Beyoğlu’nun En Güzel Abisi

Ahmet Ümit’in diğer romanlarından tanıdığımız komiser Nevzat ve ekibi Ali ile Zeynep yine bir cinayeti çözmek üzere iş başındalar. Tarlabaşı’nda yılbaşı gecesi genç bir adam öldürülür. Ceset, civarın ünlü kabadayılarından kara Nizam’ın en yakın adamı Engin Akça’ya aittir.

Yakışıklı bir adam olan Engin, çevresinde pek de sevilmediğinden, ölümünü isteyen, bundan memnunluk duyacak çok kişi vardır. Bunlardan biri, sevgilisi konsomatris Çisem’i şantajla kara Nizam’a peşkeş çektiği barbut İhsandır. İhsan, çocukluğundan beri genç kadına aşıktır ve hala onu kaybetmenin öfkesi içindedir. Çok çirkin ve Çisem’den yaşlı olan Nizam da aşıktır kadına. Onun kendisini sevmediğini bile bile, Enginin öldürüldüğü gün evlenmiştir Çisem’le. Engin’in çok zengin olan eski sevgilisi Jale de terkedilmeyi gururuna yedirememiş ve onu öldürtmek için kiralık katil tutmuştur. Ama katilden önce bir başkası halletmiştir işi.

Engin’in düşmanlarından en tehlikelisi ise İtalyan mafyasıdır. Uzun süre İtalya’da yaşayan Engin, orada mafyayla çalışmış, aralarında bazı olaylar çıkınca da, bir kaç sene önce İstanbul’a kaçmıştır. Zordur Başkomiser Nevzat’ın işi. Üstelik, peşinde onun her adımını izleyen bir polisiye roman yazarı vardır. Olay gitgide daha karmaşık bir hal alır. Nevzat bir yandan cinayeti çözmeye uğraşırken, diğer yandan da, Tarlabaşı’nın kabadayıları arasındaki güç savaşları, kentsel dönüşümün rant kavgaları, tinerciler ve daha bir sürü şeyle uğraşmaktadır.

Romandaki kahramanlar hayata yenilmiş, zorluklarla başa çıkamayan, olmak istedikleri kişi olamamış, kirli bir hayatın içinde debelenen, kurtulmaya çalıştıkça daha da batağa sürüklenen insanlar. Bir kadın için birbirine giren Nizam’la İhsan, üç karısını da pazarlayan Saltanat Süleyman, pavyonda çalışan Çisem ve Azize, Nizam’ın yeğeni Kudret, tinerci çocuklar Keto, Musti ve Pirana, soyetik Jale, hepsi yalanlarla, riyakarlıklarla dolu bir hayatı yaşamaktadırlar. Ve bu ışıksız dünyada parlayan bir yıldız, Nazlı. Aşık olduğu adamın adını verdiği kültür merkezinde gençlere, çocuklara, kadınlara yeni bir şans vermek için çırpınan bir kadın. Başlıbaşına ele alınması gereken farklı bir karakter.

Ahmet Ümit bu romanında bir çok güncel olaya da değinip, dolaylı yollardan kişisel düşüncelerini, duygularını da paylaşıyor okuyucusuyla.

tramvayKitabın belki de en etkileyici bölümlerinden biri de Gezi olaylarına değinilen satırlar:

“Parka girince nemli bir serinlik çöktü üzerime, yanık toprak, çürümüş ot kokusu… Dolunayın parlak ışığını geçirmeyen gümrah ağaçların altından yürürken, beton binaların arasındaki bu ağaçlıklı alanı bir tür tapınağa benzettim. Yok ettiğimiz doğanın son kutsal alanı. Bir yerlerde bir kuş öttü, sanırım bir baykuş, belki şehrin son baykuşu… Durup dinledim, bir daha sesi duyulmadı. Rüzgar durmuştu, merdivenlerden inerek, parkın ortasındaki açıklığa ulaştım. Dolunayın altındaki havuzun gümüşten suyuna baktım bir süre. İçim huzurla dolmuştu. Şu banklardan birine otursam, sabaha kadar bu dingin suyu seyretsem yine de sıkılmazdım. O anda fark ettim rüzgarı. Rüzgar bile denemez, bir yel, hafif bir esinti. Esinti usulca gezindi alnımda, saçlarımda. Sanki günün bütün yorgunluğu bir anda uçup gidivermişti zihnimden, bedenimden. Bir an kendimi, gökteki dolunayın, bu gölgeli ağaçların, bu gümüşten havuzun, şu esintinin bir parçası gibi hissettim. İşte o anda duydum sesi. Uğultu gibiydi, evet, ağaçlardan geliyordu. Adamın duyduğu ses bu muydu yoksa? Tüylerim diken diken olmuştu ama kendimi korkutmanın anlamı yoktu. Hemen mantıklı bir açıklama buldum zihnim: Rüzgarın sesi. Elbette rüzgarın sesi. Zaten uğultu gibi, ne söylediği de anlaşılmıyordu. Ama bu büyülü gece, mantıklı açıklamamı çürüttü hemen; uğultu giderek netleşti, bir kız çocuğunun incecik sesine dönüştü. Ardı ardına isimler sıralamaya başladı.

Ali , Abdullah, Mehmet, Ethem, Mustafa.”

Bir dua, bir ilahi, bir tekerleme gibi.

Ali, Abdullah, Mehmet, Ethem, Mustafa.”

Dehşet içinde kalmıştım. Neler oluyordu? İlk aklıma gelen, o evsiz adamın haklı olduğuydu, demek hayal görmemişti. Ağaçlar gerçekten de konuşuyordu. Hem de hiç susmadan. Sevgiyle, saygıyla, örselemekten çekinir gibi şefkatle hep aynı beş ismi tekrarlıyorlardı.

Ali, Abdullah, Mehmet, Ethem, Mustafa.”

İyi de kimdi bu isimleri söylenen insanlar? Etrafa bakınırken gördüm; havuzun karşısındaydılar, beş insan, beşi de gözlerini dikmiş bana bakıyordu. Evet, karşıdaki anıt mezardan söz ediyorum. Beş fotoğraf çerçevesinden bana bakan beş insandan. Ama sadece fotoğraflar yoktu yeşil çimenlerin üzerinde; beş de mezar taşı vardı. Sembolik olsalar da gerçek mezarlar taşlarından daha etkili görünüyorlardı ay ışığının solgun parlaklığında. Onlara doğru yürüdüm. Taşlarının üzerindeki yazılara baktım. Ali İsmail Korkmaz, Abdullah Cömert, Mehmet Ayvalıtaş, Ethem Sarısülük, Mustafa Sarı yazıyordu. Bu ağaçlar kesilmesin diye yapılan direnişte yaşamını yitiren beş gencecik insanın adları. Ne yapacağımı bilemeden öylece kala kalmıştım olduğum yerde. Ama rüzgarda usulca kıpırdanan ağaçlar, bir dua gibi aynı isimleri tekrarlamayı sürdürüyorlardı kararlılıkla…”

 


Yazılara Abone Olmak İsterseniz

E-Posta Adresinizi Yazın: