Gölgemiz, Bizim Gizli Kişiliğimizdir

“Başkalarında bizi rahatsız eden her unsur kendimizi anlamamıza yardım eder.” 

Carl Gustav Jung

Freud’un öğrencileri, takipçileri ve aynı zamanda psikanalitik hareketin temellerini atan grubun en tanınan üyesi Carl Gustav Jung idi. Jung, tıp öğrenimini tamamladıktan sonra, İsviçre’nin Zürih kentindeki Burghoelzli Hastanesi’nde göreve başlar. Bu hastanede şizofreni hastaları ile çalışan Jung diğer yandan da serbest çağrışım üzerine araştırmalarını sürdürür. Çalışmalarıyla ilgili olarak ilk kez 1904 yılında Freud ile mektuplaşan Jung, Freud’un psikanalitik yöntemini kendi hastaları üzerinde uygulamaya başlar. Freud da bunun üzerine Jung’u Viyana’ya davet eder ve birlikte profesyonel çalışmalara başlarlar. Freud, Jung’un çalışmalarından o kadar memnun kalır ki onu tüm tıp çevresine varisi olarak anlatır. Jung, Psikanaliz Derneği’nin 1910 yılında gerçekleşen ikinci kongresinde Freud’un desteğiyle derneğin daimi başkanı seçilir. Başlarda bilinçdışının en temel işlevine ilişkin ortak bir anlayışa sahip olan Freud ve Jung’un görüşleri zaman içerisinde farklılaşmaya başlar. Ardından 1913 yılında, bilinçdışı psikolojisinde sembolizmin önemini vurgulayan Jung ve Freud arasında sancılı bir ayrılık süreci yaşanır. Freud, Jung’ın kendi teorik görüşlerinden ayrılmasını kişisel bir ihanet olarak algılar. Aynı şekilde Jung, Freud’un katılığından dolayı, ortak çalışmalarının genişletilmesine destek vermede başarısız olmasından ötürü, ihanete uğramış hisseder.

Jung’un Gölge Kavramı Nedir?

Gelelim Jung’un gölge kavramına. Analitik psikolojide çok önemli bir yeri olan gölge kavramı bireyin bastırılan ya da reddedilen tarafını tarif etmek amacıyla kullanılan bir terimdir. Gölge, kişiliğin gizli, bastırılmış, değersiz (ve günahkar) yönlerini ve aynı zamanda uzun süre gömülü kalan veya hiç bilince erişmeyen içgüdüleri, yetenekleri ve ahlaki niteliklerini içermektedir. Gölge kısmen adi, ilkel, uyumsuzken tümüyle kötü değildir. Çocuksu veya ilkel nitelikler içerse bile hayat verici ve insan varoluşunu  renklendiren şekildedir. Ancak uzlaşmak çok zordur. En büyük güç, gölge yanların kabulü ve onların benliğin bileşenlerine dahil olmasıyla gelir.

Gölge kavramına bakarsak, kendimizde var olan bir özelliğimizi bastırıp reddettiğimiz zaman etrafımızdaki diğer insanlarda reddettiğimiz bu özellikleri bulma eğiliminde oluruz. Yani başkalarında dikkatimizi çeken, tepki gösterdiğimiz şeyler aslında bizi yansıtan, bastırdığımız özelliklerimizdir. Bir başkasının bu özelliklerine olması gerekenden fazla tepki göstermek bu özelliğimizle yüzleşmek istemememizden kaynaklanır. Diğer yandan en sevdiğimiz özelliklerimizi de başkalarında görebiliriz. Kimi örnek aldığımız, idolümüz gibi yıldız gölgelerimizi başkalarına yansıtırız, gözlerimiz pırıl pırıl parlar. Çünkü bu kişiler kendimizde sahte alçakgönüllülük hissiyle inkar ettiğimiz özelliklerimizi temsil etmektedirler.

Carl Gustav Jung (1875-1961)

Jung’un Gölge Teorisi’ne göre ”Gölge, bireyin bilmeyi tercih etmediği kısmını tarif eder. Benliğin “reddedilmiş taraflarını” içerir. Benliği bu görüşleri içerdiği için, bu görüşler bilinçli bir istekle ya da kazayla bir gün bir şekilde ortaya çıkar. Gölge nesnesini bilince taşımak, onun karanlık gücünün tükenmesine ve yararlı birçok şeyin geri kazanımına yol açar.

