Bazı kelimeler vardır, sabah gibi doğar. Bir pencereyi aralayan el kadar nazik, içimizi ısıtan güneş kadar belirgindir. Gözümüzü değil, kalbimizi uyandırır. Sabahın ilk saatleriyle birlikte zihnimize düşen bu sözcükler, yaşama yeniden başlama cesareti verir.
Bazı yazarlar da vardır ki, bu kelimeleri alır ve güneşe çevirir. Onlara yeni bir yön, yeni bir anlam kazandırır. Akgün Akova, tam da bu yazarlar arasında yer alır. Şiirle, fotoğrafla ve sözcükle hayatı aydınlatmayı seçenlerden biridir. Kelimeleri ışıkla yıkar, onları sıradanlıktan çıkarır ve bir anlam taşına dönüştürür. Her cümlesiyle günün içinden geçer, sabahın duygusunu yakalar. Kalemiyle yalnızca yazmaz, içe dokunur. Anlatmaz, hissettirir. Sözcüklerle mesafe koymaz, yakınlık kurar.
Bir selamın izini süren bir anlatıcıdır Akova. Ancak bu selam, bildiğimiz günlük bir kelime değil. “Günaydın” onun kaleminde, sekiz harfli bir direnişe dönüşür. Karanlığa, uzaklığa, umutsuzluğa karşı ışıkla yazılmış bir cevaptır bu. Bir kelimeyle uyanmanın, bir bakışla yakınlaşmanın ve bir sabahla değişmenin mümkün olduğunu söyler bize. Çünkü o sabah, yalnızca bir zaman dilimi değil; bir duygu, bir temas, bir yeniden başlama halidir.
Şiir, Fotoğraf ve Kelimeler
Bir görüntünün içine şiir yerleşir, bir kelimenin altına gölge düşer. Yazdıkları sadece okunmaz; hissedilir, düşünülür, hatta bazen susturur insanı.
Akgün Akova’nın dili, uykudan kalkmaya değil; hayata uyanmaya çağırır. Okurunu sarsmaz, yönlendirmez. Sessizce eşlik eder. Bazen bir sabah sessizliği kadar derindir, bazen bir selam kadar yakındır. Onun yazdıkları sadece satırlarda değil, günün ilk dakikalarında yankılanır. Kalbimize günaydın diyen bir ses gibi. İçimizde eksik kalan ne varsa, o kelimeyle tamamlanır. Gün başlarken, onun cümleleriyle biraz daha insana yaklaşırız.
Akgün Akova Kimdir?
Adı ve soyadı ile uyaklı olsun diye, Akyazı’da doğdu. Çocukluk devrinde, ayı oynatıcısı olmak istedi. Tefin işkence aleti olarak kullanıldığını sonradan öğrendi. Haritalarda günlerce göçmen kuşların gittiği yerleri aradı. Onlara yazdığı mektupları göndereceği adresleri bulamadı. Einstein’la Frankenstein’ın kardeş olmadıklarını anladıkları gün, çocukluk devri sona erdi. Einstein’ın “Düşlemek, bilgiden daha önemlidir.” dediğini kulaklarıyla duydu. Oysa Albert Einstein, bir ışının sırtına binip yeryüzünden çoktan gitmişti.
Akova, canı sıkılınca Gebze Lisesi’ni, Hacettepe Üniversitesi Kimya Mühendisliği Bölümü’nü ve İstanbul Üniversitesi İşletme İktisadı Enstitüsü’nü bitirdi. Diplomalarını duvara astı. İlk şiiri, 1984 yılında yayımlandı. Çok cinayet işledi, elini şiire buladı. Okuyup da etkilendiği tüm şairleri ve sevdiği dizeleri bir bir öldürdü. Kendi oldu. Bir şiir okuduğu zaman kendine hep “Şair, bu şiirde ne demek istememektedir?” diye sordu. Bir çift kanadın, bir altın madeninden daha değerli olduğuna inandı hep.
Yapıtları birçok dile çevrildi, ama o kendine çevrilemedi. Dünyanın kalp atışını duyma çabası olarak 1998’te elinde fotoğraf makinesiyle yollara düştü. Gezi yazarlığı ve editörlüğü, doğa fotoğrafçılığı, TRT ve Açık Radyo’da sunuculuk, metin yazarlığı ve program yapımcılığı yaptı. Üniversitelerde ve çeşitli kurumlarda yaratıcı sanat eğitimleri verdi. Fotoğraf sergileri açtı.
Akgün Akova’nın binlerce fotoğrafı ve yüzlerce gezi yazısı National Geographic, Voyager, THY Skylife gibi dergilerde yayımlandı. Bugüne dek şiir, deneme, gezi ve fotoğraf alanlarında yirmi beş kitabı yayımlanan Akova’ya 1993 Truva ve 2003 Dionysos Şiir Ödülleri verildi. Yıkık Bir Çocuk Bahçesi Gibiydi Yüzü adlı kitabı 1998 Dil Derneği Ömer Asım Aksoy Ödülü’nü kazandı. 2014 yılında Polonya Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı tarafından “Bene Merito Şeref Nişanı”na layık görüldü.
Aslında böyle uzun bir özgeçmiş yazmak niyetinde değildi. Tek cümle yazıp geçseydi belki de daha iyi olacaktı: “Akgün Akova, bu dünyada elinden geleni yaptı.”
