‘Öteki’ İstanbul

Parlak ve güneşli bir sonbahar gününde, Zühtü Amca ile Eminönü’nde buluşuyoruz.
Kısa bir selamlaşma ve hal hatır merasiminden sonra, burnumuza buram buram dolan balık ekmek kokularına itaat edip, öğle yemeğimizi birlikte yiyor ve üstüne de iyice demlenmiş çaylarımızı yudumluyoruz.

-Zühtü Amca, bugün nereye gideceğiz?

Soruma pek oralı olmuyor.
-Kalk, yürümeye başlayalım Kako Ali.

Yavaş yavaş yürürken Zühtü Amca, ben de fotoğraf makinemle klasik İstanbul görüntülerinden birkaç kare yakalamaya çalışıyorum.
Çok kısa bir yürüyüşten sonra Galata Köprüsü’ne girerken,  Zühtü Amca duruyor. Haliç’in diğer kıyısını ve üst taraflarını işaret ederek;

– Karşı tarafın adı nedir biliyor musun, Ali?
– Karaköy.
– Başka?
– Galata?
– Daha başka?
– ….
– Pera desem, Alicim?
– Tabii yaa. Pera! Nasıl da unuttum?
– Doğaldır Kako Ali, günümüzde pek sık kullanılmaz Pera ismi. Bugün Pera hakkında seninle biraz konuşacağız. Pera’dan günümüze kalan en önemli yapılardan biri hakkında da dedikodu yapacağız hatta. Pera, Latincede ‘öteki’ demek. ‘Öte tarafta olan’ da diyebiliriz aslında.

Bir yandan yürürken,  bir yandan konuşmaya devam ediyordu.

– Bu arada Alicim, hazır hava bu kadar güzelken Pera’ya yürüyerek çıkacağımızı söyleyeyim sana peşinen. Hem sen de bol bol fotoğraf çekersin.

– Çok sevinirim Zühtü Amca. Fotoğraf için ışık çok güzel bugün.

Kısa bir süre içerisinde Galata Köprüsü’nü geçmiş, Tünel’in yanındaki sokaktan tırmanmaya başlamıştık.
– Nerede kalmıştık? Hah evet, öteki… Öteki İstanbul. Belki tarihi yarım adada yer alan imparatorluk İstanbul’undan farklı olarak kurulmaya başlandığı için, belki sakinlerinin çoğunu gayri müslimlerin oluşturmasından dolayı, belki de Batı’yı örnek alarak oluşturulan yeni İstanbul olmasından ötürü şimdiki ‘Beyoğlu’na o zamanlar ‘Öteki ‘ demişler.

Anladığım kadarıyla Zühtü Amca buraları özlediği için yolu uzattıkça uzatıyor, rastgele sokaklara girerek, özlemini gidermesini sağlayacak bir güzergah izliyordu.

Bu güzergah üzerinde geçtiğimiz Kamondo Merdivenleri de, gerçekten ilgimi çekmişti. Merdivenleri çıktıktan sonra Cenevizler’den kalma Galata Kulesi’nin devamında, Sarkuysan Binası’nı ve Beyoğlu Belediyesi’ni geçtik.

Belediyenin hemen yanından tırmanıp, Tepebaşı’na doğru yol aldık.
– İşte geldik Kako Ali. Pera’dayız. Öteki İstanbul’da ya da Ötedeki İstanbul’da yani.

– Zühtü Amca, yorulduk yahu.
– Az dolanmadık evlat.

Yüzündeki gülümsemeyle bana sataşmak istercesine:
– Ama senden daha iyi performans beklerdim doğrusu. Çabuk sukoyverdin.

Bir bank bulup, oturup dinlendik. Kısa bir süre soluklandık.
Ben fotoğraf makinemin vizöründen etrafta enteresan kareler ararken, bir anda Pera Palas görüş açımın içerisine girdi.
– İşte! Dedikodusunu yapacağımız yapıyı buldum.
– Tebrikler Ali. Biraz daha geç kalsaydın, dayanamayıp ben söyleyecektim. Pera Palas! Yıllara meydan okurcasına,  hala aynı ihtişamı ve vakurluğu ile dimdik ayakta.

Bir imparatorluğun çöküşüne, bir Cumhuriyet’in doğuşuna, iki tane dünya savaşına, nice krizlere ve devrimlere tanıklık etmiş tarihi bir semboldür  bu bina.
Bir otelden çok daha fazlasıdır, anlayacağın.

– Hiç bu gözle bakmamıştım ben,  Zühtü Amca.

– Ali, İstiklal Caddesinin eski adını hatırlıyorsundur muhakkak, hani şu yana yakıla öğrenmeye çalıştığın isim.

– Nasıl unuturum Zühtü Amca, tanışmamıza vesile olan sorunun cevabıydı:  Cadde-i Kebir.

– Doğru, tabii bu Osmanlıca adı. O zamanlar İstiklal Caddesi’ne bir de ‘Grande Rue de Pera’ denirmiş.

İşte bu Grande Rue de Pera üzerinde otel inşa edecek alan kalmayınca; bu zamanına göre dev oteli, Tepebaşı’na inşa etmişler.

Kaynaklara göre Pera Palas, 19. yüzyılın sonlarına doğru, Orient Express’i ile İstanbul’a gelen yolcuların konaklayabilmesi için yapılmış. Paris–İstanbul arasında sefer yapan Şark Ekspresi adı ile bildiğimiz bu meşhur  trenin kalburüstü yolcuları; o dönemlerde, turistik olarak yine ön planda olan İstanbul’a geldiklerinde, konaklayabilecekleri  lüks otel bulamıyorlarmış. Bu soruna çözüm bulmak için; Şark Ekspresi’nin işletmecisi Belçikalı Vagons-Lits firması, 1895 yılında  Pera Palas’ın açılışını yapmış. Tüm tarihi boyunca, başta Mustafa Kemal olmak üzere birçok önemli şahsiyete ev sahipliği yapmış bu otel. Mustafa Kemal 1917’de Şişli’deki evine taşınmadan önce, burada bir süre ikamet etmiş ve saray erkanı ile görüşmelerini bugün müzeye dönüştürülen odasında yapmış. Belki de gelecekte kuracağı Cumhuriyet için kimi önemli kararları burada almıştır, kim bilir?

Pera Palas ile özdeşlemiş en önemli isim ise ünlü yazar Agatha Christie’dir,  Alicim. Rivayete göre Christie’nin hayatında hala gizemini koruyan kayıp 11 gün bu otelde geçmiş ve en bilinen kitaplarından olan ‘Şark Ekspresi’nde Cinayet’in yazımına, bu süre zarfında Pera Palas’ta başlamıştır.

Kısa bir süre anlattıklarına ara verince, hemen araya girdim.

– Zühtü Amca, yine ihya ettin beni! İstanbul’u seninle dolaşmak büyük keyif doğrusu.

– Eksik olma Alicim, ama içinde yaşadığımız bu nadide şehri, bu dünya mirasını tanımadan, bilmeden, öğrenmeden yaşamak İstanbul’a ihanet olur bana göre. Gerekirse bir turist gibi her semtini gezip, tarihini elimizden geldiğince öğrenmemiz gerekli. İstanbul’da layıkıyla yaşamanın ilk şartı bu, bana göre.

– Çok haklısın, Zühtü Amca. Bugünden itibaren, ben de artık bu konuda özen göstereceğim.

– Devam edeyim mi anlatmaya?

– Elbette Zühtü Amca, lütfen.

– Şark Ekspresi ile İstanbul’a gelen Avrupa sosyetesi, Sirkeci Garı’nda trenden inerlermiş. Sirkeci’den Pera’ya ise, halkın Beyoğlu Sedyesi dediği ‘tahtırevanlarla’ taşınırlarmış. Pera Palas’ın bir başka tarihi özelliği ise, İstanbul’da Osmanlı Sarayları dışında elektrik verilen ilk yapı olmasıdır.  Elektriği olması sebebiyle de, yine İstanbul’da içinde asansör olan ilk binadır. Muhtemelen bu iki özelliği sadece İstanbul için değil, bugünkü Türkiye sınırları için de ilktir, amma velakin bundan tam  da emin değilim.

Dedim ya, tarihi olaylara tanıklık edip kimi zaman da ev sahipliği yapmıştır Pera Palas. Misal, İkinci Dünya Savaşı’nda otele yerleşmek için giren bir İngiliz casusuna, Almanlar suikast düzenlemişler ve bomba yerleştirmişler. Bomba patlamış ancak casus canını kurtarmış. Bu durumu her iki ülke de kendi açısından değerlendirerek, Türkiye’yi kendi yanlarında savaşa dahil etmeye çalışmış. Anlayacağın Pera Palas’ta patlayan bir bomba, bizi savaşın kıyısına kadar getirmiş.

Alicim, benden bu kadar. Hakikaten yoruldum yahu.

-Zühtü Amca, gerçekten takdire şayansın. Yaşına rağmen o kadar yol gelip, bunca detaylı bilgi verdin. Yine de capcanlı görünüyorsun. Sana ne kadar teşekkür etsem, azdır.

Hafiften azarlar gibi yapıp, bir yandan gülerek:
-Bırak şimdi beni methetmeyi, yoruldum diyorum sana. Haydi gel girelim şu Pera Palas’a da, bana kocaman bir limonata ısmarla.
– Hayhay Zühtü Amca, seve seve..

Hakkında bu kadar bilgiyi bir çırpıda öğrendiğim bu tarihi binaya girerken, heyecanlı ve mutluydum.
-İşte geldi limonatalarımız.
-Kako Ali  pek lezzetliymiş limonatalar, değil mi?
-Afiyet olsun Zühtü Amca.

Ayhan A. Birlik


Yazılara Abone Olmak İsterseniz

E-Posta Adresinizi Yazın: