Uzun zamandır yüreğime dokunan, gözlerimin dolmasına sebep olan bir dizi izlemedim. Bu hafta Netflix’te yayınlanmaya başlayan “Ayrılık da Sevdaya Dahil” dizisi bunu değiştirdi. Diziyi hem keyifle hem de merakla izledim. Amacım dizinin yorumunu ya da kritiğini yapmak değil. Asıl ilgimi çeken şey başka. Dizi, ana akım kanallarda rekorlar kıran sert dünyaya kıyasla aile ilişkilerini hatırlatıyor.
Diziyi izleyenler hemen itiraz edecek, biliyorum. “Nasıl şiddet yok? Tefeci var, silah var,” diyecekler. “Zor durumda kalanın malını mülkünü almak var,” diye ekleyecekler. Buna rağmen beni alan kısım şurası: Kara dünyanın içinde aileye kıymet veriyorlar. Üstelik nesiller birbirini kolluyor. Dahası mahalledeki insanlar birbirini gözetiyor. Bu samimiyet, ekranda da hayatta da kolay bulunmuyor.
Karanlığın İçinde Kalan Bir Işık
Tefeci borcu yüzünden evini ve lokantasını kaybetmek üzere olan bir aile var. Buna rağmen mahallenin yoksullarına kucak açıyorlar. Bu tablo insanın içini sızlatıyor. Üstelik lokantanın bahçesinde küçük bir yeşil dünya kuruyorlar. Tavşan da var, kirpi de. Kedi de var, köpek de. Sahipsiz hayvanlar orada yuva buluyor.
Sonuç olarak dizi, kaybettiğimizi sandığımız değerleri doğal biçimde yaşatıyor. Gösterişe de ihtiyaç duymuyor. Bu yüzden izleyiciye “böyle olmalı” duygusu bırakıyor.
Bir Evden Taşan Tiyatro Hafızası
Yüreğime dokunan bir başka konu daha var. Dizi, ana akımda pek yer bulmayan emektar Türk tiyatrocularını duvarlarda yaşatıyor. Üstelik bunu dünya genelinde izlenen bir yapım yapıyor. Ana karakter bir senaryo yazarı. Annesi tiyatro oyuncusu. Babası sahneledikleri oyunları yazmış biri. Bu yüzden evin duvarları adeta bir tiyatro arşivi gibi duruyor.
Afife Jale ile başlıyor. Haldun Dormen ve Ferhan Şensoy’la devam ediyor. Tiyatromuza yıllarını veren isimler de o evde yer buluyor. Dahası dönemine damga vuran oyunlar sahnelere sızıyor. Replikler de izleyicinin önüne geliyor.
Eski bir oyuncu duvardaki fotoğraflara bakıyor. Ardından replikleri anlatıyor. Şöyle diyor: “Ben bu evi nasıl satarım? Tüm bu oyuncuların sesleri var bu evde. Ben onları dinliyorum geceleri. Burası sadece bir ev değil benim için.” Bu cümle evi de hafızayı da başka yere koyuyor. Üstelik kaybettiği kocasıyla ilmek ilmek ördüğü kabareler bu duvarlarda duruyor. Çocuklarını büyüttüğü odalar da aynı hikâyeyi taşıyor.
Bir Afife Jale Geçti Bu Sahnelerden…
Bugün gençlerin içinde kaç kişi Afife Jale’yi tanıyor? Kimdir, neler yaşadı, bilen kaç kişi var? Sahnede kalabilmek için ne mücadeleler verdi? Hayatını tiyatroya adadı; buna rağmen çile çekti. Baş ağrıları bitmedi. Üstelik yanlış bir tıbbi yol onu morfine sürükledi. Tacizle de yüzleşti. Buna karşın polis kapıya dayansa da sahnede durdu. Muazzam rolleri oynadı. Tiyatromuz onu “İlk Türk Kadın Tiyatro Oyuncusu” diye yazdı. Peki bu hayatı kaç kişi merak etti? Ben Osman Balcıgil’in kaleminden okudum. Ayrıca sesli kitap olarak da dinledim. Ardından Cumhuriyet’in ilk yıllarını düşündüm. Ne büyük sanatçılar var.
