Okurun Gözünden: Neden Mine Söğüt Okumalıyız?

Mine Söğüt ile tanışmam, çoğu okurunun aksine Beş Sevim Apartmanı’ndan ziyade Şahbaz’ın Harikulade Yılı 1979 (2007) ile olmuştur. 1970 – 1980 yıllarına tanıklık etmiş biri olarak ilk sayfalardan itibaren beni içine alan bu romanın olağanüstü dili ve anlatımı, o yılların olağan üstü toplumsal olaylarını bir kez daha içinde hissetmemi ve sözkonusu yılların üzerine yeniden düşünmemi sağlamıştı. Üstelik neredeyse birebir tanıklık ettiğim o yılları yeniden hatırlatmış, yine içimi acıtmıştı.

İşte Mine Söğüt’ü çağdaş Türk edebiyatı yazarlarından farklı kılan da, okurunun zamanın hızlı akışı sayesinde hafızalardan silinmiş ya da unutulmak istenen toplumsal geçmişin gerçeklerini yeniden hatırlamasına ve üzerinde düşünmesine neden olan bu özelliğidir. Ancak bu ‘hatırlatma’ / ‘düşündürme’ amacı yazarın hiçbir yapıtında didaktik ve doğrudan bir anlatım yoluyla yapılmaz, aksine masalsı bir üslupla aktarılır, sanki yeni yeni keşfedilmiş bu efsanelerin peşinden gider okur soluk soluğa. Dolayısıyla bu anlatım biçimi nedeniyle Mine Söğüt, genelde gerçeküstücü bir yazar olarak tanımlanırsa da 15 Mayıs 2007 tarihli Radikal gazetesinde Efnan Atmaca tarafından yapılan söyleşide Mine Söğüt, “Sizin için yapılan gerçeküstücü* yazar tanımına katılıyor musunuz?” sorusuna şöyle yanıt vermiş:

“Ben son derece gerçekçi bir yazarım. Tam tersine belki can sıkıcı gerçekliğe bile sahip olabilirim. Tamam hepsi masallar, efsaneler ama onların masal, efsane ve inanç olduğunun altı çizilerek yer alıyor kitabımda da. Ve bütün bunlar gerçek hayatlar, gerçek karakterler, dokunabileceğiniz kafanızı çevirseniz yanınızda görebileceğiniz kadar tanıdık insanların hikayeleri ve üstümde bıraktıkları etkilerden yararlanılarak yazılıyor. Kanatlı ayakları yere basmayan şeyler değil. Hepsi tam tersine gerçekçi romanlar.”

Söğüt, böylelikle ‘gerçeküstü yazar’ tanımını kabul etmemektedir. Yazar, öykülerinde ve romanlarında olay örgülerinin gerçekler üzerinden kurgulandığını kesin bir dille belirtse de kullanılan masalsı, efsanevi olağanüstü öğeler aracılığıyla okuru, bir yandan gerçeklerle sarsılırken bir yandan da gerçeküstü anlatım sayesinde olay örgüsünün peşinden sürüklenir.

Mine Söğüt’ün öykü kitaplarından Deli Kadın Hikayeleri’nde ise yazarın yaşadığı toplumun en önemli meselelerinden biri olan ‘kadının var olma çabası’ ele alınmıştır. Bu öykü kitabının arka kapağında yer alan alıntı yazarın meseleye nereden baktığını açıklamaktadır:

“Aklın kıyısında gezinen, kadınlıklarını bir lanet gibi sırtlarında taşıyan, hepsi kaybetmeye’ yazgılı, içe işleyen yalnızlıklarıyla kalp burkan hayatlar, varoluş kabusları… Kalemini zehire, kana, cinnete, ölüme ve hayata aynı lezzetle batıran Mine Söğüt’ten unutulmayacak yirmi bir delilik hikayesi…”

Var olabilme çabası içindeki sayısız kadının varlığından, onların sorunlarından, çıkmazlarından temel alınarak yazılmış bu öyküler vasıtasıyla okurunun sadece bu sorunlara aşina olmasını değil sarsılmasını da hedeflemektedir yazar. Çünkü bilmek ve farkında olmak yetmez, empati de kurmalıdır bir sorunla yüzleştiğinde bireyler. İşte bu sarsıcı öyküler, yazarın masalsı uslubuyla, sembolik diliyle okurunu kadınların varolma mücadelesinin içine çeker ve o deli kadınların ‘çığlıklarını’ duymasını sağlar. Örneğin gazetelerin ikinci üçüncü sayfa haberlerini anımsatan bir temelinde kıskançlık yatan ‘bir kadın cinayeti’ öyküsü:

“Falcı görmediğim rüyalardan bilmediğim bir öykü yazdı.

Babam, kardeşini öldüren o adam, elinde kör makas, annemin saçlarını kesti. Önce kardeşini öldürdü sonra annemin saçlarını kesti. Önce annemin saçlarını kesti sonra kardeşini öldürdü. Babam kardeşini öldüren adam. Bir annemin saçlarını kesti, bir kardeşini öldürdü, bir annemin saçlarını kesti, bir kardeşini öldürdü.” (s. 11)

ve yine iki ayrı hikayeden:

“Size bir sır vereyim. Hep aynı kadın ölecek. Hep aynı kadın doğuracak. Hep aynı kadın kaçacak. Her şey birdir. Her şey birdir. Her şey birdir. O kadın… o kaldın… külliyen delidir.” (s. 33)

“ ‘Bu evde bir zamanlar bir şair yaşarmış’ diyor… ‘Başka?’ … ‘Diyor ama … duymak istemezsiniz…‘ ‘Güneşi sevmeyenlerdendi… Yemek yemeyi sevmeyenlerden… Erkeklerden nefret edenlerden… Sevişmeyi başka bir şey bilenlerden… Uzun boylu, uzun boyunlu, kuş bakışlı…’ “ (s. 41)

Yirmi bir öyküden oluşan bu öykü kitabının ortak paydası ‘kadın’ olmak üzere temel konusu genel olarak aile içi ilişkileridir ve maalesef hala güncelliğini korumaktadır.

Şubat 2019’da okurlarıyla buluşan Gergedan adlı öykü kitabı için de Deli Kadın Hikayeleri’ne benzer bir Mine Söğüt yapıtıyla karşı karşıyadır okur. Kitabın son sayfasında Mine Söğüt, Kafka, Saramago, ve Marquez’in yanı sıra Ionesco’nun ‘Gergedanlar’ adlı oyunundaki ‘gergedanlar’dan ilham aldığını belirtmiştir. Ionesco’nun olumsuz bir metafor olarak kullandığı ‘gergedan’ Mine Söğüt’ün bu öykülerinde hem toplumun olumsuzlukları hem de toplumun mağdurlarına atıfta bulunmak için kullanılmıştır. On beş öyküden oluşan bu öykü kitabının öyküleri, 1980 darbesi sonrası herhangi bir zaman diliminde geçiyor gibi olsa da ‘sevilen ev hayvanı Çomar’ın bir et yemeği olarak pişirilip aile sofrasına servis edilmesi’ gibi olaylar hayali bir toplumda yaşanmaktadır sanki. Mine Söğüt, bu öyküleri sarsıcı gerçekleri aktarmak için çok daha belirgin bir gerçeküstü üslupla ve ironik bir dille gerçekleri aktarmaktadır:

“Polisler kadınların derisini yüzen adamların en yakışıklısını kelepçelemişler, sürükleye sürükleye götürüyorlar. Onlar adamı sürüklerken bir sürü kadın da sürükleniyor peşinden. Derileri yüzülmüş. O derilerden çanta yapmışlar. Ayakkabılar. Çizmeler. Kemerler. Ceketler. Paltolar. “ (s. 31)

“Son tekmede adamın ayağındaki plastik terliklerden biri fırladı. Kanepenin kumaşıyla aynı renk tüyleri olan köpek yattığı yerden başını bile kaldırmadı. Köpek o an bir gergedanda ve rüyasında yıllardır hiçbir şeyin değişmediği bir sokakta derin bir uykuya daldı. Daha önce defalarca tekmelenen ve nihayetinde yıllar önce ölen küçük kız kanatlarını köpeğin yüzünde gezdirdi, köpek gözlerini iyice kapattı. Kedi uzanıp kanatlara belli belirsiz bir tırmık attı.” (s. 38)

“Kalkıp pencereyi kapatıyorum. Oturduğum yerden pencereyi kapatışıma bakıyorum. Şehir dışarıda kalıyor. Kırmızı balıklar hayallerimden çıkıp pencerenin pervazına konuyor.” (s. 71)

İşte Mine Söğüt böyle yaşarken sadece sorumlu bir birey olarak değil hep bir meselesi olan bir yazar olarak, okurunu ister öyküleri ister romanları olsun etkilemekte, onları bildiklerini zannettikleri geçmişleriyle, şimdileriyle yüzleştirmektedir. Her ne kadar 27 Aralık 2015 de Aytunç Gül ile söyleşisinde “Yazarken değil, yaşarken sarsılıyorum.” diyorsa da okuru da okurken ‘sarsılıyor’. Kısaca Mine Söğüt okumak ‘yürek ister’ genel geçer yorumuna katılmayarak ‘geçmişin gerçeğini hatırlamak, şimdiyi değerlendirmek’ istiyorsak Mine Söğüt okumanın okuru, ‘kendisiyle bir tür keşif yolculuğuna’ çıkardığını ve bu keşfin de okuru ‘iyi’ hissettirdiğini belirtmeliyim.

Ayşe Zeliha Yılmaz

*Andre Breton’a göre ‘gerçeküstücü anlatım tanımı mealen şöyle: “ Gerçeküstücülük, ister söz ister yazı ile ya da başka bir yolla, düşüncenin gerçek işleyişini ortaya çıkarmak için başvurulan, içinden geldiği gibi (rüyada olduğu gibi) yazma yöntemidir.”

Kaynak: Wikipedia


Yazılara Abone Olmak İsterseniz

E-Posta Adresinizi Yazın: