Bir Kuşağın ‘Saygı’ Duruşu!


Türkiye Cumhuriyeti’nin  ikinci cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün kızı ve İnönü Vakfı’nın başkanı  Özden Toker Hanımefendi ile Pembe Köşk’te yaptığımız sohbetin ilk bölümünü okuyacaksınız bu sayımızda. O kadar değerli anları ve anıları kaydetmiş ki belleğine, bu kayıtları sadece iki bölüme sığdırabilmek çok zor. Atatürk’ü tanımış, elini öpmüş, onunla aynı masada yemek yiyerek sohbet etmiş bir kız çocuğu. Cumhurbaşkanı bir babanın kızı, bir gazetecinin eşi, üç çocuğu ile yaşama sarılmış bir anne… Hayatındaki değerleri yaşatmak, anlatmak için yola çıkmış, vakıf başkanı özel bir kadınla konuştum. Pembe Köşk’ün var olduğu günden bugüne, nasıl ilk yerleştirildiği haliyle duran eşyaların arasında, canlı bir tarih duruyor. Kapıdan içeriye girdiğinizde sizi, İsmet ve Mevhibe İnönü, ardından da Atatürk karşılıyor sanki. Evdeki her nesne, olduğu gibi korunmaya çalışılmış. Bizi salonda sıcak bir sevgi ile karşılayan Özden Hanım’ın gözlerinin içindeki hissettiğimiz sevgi dolu bakışın ona Atatürk tarafından aşılandığını sohbet esnasında öğreneceğiz…

Söyleşiyi okurken neler düşüneceksiniz bilmiyorum ama ben Özden Hanım’ı dinlerken, yanlış bir dönemde doğmuş olduğumu düşündüm. Bu söyleşinin içinde öyle bir yaşam tarzı var ki,  eski günlerin sevgi ve saygı dolu ilişkilerine özlem duyanlara “İşte burada, 1930’lu, 75’li yıllarda” tabelası çıkarıyor. Sohbet esnasında ve bu söyleşiyi hazırlarken Atatürk’e bir kez daha aşık oldum. İnsanın gözlerinin içine baktığında “Sen mühim, önemli ve özelsin” mesajını veren bu “insan”ın karşısında bugün biz olsaydık, belki de gözlerine hiç bakamazdık. Bakamazdık diyorum çünkü biz henüz öyle bakmayı öğrenememişiz. Değer vermekten çok, değerli olma çabası içinde yaşamışız; sevmekten çok sevilmek istemiş, önemsemekten ziyade önemsenmeyi düşünmüşüz. Yani biz, başkasının gözleriyle dünyaya, gözlerimize bakmayı öğrenememişiz.

Türkiye Cumhuriyeti’ni kurmuş liderlerin çocuklara gösterdiği ilgi ve alakayı ve başarılarıyla böbürlenmek yerine “Cumhuriyeti siz kurdunuz” diyerek kenara çekilmelerinin adına “insanlık”  diyebiliyorum. Ve aklıma “Ben, bana, beni, benim!” diye haykıran biz yani bu dönem insanları geliyor.  Sanırım, ilerlemek için geleceğe değil, geçmişe bir bakmamız ve değerleri oradan almamız gerekiyor.

Çocuklar dünyaya getiriyoruz ancak önemlerinin farkına varmıyor, göremiyoruz. Çünkü biz çocukların gözlerinden Atatürk gibi geleceğe bakamıyoruz. Biz, geleceği çocuklarla şekillendirebileceğimizin önemini bilsek de, onlara “sen değerlisin” diyemiyoruz gözlerimizle. Biz konuşmayı, hala konuşmak sayıyor, ruhla ve gözle konuşmanın insanın çocuğuna işleyeceğini göremiyoruz. Özden Hanım’ın bugün çocuklar ve gençler için yaptığı çalışmaların itiraf ediyorum ben dahil birçoğumuz bilmiyoruz. Kafamızı AVM’lerden, bilgisayarlardan,  eğlence kulüplerinden kaldırıp, yanı başımızda kurulan interaktif müzeyi göremiyoruz maalesef.  Kurtuluş Savaşı, Lozan Barış Antlaşması ve tarihle ilgili birçok konuda biz bilgi sahibi değilken, çocuklarımızdan bilmelerini bekliyoruz.

Bu söyleşiden edindiğim birçok kazanım oldu ancak en önemlilerinden biri, liderler önerdikleri ve arkasında oldukları bir konuyu önce kendileri yapıyorlar ve uyguluyorlar. Hayatlarına almadıkları bir şeyi zorla önermiyorlar ve bunu çok önemsiyorlar. İkincisi ise, insana, eşe, çocuğa, aile kavramına saygı. Bunu daha iyi anlatabilmem için, Özden Hanım’ın Latife Hanım ve Atatürk’ün ayrılık sonrası yaşadıklarını anlattığı bölümü okumanızı çok isterim. Bir eşin arkasında dimdik duran, onunla birlikte hayata asansörle inen ya da çıkan ama ne olursa olsun, asla asansörden tek başına inmeyen Mevhibe Hanım ve İnönü birlikteliğini bilmenizi isterim. Çünkü ilişkilerin “üzmek” temelli kurulduğu şu günlerde, her zaman “mutlu edebilmek” için kendi sıkıntılarını arkaya atan insanların aşkını, sevgisini ve saygısını göreceksiniz. Ve bizim bu saygıyı şu dönemde anlamaya ve hissetmeye çok ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum.

