Annem, Kovboylar ve Sarhoş Atlar
Bazı öyküler yalnızca okunmaz… Boğazımıza bir kılçık gibi takılır, içimizde asılı kalır. Polat Özlüoğlu’nun “Annem, Kovboylar ve Sarhoş Atlar” adlı kitabı, işte tam da bu etkiyi yaratıyor. Aile denen yapının çatlaklarını, eksik babaları, suskun anneleri ve erken büyümek zorunda kalan çocukları görünür kılan bir kitap bu. Martı Kitap Kulübü’nün canlı yayınında gerçekleştirdiğimiz sohbet, yalnızca bir yazarla değil, bir hafızayla, bir dertle ve onun kelimelere dönüşmüş haliyle buluşma gibiydi.
Bu gecikmiş bir yazı. Hayatın akışında ancak zaman bulabildim sohbetlerden bende kalanı derlemek için.
Sevgili Polat Özlüoğlu ile Bodrum’da Kitap Günleri’nde, Bursa’da Nilüfer Belediyesi ‘Edebi Kazılar’ söyleşisinde, İstanbul Oyuncak Müzesinde ‘Yazar ile Sohbet’, İBB Kadıköy İskelesi kütüphanesi ‘Yazarlar İskelede’ ve Gümüşlük Akademisi bahçesinde ‘Yazı Kampı’nda sohbetler ettik.
Polat Özlüoğlu Kimdir?
1974 yılında İzmir’de doğan Polat Özlüoğlu, Ege Üniversitesi Gazetecilik Bölümü mezunu. Yazarlık serüveni sokakların içinden, evlerin sessizliğinden, çocukluk anılarının dip sesinden besleniyor. İlk kitabı Günlerden Kırmızı (2015) ile başlayan öykü yolculuğu, kısa sürede edebiyat çevrelerinde dikkat çekti.
Yayımlanan kitapları:
Günlerden Kırmızı (2015)
Hevesi Kirpiğinde (2017)
Peri Kızı Af Buyrun (2019)
Annem, Kovboylar ve Sarhoş Atlar (2022)
Sahi Adım Neydi? (2023)
2022 yılında yayımlanan Annem, Kovboylar ve Sarhoş Atlar, yazarın edebiyattaki çıkış noktası oldu.
Bu kitapla aynı yıl “7. Antalya Edebiyat Günleri – Yılın En İyi Öykü Kitabı” ödülünü aldı. Ardından 2023 yılında Fakir Baykurt Öykü Ödülü ve 34. Haldun Taner Öykü Ödülü ile başarısını perçinledi.
Polat Özlüoğlu’nun öyküleri; hüzünle yoğrulmuş, suskunluğun içinden geçen, çocukluğun izini taşıyan anlatılar. Onun kaleminde hayat, gerçekliğiyle, çatlağıyla, boğum boğum görünür. Yazılarını “adresi olmayan mektuplar” olarak tanımlıyor. Her cümlesinde hem bireysel bir iç döküm hem de toplumsal bir tanıklık var.
Söyleşimizin başında umudu konuştuk. Çünkü bu ülkede karamsarlık kol gezerken, yazmak bir tür dirençtir. Ve Polat’ın da dediği gibi:
“Yazmak benim için bir dayanma biçimi. Düşündüğüm, kafaya taktığım şeyleri kaleme alınca daha iyi hissediyorum. Çünkü yazınca onların sesi duyuluyor.”

“Babalar Olmamıştı. Anneler Hep Gölge Gibi Oradaydı.”
Kitapta dikkat çeken öykülerden biri “Kılçık Babam”. Polat bu öyküyü yazarken, sadece bir bireyin değil, bütün bir toplumun içsel babasızlığını yazmış gibi.
“Bu kitapta babaların olmamışlığını yazmak istedim. Ama anneler hep gölge gibi oradaydı. Genelde hep kadın hikâyeleri anlatırım. Ama bu kez, evin içindeki eksiklikleri, yorgunlukları, suskunlukları babalar üzerinden dile getirdim.”
Baba figürünün ev içindeki varlığı bazen fizikseldir ama duygusal olarak eksiktir. İşte bu boşluk, kitaptaki birçok öykünün merkezine yerleşiyor. Polat’ın dili, bu sessizliği söze dönüştürüyor.
“Unutmak Kolaydır, Hatırlamak Cesaret İster.”
Yayının en dokunaklı anlarından biri, Polat’ın Birhan Keskin’in “Kargo” şiirini seslendirmesiydi.
“Buraya umutlu günler koydum, şimdilik uzak gibi görünüyor ama kim bilir, birazdan uzanıp dokunursun…”
Bu şiirin ardından gelen cümle, söyleşinin temel duygusunu özetliyordu:
“Unutmak kolaydır. Ama hatırlamak cesaret ister. Ve ben, cesareti yazmakla buldum.”
Öykülerde unutmanın değil, hatırlamanın mücadelesi var. Bir babanın kaybı, bir annenin sessizliği, bir çocuğun kırılan düğmeleri… Bunların hepsi, zamana karşı tutulmuş bir edebi kayıt gibi.
“Öyküyü Planlamam. O Gelir, Ben Yazarım.”
Polat Özlüoğlu’nun yazma disiplini, sezgisel ama yoğun bir içsel işleyişe dayanıyor.
“Öykü aklıma geldiğinde oturur yazarım. Bitirmeden kalkmam. Karakterler gözümde belirir. O evin içine girerim. O baba salondadır, o kız çocuğu mutfakta. Yazmazsam çıkamam o evden.”
Bu sezgisel yazma hali, metinlere yoğun bir içtenlik ve atmosfer kazandırıyor. Okur olarak biz de o evlere giriyoruz; o duvarların içine sıkışmış suskunlukları duyuyoruz.
“Bu Memlekette Çocuklar Erken Büyür.”
Polat’ın öykülerinde ortak bir karakter var aslında; çocuk.
“Bu memlekette çocuklar çok erken büyüyor. Çocukluklarından kovuluyorlar. 10 yaşında da olabilir bu, 20 yaşında da. Ama bir kez kovuldular mı, bir daha asla dönemezler. O yüzden yazmak, o kovulmuş çocuklara bir ses vermek gibi.”
Bu sözler, kitabın neden bu kadar güçlü bir yankı uyandırdığını açıkça gösteriyor. Öyküler yalnızca bireyleri değil, bir toplumun bastırılmış hafızasını taşıyor.
Kitabın İsmi Neden “Annem, Kovboylar ve Sarhoş Atlar”?
Bu başlık hem şaşırtıcı hem de derin çağrışımlarla dolu. Polat bu tercihi şöyle açıklıyor:
“Önce başka isimler düşündüm: İhtiyar Filler Gibi, Unutmanın Huzursuz Bahçesi gibi… Ama sonra bu öykünün adı, kitabın da adı oldu. Çünkü bu isim hem annemin yokluğunu hem evdeki kovboy filmi ritüellerini hem de dağılmış hayatları anlatıyor.”
Gerçekten de kitap, tıpkı bu başlık gibi, acı, nostalji ve duyarlılığı aynı potada eritiyor.
Polat Özlüoğlu, öyküleriyle sadece hikâye anlatmıyor; bir vicdan alanı açıyor. Okur olarak biz de onunla unutulmuş bir çocuğun sessizliğinde, bir annenin gece bile çıkarmadığı gözlüğünde, bir babanın ardında bıraktığı boşlukta gezinmeye başlıyoruz.
“Perdeler hep kapalıydı büyürken,” diyor Polat. “Ben şimdi o perdelerde bir çentik açmak istiyorum.”
Ve biz okurlar, o çentikten içeri bakarken bir şeyi çok net görüyoruz.
Edebiyat, acıyı paylaşmanın ve görünmeyeni görünür kılmanın en cesur yollarından biridir.
Başka Bir Kitap Günü, Bir Buluşma, Bir Hatırlayış
Bodrum’da kitapla geçen bir gün… Bu yıl “Doğayı Okumak” temasıyla düzenlenen Bodrum Kitap Günleri kapsamında bir araya geldik. Sahne; ağaçların gölgesinde, denizin kıyısında kurulmuştu adeta. Bu atmosferde, okumanın bir doğa eylemi olduğunu bir kez daha hissettik.

Ben, yıllardır kitap kulüpleriyle yürüdüğüm bu okuma, yorumlama yolculuğunun yeni bir halkasını paylaşmak için oradaydım. Yanımda, kelimeleriyle içimizi dürten, anlatılarıyla suskunluğumuza eşlik eden öykü yazarı Polat Özlüoğlu vardı.
Kitap Kulübü Bir Sahnedir
Yıllar boyunca şunu fark ettim: Okumak sadece bilgi almak değil, kendini duymaktır. Kitap kulübü buluşmaları benim için birer sahne, birer içsel prova alanı. Orada karakterlerle konuşuruz, iç sesimizi yankılarız. Bu buluşmalarda hep aynı soruyu sorarım:
“Bir karakterin duygusunu gerçekten hissedebiliyorsak, kendimizle bağ kurmaya da bir adım yaklaşmışız demektir.”
Bu söyleşide de bunu yeniden hatırlattım. Okumayı bir duyusal deneyim gibi düşünelim. Kitapları sadece gözle değil; kalple, kulakla, burunla okuyalım. Sayfa sesiyle, kitap kokusuyla, karakterin titreyen sesiyle.
Polat Özlüoğlu ile Derin Bir Yüzleşme
Polat Özlüoğlu’nun öykülerinde bir yankı var: sokaktan, annelerin bakışından, çocukluk odalarından gelen bir ses. Onunla söyleşirken şunu düşündüm: Bazı yazarlar yazmaz, yaşar ve sonra yazar. Polat da onlardan.
“Yazmak benim için adresi olmayan bir mektup bırakmak,” dediğini hatırlayalım. Zihnimizdeki kapalı çekmeceleri açalım. O çekmecede saklı kalan, adını koyamadığımız duygularla yüzleşelim.
Yazarlığa başladığı andan itibaren her hafta bir öykü yazma disiplinini sürdürmüş.
“Yazmak bir nefes alma biçimi artık.”
Hüzünlü ama Gerçek: Edebiyatın Yüzü
Polat’ın öyküleri kolay okunur değil. Rahat ettirmez, tam tersine huzuru kaçırır. Çünkü orada gerçek vardır. Şiddet, yalnızlık, çocukluk travmaları…
Kimi zaman sorular gelir: “Mutluluğu neden yazmıyorsunuz?”
“Ben gözlerimi kapatamıyorum,” dedi o gün. “Bazı şeyler yazılmazsa içimizde birikir.”
Bu cümleye çok şey sığar. Bunu dinleyen herkes kendi biriktirdiklerini düşündü belki de.
Karakterler Tanıdık: Tavuk Hanım, Ana Kız Hala…
Polat’ın öyküleri hayal ürünü değil, tanıdık. Adeta mahallenin içinden geçiyor. Hepimizin hayatında karşılığı olan kadınlar, babalar, çocuklar. Çünkü yazmak bazen sadece gözlem değil; hatırlamaktır, anneden kalanı kayda geçirmektir.
Benim İçin Özel Bir Okuma
Söyleşinin sonunda bir bölüm okudum. Polat Özlüoğlu’nun öyküsünde geçen şu cümle benim sesimle canlandı.
“Babam bir kılçık gibi takıldı boğazımıza.”
Bu cümleyi okuduğumda salonda bir sessizlik oldu. Ben nefesimi tuttum, sözcükler devam etti. Bu, bir okuma anı değil, bir içsel tanıklıktı.
Bu Yazıyı Neden Yazdım?
Çünkü bu tür buluşmalar sadece kitaplar hakkında konuşmak değil. Kendimizle yüzleşmek, başkasının hikâyesinde kendi yankımızı duymak. Bu yazı, o günün anısına bir teşekkürdür.
Sen hep yaz Polat canım…























