Kentsel dönüşüm, bireyselleşme ve dijitalleşmenin hız kazandığı bir çağda, geçmişin o sıcak, samimi ve dayanışma dolu mahalle yaşamını hatırlamak, belki de daha önce hiç olmadığı kadar anlamlı. Yazar Özlen Alpaslan, ikinci romanı Mahalle ile okuyucularını Kuzguncuk’un tarih kokan sokaklarında bir yolculuğa çıkarıyor. Bu yolculuk, yalnızca fiziksel bir mahalleye değil, aynı zamanda hafızamıza, toplumsal belleğimize ve insan olmanın özüne yapılan bir içsel keşfi de barındırıyor.
Mahalle, hem kaybolan bir yaşam biçiminin hatırlatılması hem de geçmişin izlerini taşıyan bireylerin bugünkü toplumsal meselelerle nasıl yüzleştiğinin bir hikâyesi. Gazeteci Aysel’in gizemli kayboluşu etrafında şekillenen roman, mahalleliyle birlikte geçmişin sırlarını ve günümüzün yüklerini de sorguluyor. Romanda yemeğin, sohbetin, dostluğun ve ortak yaşamın önemi dikkat çekiyor. Okuyucu nostaljik ama bir o kadar da düşündürücü bir atmosferle baş başa.
“Mahalle” romanınızda geçmişin sıcak mahalle yaşantısını bugünün dünyasına taşıyorsunuz. Bu hikâyeyi yazma fikri nasıl doğdu? Sizi en çok etkileyen kişisel deneyim neydi?
Gittikçe kalabalıklaşan bir dünyada gittikçe yalnızlaşıyoruz. Eskiden komşularımızın kapısını rahatça çalardık, bir çay bardağı tuz isteyebilirdik. Şimdi o eski üç-dört katlı binaların yerine devasa gökdelenler dikiliyor, gökyüzünü bile göremez olduk. Üç yüz haneli rezidanslarda üç komşusu olanların sayısı üçü zor geçiyor. Bir zamanlar “Bir maniniz yoksa annemler yarın size gelmek istiyor” nezaketiyle büyüyen insanlar, şimdi sosyal medyada birbirini takip ediyor. Mahalle kültürü, komşuluk, sohbetler giderek sahneden çekiliyor. Bunun yerine sanal mahalleler kuruyor, kendimize dijital komşular edinip onların ne yiyip içtiğini takip ediyoruz. Eskiden mahrem kabul ettiğimiz şeyleri ulu orta paylaşıyor, kendi mahallemizde bizim gibi düşünenlerle memleket meselelerini tartışırken ötekileri görmezden geliyoruz. Mahalle’de tam da bunu anlatmak istedim. Farklı insanlar bir araya gelmeli, birbirini dinlemeli. Yalnızlığın, ayrışmanın, ötekileşmenin ötesine geçmenin yolu bu. “Öteki” dediğimiz, aslında sadece “ötedeki biz” olabilir. Toplumsal belleğimizde yer eden, içimizi burkan manzaralar var. Kendi kişisel deneyimlerimden çok, hepimizin ortak hikâyesi bu. Hem bireysel hem de çok toplumsal bir öykü. Romanın kapağında bir cümle var:
“Ben zaten nerede bir kırmızı karanfil görsem, orası hep kalp ağrısı…”
Mahalle, kırmızı karanfillerimizin ve kalp ağrılarımızın hikâyesi.
Her bölümün bir yemek adıyla başlaması oldukça özgün bir anlatım tercihi. Bu yapı ile hikâye arasında nasıl bir bağ kurdunuz? Mutfakla olan kişisel ilişkiniz nasıl?
Yemeği paylaşmak üzere aynı masa etrafında toplanmanın iyileştirici gücüne inanıyorum. Romanda her bölümün bir yemek adıyla başlamasıyla, son yıllarda kaçan tadımızı yerine getirmek istedim. Bizim kültürümüzde, biri derdini anlatacaksa önce ona bir lokma ikram edilir. “Otur, bir çay içelim” cümlesi, bazen en büyük sırların açılmasını sağlar. Yanık ekmek kokusu bile suskun hikâyelerin dile gelmesine şahit olabilir. Beraber çay içilecek insanla kahve içilecek insan başkadır benim için. Her sofraya gönül rahatlığıyla oturulmaz. Ama bazı masalar vardır ki o masayı kuran kişi, mahallenin ablasıdır. Onun sofrası mahalle için terapi gibidir, karından önce gönüller doyar. Romanda böyle bir karakter olsun istedim—sofrasında önce ruhları doyuran bir kadın. Herkesin damak zevki farklıdır, derdi farklı, şifası farklı. O yüzden her bölümde masaya oturan kişinin derdiyle örtüşen, ona benzeyen bir yemek seçtim. Çünkü kalbin kilidinin damaktan geçtiğine inanıyorum. Mutfakta Füruzan kadar iddialı değilim ama iyi yemek yemeyi seviyorum. Güzel sofralar kurup dostlarımla sohbet ettiğimiz anları artırmaya çalışıyorum.
Romanınızda gazeteci Aysel’in kayboluşu çevresinde gelişen olaylar üzerinden toplumsal duyarlılığı da işliyorsunuz. Bu karakteri oluştururken ne tür bir mesaj vermek istediniz?
Aysel, masa başında değil, sahada haberin peşinde koşan bir gazeteci. Olayın yerine gidip araştıran, soruşturan, gündeme taşıyan, takip eden, cesur ve gözü kara biri. Onu yazarken, hepimize bir ayna olmasını istedim. Unutmaya meyilli olduğumuz ne varsa, yüzümüze tutan büyük bir ayna. Yakın tarihimizde yaşanan pek çok olay var. Dijitalleşmenin de etkisiyle hayat hızla akıyor. Bir şey oluyor, üzülüyoruz, öfkeleniyoruz ama sonra başka bir gündem geliyor ve bir öncekini çabucak unutuyoruz. Şimdiki çağ tam anlamıyla dikkat çağı. Dikkatimizi koruma çağı. Sürekli farklı konulara dağılan dikkatimiz yüzünden, aslında ders almamız gereken olayları bir bir kaybediyoruz. Oysa neye dikkat edersek onu büyütüyoruz. Bugün en büyük gücümüz dikkatimizi nereye verdiğimiz. Aysel tam da bunu hatırlatıyor. Toplumsal belleğimizi canlı tutmamız gerektiğini söylüyor. Unutmamak, olayların bugünümüze etkilerini görmek ve daha mutlu bir geleceği inşa etmek için güçlü bir hafızaya ihtiyacımız var. Aysel, bizi bu belleğe davet ediyor. O davete katılmak ya da katılmamak ise okura kalıyor.
Kuzguncuk, romanda yalnızca bir mekân değil, adeta bir karakter gibi. Bu semti seçmenizin özel bir nedeni var mıydı?
Çok güzel söylediniz. Aslında romanda her karakter kurgu, Kuzguncuk ise gerçek. İstanbul’da hâlâ mahalle kültürünü yaşatan semtler var. Ama neden Kuzguncuk? Çünkü Aysel’in kök salabileceği yer tam olarak orasıydı. O biraz deli. Cihangir’de de yaşayabilir, Fatih’te de. Ama onun o gözü kara hali, ele avuca sığmazlığı, toprağa basıp dört mevsim çiçek açabileceği yer Kuzguncuk’tu. Kuzguncuk bir baba evi değil, daha çok bir ana kucağı gibi. Dar yokuşları, çıkmaz sokakları, pencere önlerindeki sardunyaları, sabah dükkanını bereketle açıp kapısının önünü suyla yıkayan esnafı, ekşi mayalı ekmek kokusunun denizin iyoduna karıştığı bir Boğaz semti. Aysel’in boğazına kadar dertle dolu yüreği, tam da burada iyileşsin istedim.
Mahalle kültürünü evrensel bir insan deneyimi olarak mı görüyorsunuz? Kültürel farklılıklara rağmen hepimizin ortaklaştığı değerler sizce neler?
Sadece mahalle kültürü değil, insana dair her şey evrensel. Dilini bilmediğimiz bir şarkının bizi duygulandırması, boğazımızı düğümlemesi bunun en güzel örneği. Ama bugün dünya bize farklılıklarımızı hatırlatıyor. Birbirimizden ne kadar ayrı olduğumuzu, bu yüzden ne kadar özel ve biricik olduğumuzu vurguluyor. Bu, insanı yalnızlaştıran ve aslında tüketimi teşvik eden bir çaba. Mahalle kültürü ise bireyselden çok toplumsala değer verir. Birlikte olmanın, dayanışmanın güzelliğini yaşatır. İyi günde kötü günde hayatı paylaşmayı, birbirimize destek olmayı yüceltir. Acılar birlikte daha kolay atlatılır, mutluluklar paylaştıkça çoğalır. Bu bir klişe değil, gerçek. Hayat, kurduğumuz bağlar ve bu bağlantılarla anlam kazanıyor. Kültürel farklılıklar olsa da hepimizin ortak değerleri var: insana, çevreye, yaşama saygı; dayanışma, hoşgörü, nezaket, dürüstlük, adalet ve vicdan. Bunlardan güç alarak yeni bir yaşam kültürü inşa edebileceğimize inanıyorum.
Mahalle gibi nostaljik bir temayı işlerken duygusallıkla gerçekçiliği dengelemeniz dikkat çekici. Bu dengeyi sağlamak sizin için kolay oldu mu?
Duygusallığın gerçekliğine, gerçeklerin de duygusallığına inanıyorum. Bir keresinde biri bana, “Hayallerinin peşinden git ama bir ayağın hep yere bassın” demişti. Hem yaşarken hem yazarken bu sözü hep aklımda tuttum. Mahalle’yi yazarken geçmişi romantikleştirmek istemedim. Bugün dünya hızla değişiyor, geçmişin elbisesini bugüne giydiremezsiniz. Yazarlık biraz terziliğe benziyor—her provada ölçüleri yeniden almak gerekiyor. Ben de yazarken bugünün mahallesinin ölçüsünü tekrar tekrar aldım. Mahalleyi zihnimdeki kalıba uydurmak yerine, o kalıbı bugünü de kapsayacak şekilde genişletmeye çalıştım. Tek şeritli bir geçmişe öykünmek yerine, çok şeritli bir yolda ilerlemeye gayret ettim. Denge, aslında bu yolculuğun içinde şekillendi.