“Bir birey kendi gölgesini görebilmek için bir girişimde bulunduğunda, kendisinde bulunduğunu inkar ettiği ama başkalarında bol bol gördüğü özelliklerin, bencillik, zihinsel tembellik ve dağınıklığın, gerçek dışı hayallerin, utanç ve kötü niyetlerin, dikkatsizlik ve korkaklığın, para hırsının ve ihtirasların, kısaca kendi kendine ‘hiç önemi yok, bunu kimse fark etmez, ayrıca herkes yapıyor bunu’ dediği küçük günahların ayırdına varır-çoğu kez de bu nedenle utanır.

Eğer bir dostunuz sizi bir kusurunuz nedeniyle eleştirdiğinde içinizden bir öfke kabarıyorsa, tam o noktada bilincinde olmadığınız gölgenizin bir parçasının bulunduğundan emin olabilirsiniz.

Gölgenin dost mu düşman mı olacağı kendimize bağlıdır. Gölge her zaman bir iç düşman değil, tıpkı birlikte yaşanılan diğer bütün insanlar gibi, durumun gereğine göre bazen boyun eğerek, bazen direnerek, kimi zaman da severek birlikte yaşamak zorunda olduğumuz bir varlıktır. Gölge görmezden gelinir ya da yanlış anlaşılırsa düşmanlaşır.”  (İnsan ve Sembolleri – C.G.Jung)

İçsel Tepkilerimiz ve Gölge Yanımız

Jung’un gölge kavramıyla ilk kez tanıştığım üniversite dönemimde, çevremde bulunan bazı kişilere karşı içsel tepkilerimin de farkına varmıştım. Bazı  davranışlar nedense beni tetikliyordu. Özellikle de “hırslı, sadece başarı odaklı, gürültücü kişiler”e ciddi anlamda kızıyordum. Jung’un gölge kavramını öğrendikten sonra bunun üzerinde çok düşünmüştüm. Acaba bu özelliklerin hangileri benim gölgelerimdi?

Çoktandır rafa kaldırdığım gölge kavramı yoga hocalığı eğitimimde, değerli hocam Çağ Gürle’nin bu kavramı anlatmasıyla yeniden ilgi alanıma girdi. Gerçek anlamda bunun üzerinde çalışmaya başlamak amacıyla etrafımdaki insanların hazzetmediğim yönlerinin bir listesini hazırlamaya karar verdim. Neler yoktu ki? Bencillik, çok konuşma, sürekli eleştiren kişiler, sürekli  küsenler, azarlayanlar… İlk aklıma gelenler elbette ki olumsuz özelliklerdi. Ardından da en sevdiğim özellikleri sıraladım. Sakinlik, dinleyen kişiler, empati kuranlar, okuyanlar, entelektüel kişilik özellikleri en başta geliyordu. Bu listeyi hazırladıktan sonra etrafımdaki kişilere ve kendime daha farklı bakmaya başladım. Hem kendimle hem de etrafımdaki kişilerle ilgili pek çok özellik keşfederken bununla ilgili gelişmeye başladığımı  ve insanlara daha şefkatli yaklaştığımı fark ettim.

Sigmund Freud (1856-1939)

Jung’un “İnsan ve Sembolleri” kitabından anlamını daha iyi kavrayabileceğiniz düşüncesiyle şu paragrafı da paylaşmak isterim:

“Ama bu karanlık (Gölge)  basitçe bilinçli egonun tersinden ibaret değildir. Egonun değersiz ve tahrip edici tasarımları olduğu gibi gölgenin de normal güdüler ve yaratıcı dürtüler gibi iyi özellikleri de vardır. Ego ve gölge gerçekte ayrı olsalar da tıpkı düşünce ve duyguların birbirine bağlı olması gibi şaşmaz şekilde bağlıdır. Gölgede genellikle bilincin gereksindiği birçok ‘’değer’’ bulunmaktadır ama bunlar, kişinin kendi yaşamına uyarlamasının zor olduğu bir biçimdedir.”

Gölgemiz, Bizim Gizli Kişiliğimizdir

Gölge kişinin gizli veya bilinçdışı yönüdür, hem iyi hem kötü yönünü içerir, egonun ya bastırdığı ya da tanımadığıdır. “Tüm ego kişiliğine meydan okuyan ahlaki bir sorundur, çünkü kimse fazla ahlaki çaba sarf etmeden gölgesini fark edemez. Gölgenin bilincinde olmayı, kişiliğin karanlık yönlerini mevcut ve gerçek olarak tanımayı kapsamaktadır.”

“Şimdiye kadar gölgenin kaynağının tamamiyle şeytani olduğuna inanılsa da, bilinçdışı insanı daha yakından araştırınca tespit edilmiştir ki gölgenin sadece ayıplanacak ahlaki eğilimler içermediği ayrıca normal içgüdüler, uygun tepkiler, gerçekçi sezgiler, yaratıcı içgörüler gibi pek çok nitelikler gösterdiğidir.”

Bilinçdışı içerikleri ayırt eden gölge, tüm bilinçdışımıza etki eder. Gölgenin önemli bir bölümü bizim sevmediğimiz isteklerimiz, dürtülerimiz, hayallerimiz, olumsuz özelliklerimiz ve alınganlıklarımızdan oluşur. Bu istenmeyen özelliklerimizi ise diğerlerine farklı biçimlerde yansıtarak ifade ederiz. Yani gölge tarafımız hayatımıza yansıtamadıklarımızı da yaşantılamamızı sağlıyor. Mesela huzurlu olmayı deneyimleyemediğimiz yerde katılığa ve kuruntuya, içgörümüzün olmadığı yerde olumsuz ve karamsarlığa tutunabiliyoruz. Tüm bunlar olurken de aslında bize yansıyan negatif değerleri hissediyoruz. Halbuki bu değerlerimizi çok daha farklı yöntemlerle açığa çıkarabiliriz. Örneğin olaylara oldukça geniş açıdan bakarak olası tüm seçenekleri fark edip değerlendirme yoluyla gerçekleşen esneklik yerine tam tersi kaygı duyarak başımıza gelebilecek en kötü olası sonuçlara odaklanıyoruz. Yani seçeneklerimize tamamen tersi tarafından göz atmış oluyoruz. Katı olma konusu da buna benzer şekilde devreye girer.  Huzuru bulamadığımız yerde katılığa ya da bencilliğe başvurabiliriz. Yani gölge tarafımız tatmin olmayan değerlerimizin açığını kapatır.

Önde en solda Freud, önde en sağda Jung.

Gölge Kişiliğimizi Keşfetmek Mümkün mü?

Gölgemizin farkına varmamız persona tarafından yasaklanmaktadır. Jung, bizi toplum içinde görünmek istediğimiz biçimde sunan persona arketipini başkalarıyla iletişime geçtiğimizde taktığımız maskeler olarak tanımlar. Ne kadar parlak bir persona ile tanımlanırsak gölgemiz de o kadar karanlıktır. Personamız ne kadar sağlam ve katı ise gölgemiz de o kadar koyudur.  Tam da bu nedenle gölge ve persona dengeleyici bir ilişki içindedir.

Duygularımızı bastırmak, düşüncelerimizin veya isteklerimizin olmadığının farkına varmamıza dair önemli bir işarettir. Gölgemizi yok etmenin bir yolu yoktur. Aksine gölgemizi ciddiye almak, duygu, düşünce ve amaçlarımızın farkına varmamız gerekmektedir. Bunun yolu da duygularımıza, dürtülerimize, yapmak istediklerimize bakarak gerçekleşir. Gölgemizin  farkına varmak, bununla yüzleşmek psikolojik gelişimimiz açısından oldukça önemlidir. Hep bütünleşmeden bahsederiz ya, bütünleşmenin, bütün insan olmanın da en önemli yolu tam da buradan geçer. Eğer gölgemizin farkına varamazsak, onu kasti olarak bilinçdışımıza itersek bunun bize hiçbir yararı olmaz. Aksine diğerleriyle olan ilişkimiz hep bir kavga ve mücadele halinde gelişir.

Bu mücadele, içimizdeki öteki ile görüşme sürecidir. Ancak bu yolla kendi doğamızın farkına varabiliriz. Hiç kimseye göstermek istemediğimiz, hiç kimseye itiraf edemediğimiz yönlerimizdir bunlar. Gölgemizle yüzleşmek ilk etapta gerilimsiz bir denge, duraklama getirir. Ahlaki kararlara engel olur,  inançlarımızı etkisiz, hatta imkansız kılan bir duruş getirir. Her şey şüpheli hale gelir.  Ancak bilinçli olarak yaptığımız her yüzleşme, her farkındalık sancılı bir süreçle birlikte bizi iyileştirecek, yaşam sevinciyle dolduracaktır.

Şimdi, siz de bir bakın bakalım.

Sizin yüzleşmek istemediğiniz gölgeleriniz neler?

Nermin Sarıbaş


Yazılara Abone Olmak İsterseniz

E-Posta Adresinizi Yazın: