Ana Sayfa Edebiyat Elli Yıllık Okurluktan İlk Kitaba: Sedef Cenk ve “İçimdeki Kadın”

Elli Yıllık Okurluktan İlk Kitaba: Sedef Cenk ve “İçimdeki Kadın”

On yıldır devam eden Yaz(ı) Kampı’mızda sık sık söylediğim bir şey var: Yazmak, kelimeleri yan yana getirmenin çok ötesinde bir yolculuktur. İnsan bazen yazarken ne bildiğini, bazen neyi sakladığını, bazen de yıllardır içinde taşıdığı hâlde adını koyamadığı şeyi fark eder.

Sedef Cenk’le Yaz(ı) Kampı’nda çalışmaya başladığımızda sadece hayaller, istekler vardı. Yazma çalışmalarımızda ise, konular, yeniden dönülen metinler, sorular ve düzenlemeler vardı. Her yeni öyküyle başka bir şey görünür olmaya başladı. Sedef’in anlattığı kadınların farklı hayatları vardı; suskunlukları, mücadeleleri, seçimleri, vazgeçişleri ve yeniden başlama biçimleri birbirinden ayrılıyordu. Bir noktadan sonra bütün bu kadınların arasında görünmeyen bir bağ olduğunu fark ettik.

O bağ, yazarın kendisiydi.

Çünkü öykü yazarken yalnızca karakter yaratmayız. Neye baktığımızı, neyi gördüğümüzü, hangi ayrıntının önünde durduğumuzu da ele veririz. Sedef’in öykülerinde de hayatı boyunca gördüğü, tanıdığı, yanında yürüdüğü, kimi zaman anlamaya çalıştığı kadınlar vardı. Onların arasında kendi deneyimlerinin izleri de giderek belirginleşti.

Yaz(ı) Kampı’nın benim için en kıymetli taraflarından biri tam burada başlıyor. Birine nasıl yazacağını söylemekten çok, kendi sesini duymasına alan açmak. Yazarlık, insan kendi sesini tanımaya başladığında gelişiyor.

Sedef’in bu röportajda söylediği, “Benim aslında kendime ait, kendime özgü bir sesim olduğunu fark ettim,” cümlesini bu nedenle önemsiyorum.

İçimdeki Kadın, Sedef’in ilk kitabının adı olmanın ötesinde, bir kadının kendisine dönüp “Ben ne düşünüyorum, ne istiyorum, hangi hikâyeyi anlatmak istiyorum?” diye sormasının da izi.

Şimdi sözü Sedef’e bırakıyorum.

İçimdeki Kadın’ın öyküsü nerede başladı? Elli yaşına kadar kendini “bana yazılan hayatı yaşayan bir kadın” olarak tarif ediyorsun. Okurluktan yazarlığa geçmene neden olan kırılma anı neydi?

İçimdeki Kadın kitabımdaki öyküleri yazmaya 2025 yılının temmuz ayında katıldığım Yaz(ı) Kampı sayesinde başladım. Kendimi ifade edebilmek, sesimi duyurabilmek biraz da içimi dökebilmek için yazmanın bana adeta ilaç olacağına inandığım bir dönemdi. Her zaman çok okuyan ve kalemi kuvvetli biri olarak tanındığım için yakın çevremde benden artık bir kitap beklediklerine dair söylemler artmıştı. Hiçbir karşılaşmanın tesadüf olmadığına inansam da tam da bu söylemlerin üzerine sosyal medyada Yaz(ı) Kampı’nın aylık duyurusu ile karşılaştım. Daha önce sevgili hocam Yasemin Sungur’un hiçbir paylaşımına rastlamamıştım. Çok da aktif bir sosyal medya kullanıcısı değildim. Paylaşımı gördüğüm gibi kampa katıldım. Yazdıklarımı doğru dil ve kurallarla düzenlemeye başladığımda ortaya çıkan öyküler, içimdeki farklı kadınların seslerini kâğıda dökmemi sağladı.

Okur olmaktan yazar olmaya geçişim de bugüne dek biriktirdiğim kültürel, ailevi ya da kişisel bilgileri ve tecrübelerimi artık paylaşmam gerektiğini hissetmemle başladı. Katıldığım bir Kadın Çemberi ve ardından Aile Dizimi atölyelerinde bana, “Daha fazla bilgi biriktirmeyi bırak. Daha fazla biriktirmek seni hayata karşı daha güvende hissettirmez. Senin için artık paylaşma zamanı,” diyen eğitmenimizin sözleri bende sanırım bir uyanışa sebep oldu. Yazmak, yaratmak ve paylaşmak kendimi bulmamı sağladı.