Yemek tarifleri, karakterlerin hikâyesine nasıl hizmet ediyor? Sizce yemek ve karakter arasında bir bağ kurulabilir mi?
Belki biraz yemek falı gibi ama sevdiğimiz yemeklerle hayata bakışımız arasında bir bağ olduğuna inanıyorum. İnsanın yaşamla ilişkisi, kendisiyle olan ilişkisinin bir yansıması. Aynı şekilde, yemekle kurduğu bağ da değerlerini, düşüncelerini, duygularını ve hayata bakışını gösteriyor. Kimi hayatı hızlı yaşar, anlık doyumları tercih eder, yemeğini de daha dürtüsel seçer. Kimi ise demlene demlene yaşar, uzun muhabbet masalarının insanıdır. Kimisi için yemek sadece bir ihtiyaçtır, kimisi içinse bir keyif. Romanda da yemek tarifleriyle, karakterlerin yemek seçimleri arasında bu bağı yansıtmak istedim. Ne yediğimiz kadar, nasıl yediğimiz de önemli. Aynı şekilde, ne yaşadığımız kadar nasıl yaşadığımız da.
Türkiye’nin yakın tarihini hikâyeye yedirirken özellikle dikkat ettiğiniz, üzerinde çalıştığınız konular oldu mu? Bu süreç sizi nasıl etkiledi?
Ülkemizde ve dünyada olup bitenleri her zaman hassasiyetle takip etmeye çalışıyorum. Yakın tarihimizde yaşanan pek çok olay var ama bazıları, toplumsal vicdanımızda derin yaralar açtı. Romanda özellikle bunlara yer vermek istedim. Çağdaş bir yazarın toplumsal gelişmelere tanıklık etmesi gerektiğine inanıyorum. Bu bir zorunluluk değil, benim tercihim. Mahalle ile bu yaraları anlatmak, aktarmak ve unutturmamak istedim. Aysel’in okurlara bir ayna olmasını istemiştim ama önce bana ayna oldu. Önce ben yaşadıklarımızla yüzleştim. Bu süreç, benim için bir hafıza tazeleme süreciydi. Toplumsal belleğin sonraki nesillere aktarılmasını çok önemsiyorum. Roman raflardaki yerini aldığında, üzerime düşen sorumluluğu yerine getirdiğime dair bir gönül rahatlığı yaşadım.
Modern toplumda dayanışma ve komşuluk ilişkileri zayıflıyor. Sizce mahalle kültüründen bugüne taşımamız gereken en temel değer nedir?
Diğerkâmlık. Başkalarının iyiliğini gözetmek, birbirimizi anlamaya çalışmak. Bunu yapabilirsek, devamı zaten kendiliğinden gelir.
Romanınız yayımlandıktan sonra okuyuculardan nasıl geri dönüşler aldınız? Sizi özellikle etkileyen ya da şaşırtan bir yorum oldu mu?
Yazmanın en güzel yanı, hiç tanımadığınız insanların dünyalarına dokunabilmek. Yazma süreci çok yalnız ama roman yayımlandıktan sonra, hayal bile edemeyeceğiniz kadar çok insanın evine, kütüphanesine giriyorsunuz. Bu gerçek bir sihir. Mahalle için çok farklı mahallelerden yorumlar aldım, hâlâ da alıyorum. Ama beni en çok etkileyen yorumları, geçen sene Fatih’te yaptığımız bir okur buluşmasında duydum. Mahallelerimiz ne kadar farklı olsa da özünde ne kadar aynı olduğumuzu görmek, benim için çok özel bir deneyimdi.
Yazarlık sürecinizi merak ediyoruz: “Mahalle”yi yazarken nasıl bir yazma rutini izlediniz? Nerelerde yazdınız?
Yaşarken yazıyor, yazarken yaşıyorum. Yazma sürecinde o kurgu dünyasının içine giriyor, karakterlerle beraber yaşamaya başlıyorum. Gece gündüz aklımda yazdıklarım ve yazacaklarım var, dışarıdan yalnız gibi görünsem de aslında her daim çok kalabalık, şenlikli bir mahalledeyim. Kuzguncuk’u hep çok sevmişimdir, ama bu süreçte daha sık ziyaret ettim. Sabah insanıyım; gün ağarmadan uyanıp, ilk ışıklara kadar yazıyor, sonra yazdıklarımı gözden geçirmek için mahalle ruhunu yaşayan semtleri geziyordum. En rahat evimde yazıyorum, ama evden sonra kimliğini koruyan semt kahvehaneleri benim için en iyi ikinci adres.
Teşekkür ederim Özlen…
Kitabı okuduk, kitapdaşlarla yola çıktık. Elimizde Mahalle romanıyla Kuzguncuk sokaklarında, mekanlarında hayatın lezzetle buluşan farklı anlarını konuşarak gezdik.
Yasemin Sungur