Sizi sohbetimizle baş başa bırakmadan önce, çocuklarınızı Atatürk ve  çalışma arkadaşı ve Türkiye’nin ikinci Cumhurbaşkanı İsmet İnönü ile tanıştırmak ve anılarını yaşamak için Pembe Köşk’e ve Türkiye’nin birçok ilinde kurulacak interaktif müzelere ve sergilere götürebilirsiniz. Birlikte bir tarihe yolculuk yapmak hem siz ve çocuklarınızın da an biriktirmesini sağlayacaktır. Müze ve sergiler hakkında bilgi alabilmek için, İnönü Vakfı internet adresi : http://www.ismetinonu.org.tr/  twitter.com/inonuvakfi

Lozan’dan Cumhuriyet’e İsmet İnönü Sergisi’ni 15 Ekim -14  Aralık’a kadar ziyaret edebilirsiniz.

“Babam için devrimler çok önemliydi ve bunu ilk uygulayanların ailesi ve çocukları olmasını istemişti.”

Kurtuluş savaşından Cumhuriyet’in 50. yılına dek Türkiye’nin askeri ve siyasi yaşamına emek vermiş bir kumandan, devlet adamı, Başbakan  ve Cumhurbaşkanı…  Üzerinde ağır sorumluluklar taşıyan bir lider ve tüm bu rollerin yanı sıra,  eş ve üç çocuklu bir baba…

İsmet İnönü, tüm bu rollerinin dışında bir baba ve eş olarak nasıl bir insandı?

Babamın başbakan Atatürk’ün ise Cumhurbaşkanı olduğu dönemde, Pembe Köşk’te doğdum. Gözlerimi açar açmaz annem, babam, ağabeylerim ve Atatürk’ü yanımda gördüm. Biraz büyüyüp, bilinçlendikten sonra Atatürk’ün ne kadar önemli bir insan olduğunu anladım.

Babamı başbakan olarak tanıdım ve zannettim ki, bütün babalar benim babam gibidir. Babam, herkesin çok saygı gösterdiği, etrafında her zaman birçok insanın olduğu bir adamdı. Evimize sürekli gelen gidenler olur, telefonlar hiç susmaz ve ev sürekli hareketliydi.  Babamın diğer babalardan farklı olduğu hiç aklıma gelmedi.

Pembe Köşk kimi zaman bir ofis, kimi zaman bir ev, kimi zaman ise konukların ağırlandığı bir misafir evi gibi. Bu ailenizi ve ilişkilerinizi ne yönde etkilerdi?

Babamın Başbakanlığa kadar her şey bu evden yürüyor. Bir tek Başbakanlık döneminde bu evde yaşanmadı ancak daha sonra hep buradaydık ve burada yaşandı her şey.

Babamın en önemli özelliklerinden biri, her zaman en önemli işlerinde bile eşi ve çocuklarıyla ilgilenmesi ve ailesini asla ihmal etmemesi olmuştur.  O, her zaman çocuklarına ayıracak bir vakit buldu. Nasıl vakit ayırdı onu bilemiyorum ama mutlaka bizimle olacak zamanlar yarattı kendisine.  Zaten, biz hiç babamın yanından ayrılmazdık. Nereye gitse bizi de yanında götürürdü mutlaka.  Mesela birlikte konserlere, tiyatroya, operaya giderdik. Babam güzel sanatlara çok meraklıydı. Bir başka merakı ise spor yapmaktı. Sporu her zaman bize aşılamaya çalışırdı. İlgilendiği ve hoşlandığı şeylere bizim de meraklı olmamızı isterdi, bunun için de bize zaman ayırmaya çalışırdı. Ben ata binmeye başladığım zaman, O’da yanımda olurdu, hatta ailecek ata binilirdi.  Mesela; bir kez attan düşmüştüm, babam ben utanmayayım ve cesaretimi kaybetmeyeyim diye; “kızım niye indin attan, hadi yine bin “ demişti.

“Annem, babaannem, Erdal ağabeyim ve ağabeyimin öğretmeni, babamdan çok büyük bir azar işittiler!…”

Babanızın kızdığı sinirlendiği ve bunu size yansıttığı zamanları olmadı mı hiç?

Babam için devrimler çok önemliydi ve bunu ilk uygulayanların ailesi olmasını istemişti. Mesela; yeni Türkçe kabul edildikten sonra bir daha asla eski Türkçe yazmadı. Eski Türkçe’nin de bu eve girmesini hiç istemezdi. Hatta bununla ilgili bir hikayemiz var. Erdal ağabeyim o dönem burada, Çankaya İlköğretim Okulu’nda okuyor. Çalışkan bir öğrenci olduğu için, hocaları ona çok fazla ders veriyor ve dersleri bitirmek için ağabeyim geç saatlere kadar çalışıyor. Onu sürekli çalışırken gören babaannem bu duruma çok üzülüyor ve  babama ; “bu çocuğa çok yükleniyorlar, hep böyle vazife veriyorlar, çocuğun hocalarıyla konuş da, biraz vazifesini hafifletsinler” diyerek kızıyor.  Babam gülüyor ve ağabeyime; “getir bakalım şu çalıştığın kitapları, sana nasıl dersler veriyorlar. “ diyerek ağabeyim de dosya halinde getiriyor. Dosyada bulduğu bir yazıda eski Türkçe olduğunu gören babam kıyameti koparıyor. Annem, babaannem, zavallı Erdal ağabeyim ve de öğretmeni babamdan çok büyük bir azar işitiyorlar. Babam hepsinin canına okuyor. “Ben eğer size, kendi aileme bunu öğretemezsem; kendi ailem beni dinlemezse ve bu devrimlere sahip çıkmazsa, ben dışarıda hangi yüzle başkalarına “bunu yapın “ diyebilirim. “ diyerek kıyameti koparıyor.  Tabii öfkesi geçtikten sonra öğretmenin de gönlünü alıyor.

Babam Cumhurbaşkanlığından ayrıldıktan sonraki dönemde yaşanan bir hikayemiz daha var. Babam rahatsızlığı nedeniyle maç ile ilgili düzenlenecek bir törene katılamıyor. Törene Erdal ve Ömer ağabeylerim ve bir de amcamın oğlu, üçü gidecekler.  Cumhurbaşkanlığı köşkünden araba gelecek ve ağabeylerim o arabayla törene gidecekler. Fakat ağabeylerim araba geldiğinde hazır olmuyorlar ve törene gidiyorlar ama geç kalıyorlar. Döndükten sonra babam Ömer ağabeyimi çağırıp; “benim istediklerimi ben sağ iken yapmazsanız, dikkat etmeyip ihmal ederseniz, ben öldükten sonra ne yaparsınız kim bilir? “ diyerek azarlıyor ve çok kızıyor. Tabi ağabeyim çok üzülerek oradan ayılıyor. Bunu gören Annem, Erdal ağabeyime dönüyor ve “ sen de oradaydın ve  senin de kabahatin var, babanın yanına gidip bunu anlatmalısın “ diyor. Bunun üzerine Erdal ağabeyim babamın yanına gidiyor ve  “ babacığım, ben de hatalıyım, sadece Ömer ağabeyime kızmayın, bana da kızın “ diyor.  Babam Erdal ağabeyimi de azarlıyor.

“Babam annemi anahtar deliğinden görebilsin diye, annemi kapının karşısına oturtuyorlar…”

1916 yılında Süleymaniye’de evleniyorlar.  Babam o zaman30- 32 yaşlarında annem ise 18- 19 yaşlarında.  İki tarafın ailesi de birbirine komşu. Rumeli’li oldukları için birbirlerini tanıyorlar. Evlenmeleri için anneler aracı oluyor ve görücü usulü ile annem ve babamı evlendiriyorlar.  O dönem annem babamı kafes arkasından görüyormuş. Babam atla gelirmiş, atın ayak seslerinden ya da çizmelerinin çıkardığı sesten anlarmış annem, babamın geldiğini ve onu pencereden gizlice izlermiş. Fakat babam annemi göremiyormuş. Babaannem Cevriye Hanım Babamın evlenmesini çok istiyor. O dönemlerde de babam; “asker hayatı çok zor, evlenirsem eşim evde çok yalnız kalacak, ona haksızlık olur” diyerek evlenme fikrine pek yanaşmıyor. Fakat zamanla, aile olmayı istediği için evlenmeye karar veriyor. Bunun üzerine annemi çağırıyorlar ve tam kapının karşısına oturtuyorlar. Babam kapının anahtar deliğinden görebiliyor annemi.

Anahtar deliğinden kız görmek… Her şeyin pek rahat yaşandığı bu dönemden bakıldığında, inanılır gibi değil doğrusu. Ancak bir dönem gençleri, sevdiklerine dokunmak bir yana, kapı ve perde aralarından görebilince şanslı sayıyorlarmış kendilerini…

Ancak aileler bir aradayken görebiliyorlarmış birbirlerini. Hatta söz kesilmek üzereyken babamla annemi birbirlerini tanıyabilsinler diye biraz yalnız da bırakıyorlar. Hatta o sırada babam anneme; “ ah keşke bu görüşmeyi daha erken yapsaydık “ diyor. Bunların hepsini bana annem anlattı. Daha sonra evleniyorlar ve evlendikten 20 gün sonra babam 1. Dünya Savaşı Doğu Cephesi’ne gidiyor.

Birbirini yeni tanıyan, taze evli bir çift için zor bir ayrılık olmalı. Ne kadar sürüyor bu ayrılık ?

Babam bir sene cephede kalıyor ve eve bir sene sonra dönüyor. Ama babamın anneme ilk hediyesi bir duvar piyanosu oluyor. Hatta giderken anneme bir hoca tutuyor ve yokluğunda piyano öğrenmesini istiyor. Babam bununla da kalmıyor, gittikten sonra anneme mektuplar yazıyor, piyano dersinin nasıl gittiğini, neler yaşadığını öğrenmek istiyor.

Babam hem sevgisini gösteren, hem de aynı zamanda yöneten bir eş, baba oldu. Annemle mektuplaşmalarında bunu görebiliyoruz. Ağabeylerimle de daha sonra mektuplaştıkları zamanlar oldu; aynı şekilde onlara da ilgili, sevgisini hissettiren aynı zamanda da yön veren mektuplar gönderirdi.

Babam ve annem 1925 yılında Pembe Köşk’e geliyorlar ve Ankara başkent olduktan hemen sonra bu evde yaşamaya başlıyorlar. O dönemde babam hep cephede, annem ise cephe arkasında yani bu evde yaşıyor.

“Annem yalnızlıktan babamın anılarıyla yaşamış…”

Mevhibe Hanım, hasretle dolu ve yalnız bir dönem geçiriyor.  Özlem ve yalnızlık … Bu iki duygu annenizin yaşamına nasıl yansıyor?

Annem yalnızlıktan dolayı, o dönem babamla ilgili her şeye çok önem vermiş. Anılarını, mektuplarını, ilk zamanlarında ondan gelen şeker ve hediyelerin kutularını, kağıtlarını saklıyor. Onun için vakıf olarak çok zengin bir arşivimiz var. Annemin sakladığı ve muhafaza ettiği birçok şeyi müzemiz de bizler de muhafaza ediyoruz. Benim düşüncem, annem yalnız olduğundan dolayı babamı anılarında yaşatmış. Dikkat ediyorum, bu davranış o kuşakta birçok insan da var, aynı şeyleri yaşamışlar.

Bir taraftan da eşinin cephede bir savaşın içinde olması, belki de onu kaybetme korkusunu da yaşattı sanırım…

Tabii, o dönemde haber almak çok zor. Mektuplar çok geç geliyor… Bu zorluklara rağmen babam, mektuplarında anneme müzik derslerinin nasıl gittiğini, neler çalabildiğini, zorlanıp zorlanmadığını soruyor.

Mektuplarda aşk, özlem, sevgi dolu hitaplar var mı?

Babam mektuplarında bazı zamanlarda romantikleşiyor;  “parmaklarınla çaldığın namede benim hasretimi duyuyor musun? “ diyor mesela bir mektubunda. Bazen de anneme nasıl mektup yazması gerektiği hakkında bilgi veriyor; “mektup yazarken canını sıkma, zorlama kendini, içinden geldiği gibi yaz ve ben üzülürüm diye yazmadığın şeyler olmasın, her şeyi yaz bana. Ama mutlaka doğruyu yaz.  Yanlış bir şeyler yazdığını hissedersem o zaman bana dünya zindan olur “ diyor.  “Hastaysam, hastayım diyeceksin. Bir şeye kızdıysan, kızdım diyeceksin. Ne yaşıyorsan, hissediyorsan onu yazacaksın “  diyerek, annemden her zaman mektuplarında açık olmasını istiyor. Bunların yanı sıra, babam anneme, giyim kuşam hakkında da kısa bilgiler veriyor. Mesela annem bir yetkiliyi görmeye gidecekse, “ona göre giyin “ diyerek onu bilgilendiriyor ve yönlendiriyor. Yani mektuplarda sevgi de var, öğreti de, yönlendirme de.

“Annem, geleneklerimizi unutturmadı; babam da bizleri çağdaş yaşama ve yeniliklere hazırlardı.”

Ayrılık bittikten sonra Pembe Köşk’te nasıl bir yaşam başladı?

Babam döndükten sonra, annem ve babamın ilişkilerinde başka bir paylaşım daha gelişiyor. Buna alışveriş de diyebiliriz. Birbirlerinden bir şeyler öğrenmeye başlıyorlar. Mesela annem, geleneksel yaşam tarzımızı devam ettirmeye çalışırdı. Ramazanda oruç tutmak, beş vakit namaz kılmak, kur’an okumak, dini günleri takip etmek bunlardan bir kısmıydı. Bizim evde namaz kılınır ve oruç tutulurdu. Babam da annesinden bunları görmüştü ve öğrenmişti, bu da onların yaşam tarzıydı ama annem bu yaşamı hepimize hatırlatırdı.  Ülkemizde çağdaş bir düzen oluşuyordu,  Türkiye artık cumhuriyetle tanışıyordu; bu bir yaşam tarzıydı ve bunu da öğrenmek gerekiyordu. Babam hep eğer bir şeyi yaparken mutlu olacaksak yapmamızı isterdi, bizi asla zorlamazdı.  Annem geleneklerimizi unutturmadı, babam da bizleri çağdaş yaşama ve yeniliklere hazırlardı.

Kız çocukları genelde babalarını  model alırlar. Evlilik ve tanışmanızla ilgili hikayenizi de merak ediyorum ama, anlattıklarınızdan yola çıkarak  sormak istiyorum; eşinizde babanızın özelliklerini gördünüz ya da aradınız mı?

Anne ve babanızı rol model olarak alıp almadığınızın farkına varmadan, yaşamınızı onlara benzetmeye çalışıyorsunuz. Onların yaptıklarını beğendiğiniz zaman, “benim de böyle yapmam lazım “ diyerek, onu yapmaya çalışıyorsunuz.  Eşim Metin’in babam ile benzer tarafları vardı tabi ki. Önemli olan insanların hoşunuza giden taraflarını keşfetmek. Metin’i tanımadan önce de, eş olarak düşündüğüm kişinin en önemli özelliğinin, işini benden çok seviyor olmasını istiyordum. Babam hep ailesini çok severdi, tüm kardeşlerim için de eşi bulunmaz bir babaydı. Ancak hepimiz bilirdik ki, onun için en önemli olan şey, devlet sevgisi ve sorumluluğuydu ve o her zaman üstündü. Ama şunu da çok iyi bilir ve yaşardık, babam bize her zaman vakit ve zaman ayırırdı. O’nun için biz de çok önemliydik.  Mesela; 1919 yılında  Atatürk Samsun’a çıkıyor, o sırada babam bir müddet daha İstanbul’da kalıyor ve o zamanlar Osmanlı Erkan- ı Harbiye’de vazifeli ve  Atatürk babamın orada kalmasını özellikle istiyor ve babam da orada kalıyor. Sonra Ankara’da toplanılıyor ve burada çalışmalar yapmaya başlıyorlar. Atatürk Saffet Arıkan’la babama bir haber yolluyor.  O sırada da, evin ilk çocuğu İzzet ağabeyim yeni doğmuş. Babam Saffet Arıkan ile konuştuktan sonra annemin yanına geliyor; “Gazi Paşa beni çağırıyor, ben gidiyorum “ diyor.  Evden şemsiyesini alıyor, üzerine paltosunu giyiyor ve öncelikle babasıyla vedalaşmaya gidiyor. Fakat babası evde olmadığı için veda edemeden eve dönüyor. Anneme sarılıyor, öpüyor sonra da çıkıp gidiyor. Annem yine kafes arkasından O’nun gidişini seyrediyor.  Ve annemin çok gücüne  giden bir şey oluyor, bunu hep anlatırdı bize; “Bir kez olsun arkasına dönüp bana bakmadı “ diye sitem ederdi. “Asıl ailesine gidiyormuş gibi, Atatürk O’nu çağırdığı an, bizi orada bırakıp gitti “  derdi.