Bana yazılan hayatı yaşayan bir kadın olduğumu yaklaşık beş sene önce katıldığım kişisel gelişim atölyelerinde fark ettim. Önce Mindfulness/Farkındalık, ardından da Self Mastery / Merkeze Yolculuk eğitimlerini tamamladım. Farkındalık atölyelerinde attığım her adımın, yaptığım her hareketin farkına varmayı; otomatik pilottan çıkarak yaşamayı öğrendim. Hemen ardından katıldığım Merkeze Yolculuk ise bana ‘gerçekte kim olduğumu, ne yapmak istediğimi, kimin yazdığı rolü oynadığımı’ sorgulattı. Evrende varoluş sebebim neydi? Bunun için adımlarımı kendim mi belirliyordum, yoksa bana biçilmiş hayatı mı yaşıyordum? Bir tanesi pandemi döneminde çevrim içi olmak üzere bu eğitimi üç kez tekrarladım. Kendimi tanımak, kendi yolumu bulmak için bugüne kadar inandığım tabuların ya da adına âdetlerimiz dediğimiz kuralların beni nasıl sınırlandırdığını ve adeta kurban rolüne soktuğunu anlamış oldum. Bu farkındalıkla “sen bir kız çocuğusun, sen bir kadınsın, yapamazsın, gidemezsin, erkek değilsin, bu kadar cesur davranamazsın” söylemlerinin beni nasıl şekillendirdiğini ve yönettiğini anlayarak kendi yolumu çizmeye ve kararlarımı vermeye başladım.

Yıllarca başkalarının öykülerini okudun, sonra kendi öykülerini yazmaya başladın. İçimdeki Kadın’daki öyküler nasıl doğdu? Seni hangi kadınlar, yaşanmışlıklar ve duygular besledi? Yazarken kendinle ilgili fark ettiğin en şaşırtıcı şey ne oldu?

İçimdeki Kadın’daki öyküler, ilk başladığımda belli bir temaya karar verilerek yazılmadı. Yaz(ı) Kampı’nda verilen çalışma konuları ile pratikler yapmaya başladığımda her öykümün hayatıma bir yerinden dokunmuş bir kadından esinlendiğini fark ettim. Kaleme döktüklerim, okuduğum kitaplardan daha gerçek, daha benim hayatımın içinden gelen seslerdi. Kimisi yokluk içinde büyümüş ama yine de başarılı olmuş, kimisine her türlü imkân sağlanmış ama hayata tutunamamış kadınlar. Hayatlarını çoğunlukla erkeklerin karar verdiği bir çemberin içerisinde yaşamak zorunda kalmış kadınlar. Elinden tutulsaydı çok farklı bir hayatı olabilecek kadınlar. Aslında gördüm ki ben kendimi her zaman ikinci planda tutmuş ve erkek egemen bir toplumda yaşadığımı kabul ederek savaşmaktan vazgeçmişim.

Defalarca denemiş ama her seçmede ya da yarışmada kadın olduğum için dikkate alınmayacağıma inanmışım. Bu inancıma sebep olan çok sayıda kaybediş öyküsü var hayatımda. Daha küçük bir çocukken erkek kardeşimle aramızda yapılan ayrım, okul hayatım boyunca yapmak istediğim etkinliklerde adıma karar verilmesi, mesleğimin ve okulumun ailem tarafından seçilmesi, iş hayatımda “kadın çalışanın derdi çok olur; çocuğu var, kocası var, çok izin kullanır” inanışıyla erkek adaylara karşı pozisyonları kaybetmem gibi.

Temelinde hayatıma bir yerinden dokunmuş kadınlar olsa da sanırım tecrübelerin çoğu bana ait. İşte bu nedenle de kitabımın adını hiç tereddüt etmeden “İçimdeki Kadın” koydum.

Yazarken fark ettiğim en şaşırtıcı şey ise benim aslında kendime ait, kendime özgü bir sesim olduğuydu. Başkasının ne düşüneceğine bakmaksızın sesimi duyurabileceğimi görmek, kendi doğrularımla hayatıma devam edebileceğime inanmak. Birilerini kırar mıyım, beni ayıplarlar mı demeden kendimi ifade edebilmenin özgürlüğünü yaşamak. Benim en büyük kazancım, “Dünya bu sefer benim etrafımda dönebilir,” duygusunu iliklerimde hissetmek oldu.

Bugün İçimdeki Kadın’ı eline alan bir kadının kitabı kapattığında yanında hangi duyguyu, hangi soruyu ya da hangi cesareti götürmesini istersin?

Kitabımı okuyan kadınların görmesini isterim ki hepimizin bir hayatı var. Ailemize, topluma, milletimize karşı ne kadar sorumluluklarımız olsa da bir kadın kendisine de değer vermeli, öncelik tanımalı ve kendisini sevmeli. Hayatın değişik yaş dönemlerinden ve kültürlerinden on iki ayrı kadın öyküsünden en az birinin bir tek cümlesi bile hayatınızda ters giden ya da anlamlandıramadığınız bir yere dokunuyorsa ben amacıma ulaşmışım demektir. Yanı başımızdaki mahallelerde yaşananları görmeye ve anlamaya başlıyorsak, kendimize acımak yerine ihtiyacı olan başka kadınların elinden tutabiliyorsak anlamlı bir yaşamımız var demektir. İçine doğduğumuz çemberden çıkmak, başka yollar da olduğunu görmek ve bu yollara adım atmaya cesaret edebilmek her kadının hakkıdır.

Bundan sonraki hayalin ne?

Ben evliyim; iki kızım ve dört yaşında bir kız torunum var. Çocuk da yaptım, kariyer de! Yirmi altı sene profesyonel iş hayatında mali işler alanında çalıştım. Bunun yirmi yılında yöneticilik yaptım. Hayatımın her evresinde mücadele vardı. Hem çocuklarıma yeterli ve kaliteli zaman ayırabilmek hem evlilik hayatımda kusursuz bir ilişkiyi sürdürmekti amacım.  Hem de kariyerimde hiç hata yapmadan dürüst bir yönetici olarak başarılı olmak için her zaman mücadele ettim. Kaçmadım, bıkmadım, yıkılsam da kalkıp yoluma devam etmenin yolunu buldum.

Bugün geldiğim yerde yeni bir yazar olarak ilk adımlarımı kendime güvenerek ve inanarak atıyorum. Yine pes etmeden, canla başla ve hevesle yazmaya devam edeceğim. İçimdeki Kadın henüz okurla buluşurken ben iki yeni roman için çalışmaya başladım. Bunlardan birini, öykü kitabımın basılacağı kesinleşmeden önce yazmaya başlamıştım. İkincisinin konu başlığı ve taslağı da hazır.

Okumaya ve yazmaya devam edeceğim. Dilerim yazdıklarımı okurken benim yazarken aldığım kadar keyif alırsınız. Sizler okudukça ben de yazmaya devam edeceğim.

İçinden geçenleri açık yüreklilikle paylaştığın için teşekkür ederim, Sedef. Cevaplarını okurken benim için bir kavram öne çıkıyor: izin.

İnsan hayatının bazı dönemlerinde başkalarından izin bekliyor. Okumak için, çalışmak için, gitmek için, kalmak için, konuşmak için, seçmek için… Zaman geçtikçe şu gerçeği fark ediyor: En önemli izni kendisine yine kendisi verecek.

Sedef’in anlattığı yolculukta da bunu görüyorum.

Okuyan kadından yazan kadına geçiş yalnızca kalemi eline almakla gerçekleşmiyor. “Benim de anlatacak bir hikâyem var,” diyebilmek gerekiyor. Daha önemlisi, o hikâyeyi başkalarının nasıl karşılayacağını sürekli hesaplamadan anlatabilmek gerekiyor.

İçimdeki Kadın’ın on iki öyküsünde farklı kadınların hayatlarına giriyoruz. Sedef’in röportajda anlattığı gibi, bu kadınların kimi yokluğun içinden geliyor, kimi imkânların ortasında yolunu kaybediyor. Kimi adına verilen kararlarla, kimi kendi içine yerleşmiş sınırlarla mücadele ediyor.

Burada önemli bir ayrım görüyorum. Öykü, okura nasıl yaşaması gerektiğini söylemez; önüne başka hayatlar, başka ihtimaller, başka sorular koyar. Edebiyatın gücü de burada başlar. Birkaç sayfa boyunca başka birinin hayatına gireriz. Onun korkusuna, cesaretine, suskunluğuna, seçimine yaklaşırız. Sonra bir cümlede durur, kendimizle karşılaşırız.

Sedef’in bundan sonraki yazarlık yolculuğunda da yeni bir eşik var. Yaşadıklarını ve tanıklıklarını öykünün dünyasında yeniden kurmak. Karakterlerine kendi yollarını açmak, kelimelerini çoğaltırken sesini daha da berraklaştırmak…

İlk kitap bir varış noktası sayılmaz. Yeni soruların, yeni metinlerin, yeni karşılaşmaların başladığı yerdir.

Sedef, elli yıllık okurluğunun ardından şimdi kendi kitabını okurun ellerine bırakıyor. Bundan sonrası biraz da okurun hikâyesi. Her okur başka bir kadında duracak. Başka bir cümlenin altını çizecek, başka bir duyguyu yanında götürecek.

Belki bir kadın kitabı kapattığında uzun zamandır kendisine sormadığı bir soruyu soracak:

“Ben kendi hayatımın neresindeyim?”

İşte o soru yeni bir yolun başlangıcı olabilir.

Yasemin Sungur

 

İçimdeki Kadın Öykü Kitabı Edebiyatist Yayınevinden yayımlandı.

 

 

Önceki İçerikYasemin Sungur’la Yaz(ı) Kampı 10. Yılında Kolektif Bir Kitap Hazırlıyor
Sonraki İçerikGelişim Enstitüsü’nde 27 Yıl: Hayat Boyu Gelişimdeyiz
Yasemin Sungur
Hayat Öğrencisi... Aşk ile evrende hayat bir başka güzel. Şükür...