Kafka’nın Gölgesinde Prag

“Toplumun yaşamı bir döngü içinde ilerler.” -Franz Kafka

Uzun zamandır içimde tarifi zor bir çağrı vardı. Beni kendine çeken derin ve tutkulu bir haykırış gibiydi. Sanki Prag’dan geliyordu; taş sokaklardan göğe yükselen bu ses, beni bekliyordu. Bu şehre adım atmaya karar verdim.

  1. Gün: Kaybolarak Başlamak

Kapalı ve yağmurlu bir Temmuz sabahı, Eski Şehrin gotik sokaklarında yürürken, haritamı otelde unuttuğumu fark ettim. Ne sis vardı ne de açık bir gökyüzü; bulutlar gri bir perde gibi şehrin üzerine serilmişti. İnternet bir gelip bir gidiyor, adeta dar sokakların gizemli ritmi bu bağlantıyı yönetiyordu.

Prag’da Çek Korunası geçerli olduğundan, ilk rastladığım döviz bürosuna uğradım. Koyu sarı yağmurluğumu sırtıma geçirip yürümeye devam ettim. Maiselova sokak tabelasını gördüğümde zihnimde yalnızca tek bir düşünce yankılandı: “Bazen bulmak için kaybolmak gerekir.” Daha on adım atmadan, ahşabı yer yer grileşmiş eski bir kapı dikkatimi çekti. Oldum olası tarihi kapılara düşkünümdür. Kapının küçük bir tokmağı vardı. Usulca dokundum, kafamı kaldırdım. Bronz levhada “Zde se 3.7.1883 narodil Franz Kafka” yazıyordu. Uygulama bu metni, “Burada 3 Temmuz 1883’te Franz Kafka doğdu.” olarak çevirdi.

Maiselova 5 numaralı binanın önünde bulmuştum kendimi. Tam o anda yanımda bir silüet belirdi. Neredeyse saydam ve ince yüzüyle Kafka’ydı. Siyah şapkasını eline alıp hafif boğuk ve ölçülü bir tonla fısıldadı.

“Biliyor musun, iki insanı yakınlaştıran kelimelerdir. Tıpkı bizim gibi.”

Başka bir zamandan çıkıp gelmişti. O an anladım ki Prag yolculuğumda, rehberim Kafka olacaktı. Eski Kent Meydanı’na doğru yürümeye başladı. Ben de onun peşinden gittim. Renkli barok binalar ve tarihi yapılarla nereye bakacağımı şaşırırken, bir yandan da Kafka’nın izini kaybetmemeye çabalıyordum. Meydanın tam kalbinde yer alan Jan Hus Anıtı’nı, Aziz Nicholas Kilisesi’ni ve Eski Belediye Binası’nı göz ucuyla seyredip Astronomik Saat’in önüne kadar konuşmadan ilerledik. 1410 yılında yapılan bu saat, dünyanın en eski üçüncü astronomik saatiymiş; hâlen çalışan tek örnek olduğunu da sonradan öğrendim. Kafka, saatin önündeki kalabalığı görünce adımlarını yavaşlattı. Aralarına karışmak istemiyor gibiydi. Ona göre bu yeni çağ, kendi zamanındaki bürokrasiden farklı değildi ve kalabalık da onun gözünde zincirin bir parçasıydı. Yerli ve yabancı onlarca turistin video ve fotoğraf çekmek için yarıştığını fark edince, zihnimde yeni bir cümle yankılandı. “Zincirleri artık elimizde mi taşıyoruz?”

Görkemli saatin iki yanında dört küçük figür vardı. Kibir, açgözlülük, ölüm ve eğlenceyi temsil eden bu figürler hayatın geçiciliğini ve insan ruhunun çeşitli halleriyle dolu bir tiyatro sahnesini andırıyordu. Her saat başı küçük pencerelerden çıkan 12 havariyi izlemek için biz de bir süre bekledik. Saat on biri vurunca, iskeletin ‘saat doldu’ hareketiyle havariler halkı selamlamaya başladı.