İsmet Paşa için de zor bir durum olmalı, birçok duyguyu aynı anda yaşıyor. Yeni doğum yapmış eş, yeni doğmuş bir çocuk, yeni baba olmuş bir adam… Ağır duygular…

Üstelik İzzet Ağabeyim zayıf bünyeli bir çocuk olarak dünyaya geliyor ve hasta. Zaten ağabeyim 2 yaşında hayata veda ediyor. Annem o kadar üzülüyor ki, Malatya’ya gidiyor. Buradan da ayrı bir hikaye çıkar…

Gerçekten de hazin ve taşıması zor bir anmış…

Dediğim gibi, babam için vazifesi ve devleti her şeyden önemliydi. Bize yokluğunu hissettirmedi  ve bizimle olabilmek için mutlaka bir zamanı oldu ancak, vazife her zaman daha önemliydi. Ankara başkent olmadan önce ve sonra şu gördüğünüz masada ne toplantılar oldu.  Bu masanın etrafında kaç hastanenin, okulun yaptırılması ve açılması konuşulurdu. O dönem konu ne ise, o konuyla ilgili kişiler gelir bu masada toplantı yapılırdı.

“Babam, seçimi kaybedeceğini anlayınca Anneme sordu;   “otobüse binip Kızılay’a gidebilir misin?”

O masalarda çocuklara da yer verilir miydi? Siz hiç o toplantılarda bulundunuz mu? Yoksa kapı aralığından mı izlerdiniz büyüklerin toplantılarını?

Hiç kapı aralığından bakmamıza gerek kalmazdı. Babam, iyi tanıdığı bir büyükelçi ya da bakan konukları olduğu zaman bizi her zaman sofraya oturturdu. Ağabeylerim Erdal ve Ömer İnönü ile birlikte sohbetleri dinlerdik. Biraz canımız sıkılırdı, konuştukları konuları anlamak zor gelirdi ama yine de izlerdik onları.  O dönem insan idrak edemiyor konuşulanları ama sonra anladım ki; aslında o masada bulunanlar, konuşulanlar bir üniversite gibiymiş. Dinlediklerim ve izlediklerim yaşam tarzımda, düşünce tarzımızda çok yararlı oldu. Hatta Erdal ağabeyimle bunları hiç konuşmadık ama  anılarında aynılarını yazmış. O’da çok şey öğrenmiş o sohbetleri dinlerken.

Misafirlerinizin olmadığı zaman oldu mu hiç? Ailenin bir arada olduğu zamanlar nasıl geçerdi yemekleriniz, sohbetleriniz?

Evimizde hiç misafir olmadığı zamanlarda da aynı masada birlikte yemek yerdik. Babam bu defa kendi yaptıklarını anlatırdı bize. O gün ne yaşadıysa basit bir şekilde anlatırdı, sonra da bize sorardı; “ siz bugün ne yaptınız? “ diye.  Anneler ve babaların karşılıklı iletişim kurabilmesi gerektiğini yaşayarak öğrendik biz.  Çocuklarına – sen bugün ne yaptın? – diye hesap sorar gibi değil, merak ederek, kendi yaptıklarını anlatarak bizim de konuşmamızı ve günümüzü anlatmamızı sağlıyordu.

Cumhuriyet ailesinde sofra çok önemli. Herkes gün boyunca bir tarafta ve elbette herkesin işi vardır ama mutlaka bir şekilde aynı masada yemek yemek için zaman ayrılmalı. Bu insanları bir araya getiren bir etkinlik oluyor. Bu küçük buluşmalar birbirinizi daha iyi tanımanızı sağlıyor.

Babanız İsmet Paşa, bazı konularda anneniz Mevhibe Hanımefendiye de danışır, ondan da fikirler alır mıydı? Bir liderin, paşanın eşi olmanın getirdiği yalnızlıklar, zorluklar olmuş muydu? Bunu hiç hissettiniz mi?

En zor zamanlar 1950 yılında yaşandı. 1950 seçimlerinde CHP seçimi kaybediyor ve biz cumhurbaşkanlığı köşkünde otururken, Pembe Köşk’e gelmemiz gündeme geliyor. Seçim sonuçlarının alındığı akşam, babamın ilk reaksiyonu anneme dönüp; “ne kadar zamanda taşınabiliriz? “ diye sorması olmuştu. Gelen sonuçlardan seçimi kaybedeceğini anlamıştı. Bu defa anneme döndü ve  “ sen otobüse binip Kızılay’a gidebilir misin? “ diye sordu. Çünkü arabamız olmayabilirdi. Bir de Babam şeker hastasıydı ve düzenli olarak insülin olması gerekiyordu. O zaman bir doktor vardı ve insülin iğnesini O yapıyordu;  artık o doktor da olmayacaktı. Annem daha önce hasta bakıcılığı eğitimi almıştı ve  hasta bakıcılık uzmanlığı olduğu için, iğne yapmasını biliyordu. Babamın diğer sorusu da bunun üzerine oldu;  “ iğnelerimi de sen yapar mısın? “ Annemden “evet” cevabını alınca, o konu artık kapandı ve o gece bir daha konuşulmadı. Babam  için endişelenecek bir şey kalmamıştı. İşin zor kısmı anneme kalmıştı ancak o zor kısmı da birbirlerine destek olarak aştılar.

“Sinirlerime ve aileme güvenirim!”

Anlattıklarınızdan anneniz Mevhibe Hanım’ın bir kadın olarak aslında zorluklara karşı muhteşem bir olgunluk ve sabır gösterdiğini görüyoruz. Her zaman eşinin ve çocuklarının arkasında dimdik duran bir kadın profili. İsmet İnönü’nün sadece eşi değil, dostu, sağ kolu, annesi de olmuş sanki…

Annemin kadın olarak aklıselim bir kadındı.  Babam da çok abartıyı sevmezdi ama annem abartıya karşı çok hassastı. Babamın yakın arkadaşları çok partili rejime geçileceği zaman;

“Paşam muhalefet başlar başlamaz, sizin aleyhinize dönecek, sizi yıpratacaklar bu nedenle biraz daha bekleyin “ dediklerinde babam; “ benden sonra gelecekler benim kadar sabırlı olmayabilir, dayanamazlar. Oysa ben, sinirlerime ve aileme güvenirim “ derdi. Bunları söylediğinde karşısındakiler, babama hayranlıklarını ve takdirlerini abartılı bir şekilde gösterirlerdi. Babama “ paşam siz insan üstü bir insansınız” diyerek ona övgüler de bulunurlardı. O misafirler gittikten sonra, annem kafasını sallardı; “Paşam” derdi “ neden böyle şeyler söylüyorlar, sen de Allah’ın bir kulusun. Neden çok yücelten laflara ihtiyaç duyuyorlar, beğeniyorlarsa “iyi yaptınız paşam, gayet güzeldi” diyerek beğenilerini dile getirsinler, abartılı sözlere ne gerek var”  diyerek babamı abartılardan korumaya, ayaklarının yere basmasını sağlamaya çalışırdı.

 “Annem için ‘çirkin’ insan yoktu. Herkesin mutlaka ‘güzel’ bir tarafı vardı.”

Mevhibe Hanım sadece can kurtaran değil, an kurtaran da bir kadınmış. Bilge bir bakışa sahipmiş anladığım kadarıyla…

Annem için çirkin insan yoktu. Herkesin mutlaka güzel bir tarafı vardı ve görevimizin  insanların içindeki o güzel tarafları bulmak olduğuna inanırdı.  Hiçbir zaman her şeyi bildiğini iddia etmez, tam tersine “hiçbir şey bilmem” derdi.

Bir zamanlar aile olarak pikniğe giderdik. Evden yiyecek bir şeyler götürürdük. O zamanlar Fort arabamız vardı ve annem araba kullanmaya çok meraklı olduğu için o götürürdü bizi. Yer, içer, eğlenirdik. Piknik bittiğinde annem çocuklara dönüp; “hadi bakalım en çok çöpü kim toplayacak” der ve onları çöp toplamaları için heveslendirirdi. Böylece hepimiz çevreyi temizlemiş olurduk. Biz çevre temizliğini annemden böyle öğrendik.

Annem hasta bakıcı olarak hizmet verdi,  dikimevinde çalışarak hep üretti.  Yeri geldiğinde ev işlerini kendisi yaptı. Hatta kış geceleri-  eskiden kazanlar vardı, kazanı yakarsanız ev ısınırdı.-  Annem gecenin bir yarısı gider, o kazana odunlar atar, yakardı.

Ankara Üniversitesi Dil Tarih – Coğrafya Fakültesi İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünde okudunuz. Öğrencilik yıllarınızda ise eşiniz değerli gazeteci Metin Toker ile tanıştınız.  Metin Toker’le evlilik kararınıza babanız olumlu bir yanıt vermiyor ve itiraz ediyor.  Evlenmenizi neden istemedi ve daha sonra nasıl ikna oldu?