Bununla birlikte bugünün seyircisi başka türlü seçiyor. Bir zamanlar imkânsızlıklar içinde salonlar dolardı. Opera da tiyatro da kapalı gişe oynardı. Oysa şimdi çoğu kişi komedi arıyor. Komedi olmayınca ilgisi azalıyor. Üstelik dizilerden tanınan oyuncular yoksa izlemek istemeyenler var. Seyircinin yaş ortalaması da çoğu zaman elli üstü. Bu yüzden seçimler dijitale kaydı. Gençlerin büyük çoğunluğu yabancı dizi ve filme yöneliyor.
Türk sineması sanatsal işler de çıkarıyor. Yine de gişe çoğu zaman kara komediye gidiyor. Komediyi severim; ancak yalnızca güldürüp hiçbir iz bırakmayan işleri izleyemiyorum. Recep İvedik çizgisi bunun örneği. İşler Güçler serisi de öyle. Şafak Sezer’in son işleri de bu hatta duruyor. Buna rağmen seksenli ve doksanlı yıllarda Kemal Sunal’la büyüdük. İnek Şaban’dan çok şey öğrendik.
Seksenlerden Günümüze Değişim
Seçici bir okur ve izleyici olarak aynı döngüyü görünce üzülüyorum. Türk tiyatrosu, sinema ve diziler benzer konulara sıkıştı. Reyting kaygısı bunu büyüttü. Üstelik dizi süreleri uzadı. Süre uzayınca hikâye dağıldı. Ardından entrika çoğaldı. Çete savaşları öne geçti. Kadını ezen “kahraman” tipleri de arttı.
Bu tablo AB grubu izleyiciyi ana akımdan uzaklaştırdı. Sonuçta pek çok ev o platformları kapattı. Dahası izleyici haberleri de telefondan takip ediyor. Böylece prime time alışkanlığı siliniyor.
Seksenlerde akşam haberinden sonra dizi başlardı. Ailece otururduk. Çay olurdu, meyve olurdu. Bu bir gelenekti. Diziler de herkesin izleyebileceği konuları taşırdı. Üstelik toplumsal hayattan kesitler verirdi. Televizyon karşısında gülerdik. Bazen sobanın başında otururduk. Sonra sohbet uzardı.
Bugün akşamlar dağılıyor. Çocuklar odasında ekranla kalıyor. Yetişkinler de ayrı ekrana gidiyor. Sonuç olarak aynı evin içinde farklı dünyalar açılıyor. Ortak zevke hitap eden yayın da azaldı. Biri film izliyor. Diğeri kulaklıkla podcast dinliyor. Başka biri sesli kitaba geçiyor. İmkân varsa biri odaya kapanıp kitap okuyor.
Kaybolan Değerleri Yeniden Hatırlamak
Bu mini dizi beni çocukluğuma götürdü. Aynı zamanda kaybolan değerleri hatırlattı. Nezaket, saygı, sevgi, hoşgörü… Bu başlıklar ekranda azalınca boşluğu başka içerikler dolduruyor. Şiddet artıyor. Kavga çoğalıyor. Çatışma normalleşiyor. Ayrımcılık da görünürleşiyor. Bu kötü örnekler değerlerimizi örseliyor. Toplum son yirmi beş yılda hızlı değişti. Bu yüzden iyileşme de zaman ister.
Dolayısıyla aile içerikli yapımların çoğalmasını istiyorum. Duygusu olan işler iyi geliyor. Ailenin büyüğü konumuna geldiğim bu yıllarda daha çok istiyorum. Çocuklarım ve torunlarımla birlikte izlemek isterim. İzlerken gülmek isterim. Çekirdek çitlemek de isterim.
Hepimizin hamurunda Adile Naşit var. Hulusi Kentmen var. Münir Özkul var. Bu güzellikleri kaybetmeyelim. Yeni nesle aktaralım. İzletelim. Yaşatalım.
Türk tiyatrosu ve sinemasının varoluşu ve yaşaması için emek veren tüm oyuncu, yazar ve yapımcılara sevgi, saygı ve özlemle…
Sedef Cenk





