Zamanın animasyona dönüşmesini görünce Kafka kulağıma eğildi ve hüzünlü bir ifadeyle “Mutluluk, yelkovan gibi tepemde dolaşıyordu,” dedi “Ama onu aşağı çekmeyi başaramadım.”

Bu sözü bir çırpıda telefonuma, ‘Kendime Not’ başlığıyla kaydettim. Güneş yüzüme çarpınca, iki euroya aldığım poşet yağmurluğu çıkarmak aklıma geldi. Belki de Kafka’nın mutluluk arayışı, hayatın değişkenliği içinde, tıpkı böyle kırılgan ve geçici denge anlarından ibaretti. Anlık bir refleks gibi Kafka, Astronomik Saate sırtını döndü, adımlarını sayısız insan ve hayvan figürüyle süslenmiş, bir dönem yaşadığı eski evi Dům U Minuty’ye yöneltti. “Benim yalnızlığım, insanların arasında olduğumda daha da derindir,” diye mırıldandı. O an ben de çevremdeki yüzlerce kalabalığı sessizce süzerek, Türk Dil Kurumu’nun 2024 yılı için ‘kalabalık yalnızlık’ kavramını seçtiğine dair okuduğum haberi hatırladım.

Meydandan çıkıp 14. yüzyılda inşa edilmiş Týn Kilisesi’nin gotik kuleleri arasında yürüdük. Bu yüksek ve keskin kuleler, bulutlara uzanmaya çalışan parmaklar gibiydi. İç mekândaki astronom Tycho Brahe’nin mezarı, barok mimarisini yansıtan sunak ve org dikkat çeken ögelerdi.

Yağmur hızını kesince, Arnavut kaldırımları takip ederek Celetná Caddesi boyunca ilerledik. Karşımızda, Prag’ın tarihi dokusunu yansıtan orta çağdan kalma Barut Kapısı (Prašná brána) yükseliyordu. 15. yüzyılda inşa edilen bu gotik yapı, Kraliyet Yolu’nun başlangıç noktalarından biriymiş, hatta krallar taç giyme törenlerinde bu rotayı izlemişler. Günümüzde tarihî yürüyüş yolu olarak popülerliğini koruyan kulenin oyma işçiliğine ve kabartmalarına hayran kalmamak elde değildi.

Vltava Nehri üzerindeki Karl Köprüsü’ne (Charles Bridge) vardığımızda, değişken hava içimde hafif bir ürperti bırakmıştı. Prag’ın en ünlü simgelerinden olan bu taş köprünün, 14. yüzyılda IV. Karl tarafından yaptırıldığından bahsetti Kafka. Eski Şehir ile Mala Strana bölgelerini birbirine bağlayan köprüde adım attıkça, onun yerdeki taşları ezberlemişçesine tanıdığını hissettim. Heykellerin arasında durduk bir süre. Kafka, “Yaşamımız nasıl olsa bulanık bir su. Ne için onu daha fazla bulandıralım ki?” derken, Vltava Nehri’nin sularına dalıp gittiğimin farkında değildim. Yanıma yaklaştı, yarım tebessümle mırıldandı.

“Her adım, bir keşiftir; kaybolmak, aslında bulmanın başlangıcıdır.”

Belki de haklıydı; sonuçta herkes biraz kaybolarak bulmuyor muydu yolunu? Yol beni köprünün üstündeki insan kalabalığına getirmişti. Aziz John Nepomuk heykelinin önündeydim. Uzunca bir kuyruk oluşmuştu. Merak edip sıradan birine sorma ihtiyacı hissettim. Efsaneye göre, bu heykelin üzerindeki plakaya dokunursan, bu şehre tekrar gelebilirmişsin. Tam o anda, güneş bulutların arasından süzülüp Kafka’nın yüzüne vurdu; bir yandan da eliyle plakaya dokunmaya çabalıyordu. Gezi boyunca ilk defa uzun uzadıya gülümsediğini fark ettim. Köprüdeki çalgıcıların eğlencesine de ritim tutar gibiydi. Geçmişte sadece ağırlık ve yalnızlık taşıyan bu köprü, belki de şimdi, pastel renkli cepheleriyle adeta bir resim tablosunu andıran Prag evlerini birbirine bağlayan zamansız bir geçitti ona göre. Kim bilir? Birlikte açık hava müzesini andıran köprüde her bir heykelin önünde durarak ilerledik. Barok tarzı taş heykeller gün boyu yağan yağmurun etkisiyle parlıyor, geçmişte hangi hikâyenin kahramanı olduklarını bilmeksizin şehrin atmosferine eşlik ediyorlardı.