Erdal ağabeyim de Ömer ağabeyim de ailelerimizin tanıdığı ailelerin kızlarıyla evlendiler. Görücü usulü ile değildi, birbirleriyle tanıştılar ve tanıştıktan sonra evlenmeye karar verdiler.  Her ikisinin de ailelerini zaten bizim ailemiz tanıyordu.  Oysa, Metin’in ailesini de, Metin’i de tanımıyorlardı. Biz Metin ile birbirimizi tanıdık. Ben İngiliz Filolojisi’nde okuyordum, O Fransız Filolojisi’nde okuyordu.  Ortak arkadaşlarımız vardı. Aramızda altı yaş fark var, o hem gazeteci olarak çalışıyor hem de üniversiteye gidiyordu,  ben de o dönem üniversiteye yeni başlamıştım. Metin ile bir kuzenim aracılığı ile tanıştık.  O Cumhuriyet’te yazılar yazıyordu, ben de bir şeyler yazmaya çalışıyor ve yazdıklarımın gazetede yayınlanması için Metin’e gönderiyordum. Bir dönem böyle arkadaşça geçti.  Sonra, Cumhuriyet Gazetesi Metin’i muhabir olarak Fransa’ya yolladı; daha sonra da vazgeçtiler. Metin de Zafer gazetesine geçti, Zafer Gazetesi o zaman Demokrat Parti’nin sözcüsüydü. Ben fakülteyi bitirdikten sonra dokuz ay İskoçya’ya gittim. Avrupa’ da iken de birbirimizi gördük. Ondan sonra da birbirimize hayat arkadaşı olmaya, evlenmeye karar verdik.  Buraya döndükten sonra, bir aile dostumuz aracılığı ile Metin beni babamdan istetti. Babam da Metin’i çağırıp konuştu. Babam Metini tanımıyordu. Tanımadığı bu insan üstelik gazeteciydi. Annem için ise gazeteci demek ne demekti; “gazetede yazacağı bir yazıyla para kazanacak sonra onunla kazandığı parayla ailesini geçindirecekti öyle mi?”

Babama Metin’i tanıdığımı, ona güvendiğimi, beğendiğimi anlattım;  “Metin ile evlenirsem mutlu olacağıma inanıyorum, onunla herhangi bir sorun yaşarsam, bu benim sorumluluğum olur, size dönmem. Siz yanlış yapmış olmazsınız, bu benim yanlışım olur. Elbette, Metin ile evlenmemi istemiyorsanız, onunla evlenmem. Fakat, başka biriyle evlenmemi istiyorsanız, onunla da evlenirim ama ondan sonra benim hayatım sizin sorumluluğunuzda olur.”  dedim.  Bunu babama söyleyebilmiştim.

“iki çocuğum, babaları hapisteyken doğdu.”

Metin Bey gazeteci ve  siyasetin içinde yer alan bir aileye damat oluyor, bu durumdan endişe duydu mu hiç?

Babam Metin’le konuşup da bu işe aklı yattığı zaman O’na iki soru soruyor. Bunlardan ilki ; “kaç para alıyorsun, nasıl geçinirsiniz? “Metin’de yanıtlıyor ve “1500 TL alıyorum” diyor. Babam da biz de orta halli bir aileyiz,

“İkincisi sorusu da; bizim ailemize damat olduğun zaman,  iktidar seni zorlayacak, seninle uğraşacak, buna dayanabilir misin? “ oluyor. Metin’de “Tabi Paşam, dayanırım “ diye cevap veriyor. Daha sonra Metin, babamla konuşmasını anlatırken;  “babanın aklına neler geliyor, benimle ne diye uğraşsınlar. İsmet Paşa’nın damadı olmuşum, onlara ne ki “ demişti; iki sene sonra Metin hapisteydi. Babam ne söylediyse hepsi çıktı. İki sene sonra hapse girdi ve sekiz ay hapiste kaldı. Bir sene sonra tekrar girdi ve  bir sene daha hapiste kaldı. Ve benim iki çocuğum, babaları hapisteyken doğdu.

Biz evlendiğimiz zaman bu evde oturuyorduk. Metin ile babam çok iyi anlaştılar. “Benim için evleneceğim erkeğin işini benden çok sevmesi önemli “demiştim ya size; Metin’de de ben onu gördüm.  Beni severdi ama gazeteciliği benden çok severdi. Ne olursa olsun işini zamanında yapan muntazam bir insandı ve bu benim çok hoşuma giderdi. Bu bakımdan babamla çok iyi anlaştılar. Metin, fikirlerini açıkça söyleyen bir insandı ve bu gördüğünüz masada babamla Metin çok tartıştılar. Ömrüm, neredeyse onların tartışmalarını dinleyerek geçti.

Bu masanın dili olsa, neler anlatacak kim bilir? Her şey bu masanın etrafında yaşanıyor…

Olaylara ve durumlara Metin gazeteci gözüyle, babam ise devlet adamı gözüyle bakardı. Bu nedenle de ikisinin anlaşması çok zordu. Metin dışarıdan duyduklarını getirir, babam ona söylenenleri nakleder ve hiçbir zaman anlaşmalarının imkanı olmazdı. Daha çok babam anlayış gösterirdi Metin’e çünkü Metin, heyecanlı ve olmayacak şeyleri isteyen bir insandı. Babam her zaman Atatürk’te de olduğu gibi, uyumlu olmaya çalışırdı.

“Metin ‘ideal bir damat’ oldu.”

Hep sorarlar bana Metin, “ iyi bir koca oldu mu?” diye. Bu beni ilgilendiren bir mevzu, fakat benim gördüğümü aktarayım; Metin “ ideal bir damat” oldu. Babama karşı sevgisi, saygısı, annemin ve babamın da O’na verdikleri değer hep gözümün önünde. Biz uzun bir zaman beraber yaşadık. İlk başlarda ailemden ayrı yaşadık fakat Metin iki defa hapse girip çıkınca ve de üçüncü çocuğum dünyaya gelince-  o dönem, annem babam da yaşlanmışlardı- birlikte oturmaya başladık.  1962 yılından itibaren üç çocuğumla birlikte Pembe Köşk’te yaşadık. Aileyle birlikte oturup, bu kadar kalabalık yaşamak kolay değildi ama biz bunu başardık.

“Atatürk,  bize  ‘çocuklar, kendinize her zaman güvenin ve soru sorun’ derdi”

Sizin tabirinizle gözlerinizi açar açmaz gördünüz O’nu. Pembe Köşk’e gelen aile dostu, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu, babanızın dava arkadaşı, Atatürk!…

Bir çocuk olarak size nasıl görünüyordu? Onunla paylaştığınız zamanlar nasıl geçerdi ve neler yaşardınız?

Atatürk çok yakışlıydı. Sohbet ettiğim çocuklar hep bana  “Atatürk’ün boyu uzun muydu? “ diye soruyorlar, onu da söyleyeyim;  çok uzun boylu değildi. Zaten o zamanlar çok uzun boylu insan da yoktu zaten.  Kendi kuşağı ve yaşıtları arasında uzun boylu sayılırdı. Çok etkileyici ve güzel, insanın içine işleyen bir sesi vardı. Bakışları çok derindi. Çocuklara, bana ve ağabeylerime çok güzel davranırdı. 1930 doğumluyum  ve Atatürk’ü 8 yaşıma kadar gördüm.  Ağabeylerimin biri benden 4 yaş, diğeri 6 yaş büyük olduğu için, onlar benden daha fazla gördüler Atatürk’ü.

O dönem Kazım Özalp Büyük Millet Meclisi başkanıydı ve  bizimle aynı yaşta çocukları vardı. Bayramlarda ve özel günlerde çocuklarla birlikte olurduk  ve Atatürk ile sohbet ederdik. Atatürk bize; “çocuklar, kendinize her zaman güvenin ve soru sorun” derdi.  Soru sormanız için ne yapmanız lazım, merak etmeniz gerek. Herhangi bir konuyu anlamak için de merak etmeniz gerekiyor.  Merak ettikten sonra bunu araştırmak için kitap okuyacaksınız ancak bilenlere mutlaka soru sorun.  Okuduğunuz ve aldığınız cevaplara da hemen inanmayın, bakalım doğru mu söylüyorlar diye bir düşüneceksiniz. “ derdi. Hemen arkasından da” şimdi bana aklınıza ne gelirse sorun “ diyerek bizim soru sormamızı sağlardı. Ben şimdi hala evi gezmeye gelen çocuklara bunu anlatıyorum ve “hadi soru sorun bakalım “ diyorum.

 “O’nun karşısında; “Ben her şeyi yapabilirim “ duygusunu hissederdiniz. “

Çocuklar genelde neyi merak ediyor ve soruyorlar size?

Küçükler daha kolay soru soruyorlar. Onlar iki şeyi merak ediyorlar;  Kaç yaşında olduğumu ve Atatürk’ü canlı görüp görmediğimi.

Buna inanamıyorlar galiba…

Bana “Atatürk’ü canlı mı gördün, O’na dokundun mu? “ diye soruyorlar. Onlara çok şaşırtıcı geliyor.  Onlar için Atatürk o kadar uzakta ki, oysa benim hayatıma sığmış bir insan. Sanki şu kapının arkasında duruyor, kapı açılacak ve o gelecek gibi, o kadar yakın hissediyorum. Gençler için de uzak olmamalı.

Atatürk ciddi ve otoriter bir insan mıydı?

Fotoğraflarında  Atatürk’ü hep ciddi görüyorsunuz çünkü o fotoğraflar, genelde daha resmi ortamlarda ve kritik ortamlarda çekilen fotoğraflar. Oysa çok doğal  ve samimi bir insan.  Atatürk ile ilgili özellikle annemden duyduğum; eşi Latife Hanım’a karşı son derece saygılı ve özenli davranırmış. Atatürk çocuklara da çok değer verirdi. Size öyle bir bakardı ki, siz kendinizi dünyanın en önemli çocuğu hissederdiniz.  Bizlere önemli olduğumuzu hissettirirdi. O’nun karşısında; “Ben her şeyi yapabilirim “ duygusunu hissederdiniz.

Çocuklara gözleriyle özgüveni ışınlıyordu yani…

Kesinlikle öyle, sizinle konuştuğunda özgüveniniz artıyordu. Kendimizi hakikaten çok önemli ve özel hissediyorduk. Atatürk ve birlikte yol aldıkları arkadaşları yollarda,  öyle çok olayla, durumla, insanla karşılaşıyorlar ki;  gördükleri ve yaşadıkları bu tecrübeler başka ülkelerde, insanlarda gördükleri yanlışları yaşamayacak bir ülke oluşturma çabası içine girmelerine neden oluyor.  Bunun içinde hem iletişim konusunda, hem de insan ilişkileri konusunda oldukça özenli ve dikkatliydiler, bu özen ruhlarına işlemişti. Düşünsenize, çocuksunuz ve karşınızda birçok mücadeleler vermiş bir insan var.  Ülkemizde Cumhuriyeti kuruyor ve gözünüzün içine bakarak “ sen her şeyi yaparsın” mesajı veriyor.  Ve sen de bir çocuk olarak şöyle düşünüyorsun; “O yaptıktan sonra biz niye yapmayalım! “ Aynı zamanda “Cumhuriyeti siz kurdunuz “ diyerek sorumluluk duygusunu aşılıyor size.  Atatürk’ün her zaman çocuklarla ilgilenecek enerjisi ve isteği vardı ve bu yeteneği O’nun ruhunda vardı.  Mesela hafızası çok güçlüydü. Bugün elini öpen bir çocuğu 30 yıl sonra hatırlayabilirdi ki, hafızası ile ilgili çok hikayeler dinledim.

Devamı Aralık sayımızda…

 


Yazılara Abone Olmak İsterseniz

E-Posta Adresinizi Yazın: