık milyonlarca yuva varken, üşüyen, aç kalan, doymayan, açıkta kalan olmamalı.

Belki biraz daha farkında ve duyarlı yaşamalıyız. Görüyorsak, duyuyorsak sorumluyuz. Görmüyorsak ve biliyorsak da imkânı olmayanı arayıp bulmalıyız.

Özellikle bu kış aylarında kalplerimiz merhametin sıcaklığıyla kütür kütür yanan bir soba gibi ısıtsın tüm üşüyenleri. Kalbimizin kapısı, anne, bebek, genç, yaşlı herkese açık dursun.

Bir sonraki gün çocuğuna süt alamayacağını bilerek, biberona sadece süt değil gönlünü koyan güzel insanlar var. Onlar geride ne boş biberon bırakırlar ne de giyilmemiş bebek ayakkabısı. Olandan alıp, olmayana veren tüm güzel insanların yüreğinden öperim.

Sevilay Acar


Yazılara Abone Olmak İsterseniz

E-Posta Adresinizi Yazın:




Önceki İçerikOkurun Gözünden Bir Yazar: Füruzan
Sonraki İçerikKaranlıkta Diyalog
Sevilay Acar
Öğrenim Üyesi / Okur- Yazar. En büyük deneyimim çocukluğumda oynadığım oyunlar ve kurduğum hayaller oldu. Her ne yapıyor olursam olayım, iki etken her zaman yolumu belirler: hayaller ve dualar. Çocuk merakı ve heyecanıyla öğrenmeye çalışıyor, okuyor, yazıyorum. Babalardan Babalara adlı bir röportaj kitabım var. Babaların ayak izlerinden oluşan ve hikayeleriyle iç dünyaya yolculuk yaptıran bir kitap olduğunu düşünüyorum. Yolculuğu seviyorum çünkü her şeyin yolda şekillendiğine inanıyorum. Bu yolda en çok da öğrenciyim; kapsayan, içine alan, öğrendikçe çoğalan ve var olan. Karşılaştıklarımı, hissettiklerimi, öğrendiklerimi yazarak paylaşmaya çalışıyorum.