Kaleminden Geçen Hayatlar
Akgün Akova’nın şiir kitapları, renkli ve derin anlatımıyla okuru içine çeker. Baba Bana Bağırma, Aşk ve Kuyruklu Yıldız, Sevdiğim Kadın Adları Gibi, Yüzünden Yollar Çıkardım gibi eserlerinde aşk, aidiyet, yalnızlık ve zaman temaları iç içe geçer. Deneme kitaplarında ise insan ruhunun kıyılarına doğru etkili bir yolculuk sunar: Güzel Atlar Ülkesi, Yıkık Bir Çocuk Bahçesi Gibiydi Yüzü, Elimi Tut Yeter…
Fotoğraflarla metni buluşturduğu çalışmalar bambaşka bir ifade alanı açar. Bir de Baktım ki Çocuklar…, Işığın Sevinci Türkiye, Kırlangıcın Kanadı Datça gibi eserler; sözcükle görseli yalnızca yan yana değil, iç içe geçirerek sunar. Her fotoğraf, bir şiir dizisini çağırır. Her metin, bir görüntünün içinden geçer.
Tüm bu eserlerde ortak bir hassasiyet vardır: İnsana dokunmak. Sözcüğün ucuyla değil, kalbin eliyle…
Günaydın Deme Sanatı
Belki de Akgün Akova’nın en çok paylaşılan, en çok alıntılanan kitabıdır Günaydın Deme Sanatı. Ancak bu kitap yalnızca sabah saatlerinin güzelliğini anlatmaz. Her satırıyla bir yaşam önerisi sunar. “Günaydın” kelimesi, burada sıradan bir selam olmaktan çıkar. Bir niyet, bir duruş, bir bağlılık biçimi olur.
Kitaptaki cümleler, sabahı sadece zaman olarak değil, duygusal bir eşik olarak tanımlar.
“Günaydın’ı yalnızca bir sözcük sanmayın! Sabahın ışığıyla yıkanmış, yüreğe düşen bir dil pırıltısıdır “günaydın”; karanlığı incitmeden aydınlatır. Bir anahtardır, yalnızlığın çıkış kapısını aralar. Günaydın diyen, yalnız bırakmayı ve bırakılmayı reddetmiş demektir. Gönül çelendir günaydın, buzkıran gemisidir. Ağzımızın içindeki deniz feneridir. Öylesine güzeldir, “Bu sabah ışığın elinden birlikte tutalım mı?” cümlesinin kısaltılmışıdır.
Günaydın, kardeşidir merhaba’nın. Kolay gelsin’in, teşekkür ederim’in yakınıdır. İyi geceler’i soracak olursanız, o da günaydın’ın pijama giymiş halidir!
Akgün Akova bu paha biçilmez sözcüğü söylemeyi bir sanata dönüştürüyor. Çektiği fotoğrafların eşliğinde hem gözümüze hem de gönlümüze günaydın diyerek. Günaydın…
Günaydın Deme Sanatı bir çift kanat sesiyle size söylenen benzersiz bir gün doğumu kitabı.”
Akova, günaydın demeyi bir tür sorumluluk gibi görür. “Ben buradayım ve seni görüyorum” demenin, içten gelen halidir bu. Kitapta yer alan fotoğraflar da bu düşünsel iklimi destekler. Bir çocuğun uyanan bakışı, bir pencereye düşen sabah ışığı, sokakta yürüyen bir insanın gölgesi… Hepsi aynı cümleyi tekrar eder gibi: “Bugün birlikte mümkün. Günaydın.”
Işığın Elinden Tutmak
Akgün Akova, bugün sosyal medya aracılığıyla da okuruyla buluşmayı sürdürüyor. Instagram paylaşımlarında, kitaplarında olduğu gibi sabahın diliyle yazılmış bir ton hissediliyor. Her görselde dingin bir sadelik, her satırda sezgisel bir incelik var. Bu içerikler sayfa sayfa değil; satır satır içtenlikle konuşuyor.
Bununla birlikte, dijital dünyanın hızla akan yapısına karşı duruyor. Yavaşlamayı, bakmayı ve fark etmeyi öneriyor. Okuyucuya bir adım geri çekilmeyi, sözcüğün içini duymayı hatırlatıyor. Onun yazılarını takip ettiğinizde fark edersiniz ki; sözcükler sizi bir yere çağırmaz. Aksine, olduğunuz yerde kalmanıza izin verir. Hatta çoğu zaman yalnızca o anın içinde derinleşmenizi ister.
Akgün Akova için “günaydın” demek bir başlangıç değildir, anlamlı bir devamdır. Yeni bir güne değil, sorgulayan insana bir çağrıdır.
Bir Selamın Ardında Kalanlar
Okurken bir kelimenin yalnızca ne söylediğine değil, nasıl dokunduğuna da dikkat ederim. Bazı cümleler bilgi taşımaz; duyguyu taşır. Bazı yazarlar ise bu duyguyu kelimelerin arasına değil, doğrudan yüreğin kıvrımına yerleştirir. Akgün Akova, işte bu yazarların derinden etkileyen, en oyuncu seslerinden biridir. Sabahı sadece bir zaman dilimi olarak değil, bir buluşma anı olarak anlatır. Cümlelerine sabahın ışığını yerleştirir, sözcükleriyle uyandırır.
Bir gün biriyle göz göze geldiğinizde, küçük bir kelimeyle büyük bir şeyi hatırlatabilirsiniz. Yalnızca “günaydın” diyerek. Dikkatle içinden geçerek. Yüreğinizin iç sesiyle…
Günaydın demek, her sabah yeniden insan olmaya niyet etmektir. Bazen, bu niyet içimizde bir pencere açar. Işık da usulca oradan içeri süzülür.
Sevgiyle,
Yasemin Sungur




















