İşgal Yıllarında İstanbul – 2

Geçen ay başladığımız yazı dizimiz, Kurtuluş Savaşı öncesinde işgal altında olan İstanbul’un başından geçenleri, halkı ve dönemin siyasetini anlatıyor.

İstanbul’un İşgaline Uzanan Süreç

Adını Mondros Mütarekesi’nden alan dönem, Osmanlı Devleti’nden Cumhuriyet Türkiye’sine geçiş dönemidir. İşgale ve esarete karşı bu dönemde başlayan milli mücadele yani ulusal direniş, Türkiye lehine sonuçlanacaktır. Siyasal gelişmelere paralel olarak, aslında çoğunun tohumunun daha erken dönemlerde atılmış olduğu sosyal gelişmelerin de görünür hale gelerek gözlemlenebildiği; belli başlı değerlerin, dönüşüme uğradığı bir dönemdir. İstanbul açısından çeşitli açılardan ayrı bir önemi haizdir. Payitaht her geçen gün siyasal etkinliğini ve otoritesini yitirir. Siyasal açıdan birbirinden keskin ve kesin çizgilerle ayrılan iki karşıt görüş ortaya çıkar ki, her ikisi de geçmişteki siyasal fikir ayrılıklarının dönüşmüş halidir: Osmanlı ya da İstanbul Hükümeti olarak adlandırılan kanat ve Ankara’da kurulan Müdafaa-i Hukuk hareketinin İstanbul uzantısı olan kanat.

Osmanlı orduları Mütareke’nin hemen ertesinde hükümetin tebligatıyla ateşi durdurmuş ve cepheden dönmeye başlamıştır. Ülkedeki azınlıklar ise gösteri ve taşkınlıklara başlarlar. Hatta İstanbul ve İzmir’de bazı binalara İtilaf devletlerinin bayrakları çekilir. Padişah Sultan Vahideddin, İttihatçıların hâlâ çoğunlukta olduğu Osmanlı Mebusan Meclisi’ni fesheder; partinin Ziya Gökalp de dâhil olmak üzere 69 üyesi tutuklanır, mallarına el konulur; halka camilerde İT düşmanlığı telkin edilir. Ülkeyi savaşa sürükleyen Talat, Enver ve Cemal paşalar bir Alman gemisiyle ülkeden kaçarlar. Kasımın 6’sında ise İngilizler ve Fransızlar Çanakkale Boğazı’ndaki mevzileri işgale başlar; ertesi gün işgal ordularının öncüleri İngiliz İrtibat Subayı Murphy ve Subay Chilton, Basra torpidosuyla İstanbul’a geldiler ve “Yaşasın İngilizler” nidalarıyla karşılandılar. Osmanlı hükümeti, gelenler için Pera Palas ve Tokatlıyan otellerinde 80 oda ayırtır.

Bu sıralarda İtilaf Devletlerinin İstanbul’u çok yakında işgal edeceği haberi halk arasında yayılmış ve panik yaratmıştır. Sonunda şehrin resmen işgal edilmesine ve yaklaşık 5 yıl boyunca işgal altında kalmasına uzanan süreç, İtilaf Devletlerinin, Marmara Denizi’ne giren, içlerinde Yunan Averof zırhlısının da bulunduğu 61 parçalık donanmasının, 13 Kasım 1918’de Kadıköy Haydarpaşa önlerine gelmesiyle başlar. O sabah, Haydarpaşa Garı “artık mevcut olmayan ülkelere dönmeye çalışan Alman ve Avusturyalı subaylarla doludur.” Bunlar arasında Sadrazam’ın İstanbul’a çağırdığı 37 yaşındaki Türk generali Mustafa Kemal Paşa da vardır. Trenden inen subayları, Boğaz’ın karşı kıyısına ulaştıracak buharlı gemi, düşman donanmanın geçebilmesi için durup beklemek zorunda kalır. Yaverinin, evvelce yayılan haberlere atfen “İşte geldiler” sözleri karşısında Mustafa Kemal, özgür günlere duyduğu sarsılmaz inancı seslendirir ve dudaklarından şu cümle dökülür: “Geldikleri gibi giderler…”