Kafka’nın yüzü tekrar gerildi, “Benim yalnızlığım, insanlarla çevrili olduğum için daha da derindir,” dediğinde gökyüzündeki gri bulutlar onun sözlerini onaylıyordu. Her taş, her heykel ona dair bir hikâye fısıldıyordu; evet işitebiliyordum. Hatta onun çaresizliğini, yalnızlığını ve bürokrasinin ördüğü görünmez duvarları dokunur gibi hissedebiliyordum. Fakat bütün bunların ötesinde, nehrin üzerindeki yansımaların büyüsüne kapılmaktan da kendimi alıkoyamıyordum.

Akşamüzeri Vltava kıyısında soluklandık. Karl Köprüsü’nün gölgesi suya düşmüş, nehirde yavaşça dalgalanıyordu. Kafka, buruk bir ifadeyle bana dönüp, “Benim dünyam seninkine uymuyor olabilir. Ama unutma, yol dediğin, insana kendi karanlığını gösteren bir aynadır,” dedi. Aydınlığa çıkmak için önce karanlıktan geçmek gerektiğini ikimiz de biliyorduk. Bunun üzerinde durmaya gerek yoktu; bir saat boyunca sessizce oturup nehri izledik. Sonra yağmur yeniden başladı; ama bu kez, ardında yalnızca serinlik değil, yepyeni bir merak da bıraktı. Ertesi gün nerede rastlaşacaktık?

  1. Gün: Labirentin İçinde

İçimdeki sesi dinleyip, sabah dokuzda soluğu Franz Kafka Müzesi’nde aldım. Kafka, müzenin bahçesinde, Çekya haritası şeklindeki küçük havuzun başında dikiliyordu. Haritanın doğusunda ve batısında işeyen iki heykel vardı. Kafka kısa bir süre sessizce onları izledi; hafifçe kaşlarını kaldırdı, ama hiçbir yorum yapmadı. Elini sallayarak, “Hadi müzeye girelim,” dercesine beni yönlendirdi. Müze, yazarın dünyasına açılan kapıydı. Karl Köprüsü’ne çok yakın bir noktada, Vltava Nehri kıyısındaydı. Kafka’nın el yazmalarını, defterlerini ve mektuplarını görmek, yanımda yürüyen hayaletin gerçekliğini daha da güçlendirdi. İçerideki simsiyah duvarlar, labirent gibi dar geçitler ve tül üzerine yansıtılan görüntüler, ses efektleriyle birleşerek onun iç dünyasını hem görsel hem işitsel olarak deneyimlememi sağladı. Gölge oyunları bana onun öykülerini hatırlattı. Kafka’nın kendi yaşamını günümüzden görmesi onu hüzünlendirmiş olsa gerek çıkışta bir süre sessiz kaldı. Sonra bana dönüp şunu söyledi: “Burada bulunmamın nedeni, hâlâ anlaşılmamış olmamdır.”

Müze çıkışı dinlenmek için, bahçedeki kafede soluklandım. İçimdeki kasveti biraz olsun ferahlatır düşüncesiyle limonata sipariş ettim. Ancak suyun içine sıkılmış acı limon tadı boğazımı yakınca bitiremeden, mekândan ayrıldım. Köprüden karşı yakaya, Malá Strana’ya ulaştık. Dar sokaklardan yukarı tırmanırken, Kafka kız kardeşiyle birlikte Altın Yol’da yaşadığından bahsetti. Prag Kalesi’ne (Pražský hrad) ulaştığımızda, şehrin kırmızı çatılarla ışıldayan manzarası ayaklarımızın altındaydı. Kafka, hiç tanımadığı bir diyara bakar gibi baktı bir süre. Derin bir nefes aldı, “Her şey kaybolacak,” dedi “Ama belki de hiçbir şey gerçekte kaybolmayacak.” Haklıydı… Bu kale, dünyanın en eski ve en geniş kompleksi olarak, Guinness Rekorlar Kitabı’nda yerini almıştı çoktan. Şehre hâkim geniş bir tepeye kurulu olan Prag kalesi, 1000 yılı aşkın bir süre yönetim bölgesi olarak hizmet vermiş halen içerisindeki bazı yapılar bugün Çek Cumhurbaşkanlığı Resmi Konutu olmaya devam ediyordu.

Kale, içerisindeki saraylar, kilise ve manastırlar, bahçeler, kuleler, dar sokaklar ve evleriyle başlı başına bir şehirdi. Kraliyet Sarayının en üst katındaki Vladislav Salonu, ziyafet ve taç giyme töreni gibi kamusal etkinliklerin yapıldığı büyük bir alanmış geçmişte. Mimarisi Romaesk tarzı ile başlayıp, Gotik, Rönesans, Barok ve Neo-klasik stili ile devam etmiş. Elbette bunları Kafka’nın kendi ağzından öğrendim.

Kaledeki avlular mermer ve taşlarla döşenmişti. Kafka, beni ‘Şato’ romanının hayali atmosferine taşıdı avluda dolaşırken. Kalenin ihtişamı ve bürokratik labirenti arasında adeta kaybolduk bir ara. Tıpkı Kafka’nın dediği gibi; “Şatoya ulaşmak isteyen insan, aslında kendi içindeki sonsuz koridorlarda dolaşır.”

Aziz Vitus Katedrali Prag Kalesi içerisindeki en etkileyici yapıydı. Gotik tarzıyla inşa edilmeye başlanan bina, 18 ve 19. yüzyıllarda Barok ve Neo-klasik tarzda yenilemeler ve eklemelerle görkemli bir hale getirilmişti. İnsanı derinden etkileyen iç mimarisi, freskleri ve vitrayları ile dikkat çekiyordu. 14. yüzyılda Venedikli sanatçılar tarafından yapılan Son Yargı mozaikleri ile Altın Taç kapı görülmeye değerdi. Özellikle, etkileyici vitray çalışmalarıyla ünlü St. Wenceslas Şapeli semayı renklendiriyordu. Pencerelerden sızan renkli ışıkların taş duvarlarda yaptığı ışık gösterisini de kaçırmadım. Kafka ise suskundu. Belki de ışıkla gölge arasındaki bu karşıtlık, kendi iç dünyasının bir yansımasıydı. St Wenceslas Tacı, kraliyet asası gibi son derece değerli eserlerin bulunduğu Bohem Kraliyet Hazineleri St. Vitus Katedrali’nin bir salonunda yedi kilit altında saklanıyormuş. Fakat bu bilgiyi sonradan edindim.

Prag Kalesi’ni güneyden kuzeye doğru kateden yol, Altın Yol olarak anılıyor. Adını, 17. yüzyılda burada bulunan kuyumculardan almış. Aslında bu tarihten önce bu yolda, kale muhafızlarının konutları yer alıyormuş. 1950’lerde restore edilen yol, hediyelik eşya dükkânları ve kutu gibi renkli evlerle sevimli bir görsele kavuşmuş. Ancak yürürken, tarih sessizce fısıldıyordu. Dalibor Kulesindeki zindanı dolaşmadım, işkence aletlerini görmeye ruhum izin vermedi. Orta Çağ Topçu Müzesi’ni gezerken, zırhlar, miğferler ve kılıçların arasından koridorun sonunda, o dönemin kadın kıyafetleri dikkatimi çekti. Renkli kumaşlar, uzun elbiseler ve özenle işlenmiş dantel detayları, savaşın sert atmosferine inat içimi ferahlattı. Bir an Kafka’nın gözlem tutkusu aklıma geldi; böylesi karşıtlıkları fark edebilme yetisi, onun sessiz gözlemlerinin bir yansımasıydı. Fark etmenin ilk adımı görebilmekti. Kadınların savaşla örülü dünyanın ortasında, estetik ve zarafeti koruyabildiklerini görmek, geçmişin sessiz bir yankısı gibi içimi doldurdu.

Prag Kalesi’nde tüm bu yapıların dışında daha pek çok gezilecek yerler vardı. Beyaz Kule, Aziz George Bazilikası, Lobkowicz Sarayı, Martinine Sarayı gibi. Fakat bunların hepsini keşfetmek için bir iki gün ayırmak gerekiyor.

Aşağıya inerken tarihi 22 numaralı tramvaya bindik. Pencereden Prag’ın yamaçlı evlerini, dar sokaklarını izledik. Yorgunluk çökmüştü. Kafka sessizdi; belki de kendi içindeki düşünceleriyle meşguldü.

Akşamı Louvre Kafe’de noktaladık. 1902’den beri hizmet veren ve Franz Kafka’nın uzun saatler geçirdiği o ünlü mekânda. Garson eski zamanın inceliğiyle kahvemizi getirdi. Kafka kahvesini yudumlarken hayaller ve kaygılar arasında gidip gelen o insanın izlerini aradım. “Burası hâlâ yaşıyor, tıpkı anılar gibi.” diyen bir ses işitmedim, ama duymuş kadar hissettim. Bu mekân sadece Kafka’nın dostlarıyla oturup kahve içtiği bir yer değil; düşüncelerinin ve yazılarının sessiz tanığıydı.

Yan masadaki baba ile oğul dikkatini çekti Kafka’nın. Çocuk, kaşları çatık gergin bir sesle babasını azarlıyordu. Baba ise çekingen ve kırgın bir halde kahvesini bitirmeye uğraşıyordu. Son yudumun masaya dökülmesiyle birlikte çocuğun öfkesi yeniden alevlendi, ellerini sinirle masaya vurdu. O an Kafka’nın gözleri dalıp gitti. Belki de çocukluğuna… Sanki zihninde tanıdık bir endişe belirdi. Fısıltıya benzer bir sesle, “Baba beni neden hiç görmedin?” diye sorar gibiydi kendi kendine. Ardından hemen düzeltti, “Hayır… bu büsbütün başka bir şeydi; bizimkisi uyumsuzluktu.” Yüzü kireç gibi bembeyazdı. Bu sahne, kuşaklar arasındaki çatışmaların, hâlâ aynı olduğunu, sadece yönünün değiştiğini gösteriyordu. Tıpkı Kafka’nın Dönüşüm romanında ’Samsa’nın hissettiği gibi- bu sahnede baba- kendini yalnız ve uyumsuz hissediyordu.  O sırada garsona sipariş verdiğim Cesar Salatası çoktan gelmişti. İçindeki tavukların ne kadar lezzetli olduğunun farkında olmaksızın, Kafka’nın günlüğüne düştüğü not aklıma geldi birden.

“Toplumun yaşamı bir döngü içinde ilerler.”

Yazar haklıydı. Bir zamanlar babaların oğullara yönelttiği baskı, zamanla tersine dönmüş, şimdi çocukların ebeveynlere karşı tavırlarında öfkeli ve sabırsız ilişkilere dönüşmüştü. Bunda dijitalleşmenin etkisi yadsınamazdı.

Kafka’nın Babaya Mektuptaki sözleri beynimde tekrarladı durdu. “Yazdıklarımın konusu sendin, öyle ya, senin göğsüne yaslanıp yakınamayacaklarımdan yakınıyordum orda yalnızca.”

  1. Gün: Taşlar ve Çağdaş Sanatlar

Son gün, Kafka Heykelinde buluştuk. Çağdaş sanatın en dikkat çekici eserlerinden biri olan bu heykel, 2014 yılında David Černý tarafından tasarlanmıştı. Kafka’nın devasa metalik portresi diyebiliriz. 11 metre yüksekliğinde ve 42 döner aynalı katmandan oluşuyordu. Kafka, bir zamanlar bu civardaki bir sigorta şirketinde memur olarak çalışmış. Şimdi ise yerinde büyük bir alışveriş merkezi yükseliyordu. Kafka, dev heykelin metalik bakışlarıyla göz göze geldi. Birbirinden bağımsız hareket eden paneller, zaman zaman kafasını bir bütün, zaman zaman parçalanmış bir halde gösteriyor; anıtın gölgesi sürekli değişerek yazarın ruhundaki kırılmalara yenisini ekliyordu.

Heykel tam tur döndükten sonra, adımlarımızı Ulusal Müzeye çevirdik. Prag’ın en görkemli kültürel yapılarından biri olan ve 1818 yılında kurulan Prag Ulusal Müzesi (Národní muzeum), neo rönesans yapısına sahipti. Wenceslas Meydanı’nın hemen başında yer alıyordu. Yaklaşık dört saatimizi aldı bu müzeyi dolaşmak. Cengiz Han‘a ait bir bölüm varmış içinde, fakat iki hafta süreyle kapalı olduğu için o bölümü gezemedik. Müze bugüne kadar gördüğüm en güzel müzeler arasında ilk sıralarda yer alabilir. Mamutların tarihinden tutun da Çek Cumhuriyeti’nin ilk yerleşimlerine kadar çok geniş bir tarih yelpazesine sahipti müze. Koleksiyonunda doğa tarihi, arkeoloji, sanat, müzik ve antropoloji gibi pek çok alanda esere rastlıyorsunuz. Boheme tarzının Çekya’dan gelen bir tarz olduğunu o güne kadar bilmiyordum. Yeni öğrendim. Müzede ayrıca, içinde binlerce değerli taşın bulunduğu ayrı bir müze mevcut. Burada taşların büyülü dünyasında geziyorsunuz. Bu taşların tarih boyunca Dolmabahçe Sarayı dahil tüm Avrupa’daki sarayları süslediğini de elbette bilmiyordum. Ah, bilmediğim ne çok şey var!

“Hangisi benim taşım acaba?”

Bu soru taş müzesini gezerken sürekli kafamı meşgul etti. Uğurlu mu bilmem ama, koyu kırmızı granat taşı kesinlikle favorim. Galerime bakarken karar verdim diyemem çünkü hiç fotoğraf çekmedim gezi boyunca! Kafka olsa çeker miydi acaba?

Dev merdivenlerden aşağıya inerken bir yandan da kubbeli tavandan gözlerimi alamadım. Görsel bir şölenden, kuvvetli yağmura çıkmak pek iç açıcı değildi. Saçlarımdan sular şıpır şıpır damlarken, Prag’ın en güzel Art Nouveau yapılarından biri olan Evropa Oteli’nin önüne varmıştık bile. 1905 yılında inşa edilmiş bu otel. Dış cephesindeki detaylı süslemeleriyle tarihten zarif bir kesit sunuyordu.

Ayrılmadan, mutlaka görülmesi gereken yerler listesindeki bir diğer yapıyı görmek için biraz hızlandık. Dans Eden Ev (Tančící dům). 1996 yılında yapımı tamamlanan bu bina, Frank Gehry ve Vlado Milunić’in ortak tasarımıymış. Prag’ın modern yüzünü temsil ediyordu. Sıra dışı bina, dans eden bir çifti anımsatan kıvrımlı bir yapıya sahipti. Fakat tıpkı Kafka gibi benim de çok fazla ilgimi çekmedi. Ufak tefek bir şeyler almak için, Havelske trziste yerel pazarına doğru yöneldik. Açık pazarda meyve, sebze, hediyelik eşya gibi çok sayıda ürün mevcuttu. Buradan magnet, kartpostal ve minik kupa aldım.

Kafka’ya “Kafa Dengi Ruhlar” kitabımı armağan ettikten sonra, onun son sözüyle vedalaştık. “Bir kitap, içimizdeki donmuş denize inen balta gibi olmalı.” Bu söz içimde yeni bir düşünceyi tetikledi; “Denize ulaşabilmiş miydim, yoksa kayıp mıydım?”

Prag’daki üç günüm böyle geçti. Bu yolculuk, yalnızca bir şehri değil, aynı zamanda Kafka’yı ve kendi iç dünyamı keşfetmekti. Kimi anlarda Kafka’nın sayfalarından çıkmış gibiydim; her kapı bir bilmece, her yüz ayrı bir hikâye fısıldıyordu. Bazen karanlık bir labirentte kaybolmuş gibi hissettim, bazen de kendime yeni pencereler açtım.

Sonuçta hafızamda yer eden en önemli gerçek, Prag’ın Avrupa’nın en etkileyici şehirlerinden biri olduğuydu. Tarihi dokusu, sanatı ve mimarisiyle büyüleyici bir atmosfer sunan bu şehir, birbirine yürüme mesafesindeki meydanları, köprüleri, Gotik kiliseleri, renkli barok sarayları ve taş sokaklarıyla insana her adımda zamanda yolculuk hissi yaşatıyordu. Üstelik neredeyse her köşe başında, sizi yeni bir sanat eseriyle karşılayarak.

Not: Sokaklarda soğuk buhar püskürten sistemlerin Antalya, Diyarbakır ve Ankara gibi sıcak şehirlerimizde de yaygınlaşmasını dileyerek bir sonraki geziye yelken açalım mı?

Nezihat Keret
Önceki İçerikSize Sarılabilir miyim? Sarılmanın Dili
Sonraki İçerikAlbert Camus’nun Yabancı’sı Yeniden Sinemada: Yönetmen François Ozon
Nezihat Keret
Her şeyden çok, ailenin lokomotifi olan; daima yetişecek işi bulunan bir Anne, her dizede hayatı sorgulatan, anlatacak öyküsünden çok anlaşılacak hayalleri olan bir Şair, kararlı hale gelebilmek için çoğu zaman ödün vermiş; karşılığında ilham bulmuş bir Kimya mühendisi. Profesyonel yaşamında kalite ve proje yönetimi alanında çalışırken, iç dünyasını edebiyatla ifade etmenin yollarını aradı. Bu süreçte Anadolu Üniversitesi Halkla İlişkiler ve Tanıtım bölümünü de tamamladı. Şiir, öykü ve denemeleri çeşitli dergi ve seçkilerde yayımlandı; iki yıl boyunca köşe yazarlığı ve editörlük deneyimi kazandı. Kadınların toplumsal mücadelesine duyduğu hassasiyetle “Kadınım Hepsi Bu!” ve “Herkes Biraz Kadın Olabilir mi?” antolojilerinde, ayrıca şiddet temalı “Duvarın Ardı” ve “Huzursuz Kelimeler” seçkilerinde yer aldı. Yazarın Strese Huzur Aşıladım, Dargın Mutluluk ve Kafa Dengi Ruhlar adlı üç kitabı bulunmaktadır. Hayatı görkemli bir çınar gibi görüp umut dallarına tutunarak; yalın, sade ve mütevazı bir dille köklenmeye çalışıyor. Fırtınalı zamanların gölgesinde ona gayretle yaşama gücü veren şey ise, sonsuz aşka olan inancı. Aynı inançla, “karmaşık ve iyileşmez” diye görülen çağın huzursuzluğuna, rafine üretkenlik olarak tanımladığı şiirler ve öykülerle küçük çözümler aşılamayı hedefliyor.