İtilaf donanmasının İstanbul’a demirleyişinin ardından, İngiliz, Fransız, İtalyan, Amerikan ve hatta Japon yüksek komiserlerinden oluşan 3.500 kişilik işgal gücü askeri, Beyoğlu’ndaki Hıristiyan azınlıklar tarafından şölenlerle ve “Zito Venizelos” nidalarıyla karşılanır. Kışlalara, yabancı okul ve hastanelere ve bazı özel binalara ve hatta gözlerine kestirdikleri evlere, Türk sahiplerini sokağa atarak yerleşirler. Askerler, azınlıklarla yakın ilişkiler içindeyken Türklere sömürge halkı muamelesi yapar. Azınlıklardan yana olduklarını belli etmek için, Türklere karşı sergiledikleri ölçüsüz ve düşmanca davranışları özendirirler. Genel karargah ve yüksek komiserleri aracılığıyla Osmanlı başkentine yerleşmelerinin hemen ertesinde, istihbarat servisleriyle de bir örümcek ağı gibi her yana yayılmaya ve kendilerine çeşitli çevrelerden güçlü yandaşlar bulmaya başlarlar. İngiltere, Osmanlı topraklarında nüfus elde etmek için ayrılıkçılığı temel bir yöntem olarak benimser ve bu tür oluşumlara destek olur. Bu “böl ve yönet” politikasıdır. Çünkü Britanya bir sömürge imparatorluğudur ve sömürgeleri yönetmenin en kolay yolu da budur.

Mütareke Döneminde İstanbul ve İstanbul Halkı

1919 itibariyle İtilaf Devletleri’nin temsilcileri, yani askeri ve bürokrat görevlileri, kentin yönetimine iyiden iyiye hâkim olmaya başlar. Baskı, sansür, işgal askerlerinin halka karşı takındığı aşağılayıcı tavır artar. İstanbul sokakları, İngiliz Komutanlığı’nın emrinde kamu güvenliği ve istihbaratla görevli polisler olarak çalışan, İngiliz üniforması giymiş Rum ve Ermenilerle doluydu. Padişah ise İngiliz Yüksek Komiseri’ne gönderdiği mesajda kimi isterse tutuklayabileceğini ama kendisinin halife olarak kalmaya devam etmesini ister. Fransa Şark Demiryolları’na İngiltere Haydarpaşa İstasyonu’na el koyar. Kentin asayişini üstlenmek üzere İstanbul’a yüzlerce polis gelir.

İstanbul’daki Amerikan Komiseri Lewis Heck’in hazırladığı 31 Ocak 1919 tarihli gizli rapora göre, İstanbul halkının çoğunluğu, gazetelerin, Mütareke’nin imzalanmasının ardından büyük bir ferahlık olacağı, birkaç yıldır gelmeyen yiyecek maddelerinin geleceği, Çanakkale dışında bekleyen içleri yiyecek ve giyecek maddeleriyle dolu gemilerin olduğu yolundaki haberlerine inanmıştır. Haberlerin gerçek olmadığının anlaşılması ise halkta büyük bir hayal kırıklığına neden olur. Terkos Gölü’ndeki pompa istasyonu da bozulunca su kesintileri yaşanır, her gün saatlerce suyun akmadığı olur; su o kadar ki azdır ki, sokakların temizliğinde kullanılamaz. 1919 başlarında alınan özel önlemlerle kömür üretimi artar ve ulaşım az da olsa düzelir. İstanbul belediyesinin başlıca sorunu parasızlıktır ve doğru düzgün hizmet verecek durumda değildir; çöpler bile düzenli olarak kaldırılamaz ve sokaklar pislik içindedir. Mayıs 1919’da Prof. Dr. Cemil Paşa (Topuzlu) belediye başkanı olur; kadınları çöpçü olarak işe alır; sokakları yıkatır; satılan her eşyadan vergi alınan açık arttırma tesisleri kurdurtur ve mezbahaları düzene sokar. Fakat Fransız ve Amerikan yüksek komiserlerinden gelen baskıyla istifa etmek zorunda kalır. Sonrasında Nafia Nazırı (Bayındırlık Bakanı) olan Cemil Paşa, 20 Nisan 1920’de belediye seçimleri yapılması için bir karar çıkarttıysa da gayrimüslimler seçimleri boykot ettiklerinden seçim yapılamaz. Heck, ulaşımın kısıtlanması nedeniyle herkesin gideceği yere yay gitmesi zorunluluğundan sokakların başıboş dolaşan kalabalıklarla dolup taştığını söyler.

Savaştan sonra bir çok ordu mensubunun kente dönmesi, binlerce İtilaf askerinin şehre yerleşmesi, Rusya’daki Bolşevik rejiminden kaçan ve sayıları 200 bini bulan Beyaz Rus’un ve Anadolu’nun Yunan işgali altındaki bölgelerinden, Balkanlar ve Trakya’dan binlerce Türk’ün buraya yerleşmesi, şehirdeki pahalılık, geçim sıkıntısı, asayişsizlik her türlü bulaşıcı ve zührevi hastalık, işsizlik artmış, gündelik yaşam olabildiğince zorlaşmıştı. Bebek ölüm oranları, tifüs, tifo, difteri ve grip gibi hastalıklardan ölümler yüksek olmasına karşın, en çok verem ölüme sebebiyet veriyordu. Türk ve yabancı sağlık kuruluşları, hastaneler ve yardım örgütleri bu hastalıklara karşı savaşıyordu.

Almanların savaş sırasında İstanbul’a gönderdiği vagonlar dolusu kömürün tükenmesi ve Alman subaylarının ayrılmadan önce Zonguldak maden ocaklarındaki makineleri bozmaları nedeniyle ortaya çıkan kömür kıtlığı yüzünden ulaşım, bugünkü trafik tıkanıklıklarına rahmet okutacak denli aksıyordu. Savaş sırasında askerleri taşıyan Şirket-i Hayriye vapurlarının çoğu  bozuktu. Vapur seferleri nadir olduğu gibi kömürsüzlükten seferler de aksıyordu. Tramvay sistemi, şehrin ulaşım sorununu çözmekte yetersiz kalıyor, üstelik tıklım tıklım doluyordu. Tüm bu ekonomik sıkıntılara Türk ve Rum çetelerinin yarattığı asayişsizlik, değişik nedenlerle çıkan yangınlar, işgal güçlerinin sergiledikleri hukuk dışı davranışlar da eklenince, İstanbul halkı Mütareke döneminde ikinci bir ölüm kalım savaşıyla karşılaşmıştır.

Azınlıklar çoğunlukla bu işgalden memnundur; İşgal kuvvetlerinden aldıkları güçle, saldırgan tutumlar sergilemekten kaçınmazlar. Savaşın kaybedilmesiyle birlikte ülkelerini kaçarak terk eden İttihad ve Terakki önderleri, onların yakınları ve arkadaşları aleyhinde başlayan yıldırma kampanyası, İstanbul halkının korku ve dehşet dolu günler yaşamasına sebebiyet verir. Saray, İstanbul Hükümeti ve Âyân Meclisi, I. Dünya Savaşı’nı kazanan ve başkenti işgal eden devletlerin Osmanlı Devleti’ne kestikleri cezayı ve dolayısıyla hükümsüzleşmeyi ve teslimiyeti kabullenmişlerdi. İstanbul halkına da tavsiye ettikleri tutum tam olarak buydu.

Türk, Rum, Ermeni ve Yahudilere ait ilk ve orta öğrenim kurumunun yanı sıra Amerikan, Fransız, İtalyan okulları gibi çok sayıda yabancı okul da öğrenim vermeye devam ediyordu. Criss, İstanbullu Türklerin, yabancı işgaline karşın Batılı okullara karşı önyargılı olmadıklarını çünkü bu okullarda öğretilen özgürlük, milliyetçilik, akılcı düşünce ve adalet gibi değerlerin işgalle taban tabana zıt olduklarını ve işgalcilerin mensup oldukları ülkelerle o ülkelerin temsil ettiği değer yargıların birbirine zıt olduğunu ve Türklerin de bu ayrımın bilincinde olduğunu ifade eder.

Ceren Çıkın


Yazılara Abone Olmak İsterseniz

E-Posta Adresinizi Yazın: