Tutkusunun Peşinden Giden Bireyin Cebi Delik İken Ruhu Ziyafet Çeker

Güneş her sabah, herkes için yeniden doğuyor. Doğumundan batışına kadar geçen zamanın önemli bir payını işimizde tüketiyoruz. Özellikle bundandır ki insanın sevdiği işi yapabilmesi içten bir şükür nedeni.

Gelgelelim hayat bazen yol ayrımına sürükler insanı. İş seçiminde önceliği ne olmalıdır: Karnını mı doyurmak yoksa ruhunu mu?

cebidelik1Paul Auster kaleminden çıkan Cebi Delik kitabını okurken işte bu soru, kocaman bir soru işareti ile takılıyor okurun zihnine.

Paul Auster kim dediğimizde Vikipedi sayfası imdadımıza yetişiyor. (http://tr.wikipedia.org/wiki/Paul_Auster ). Peki bu bilgilerin daha ötesine geçip, yazarın hayatına daha yakından dokunmak, etkileyici ve akıcı bir üslupla yaşam öyküsünü okumak ister misiniz? O zaman tez elden bir Cebi Delik kitabını edinmenizi tavsiye edeceğim. Kendi hayatını anlatıyor olsa da, o alışılmış hayata dair dokunuş tarzını bu kitapta da göreceksiniz. Yani Auster yine “olabilir”leri ve “olması gerekli”leri değil, olanları ve yaşadıklarını anlatıyor.

Üniversite yılları ve devamında başlayan meslek hayatında değerlerine bağlı, sistemin talep ettiği bir adam olmakta direnen bir Paul görüyoruz. Çeviri ve metin yazarlığı yaparak hayatını kazanmaya çalışıyor. Bu süreçte temel prensibi hep aynı:

“Yaşamım, ancak ve ancak kendi silahlarıma tutunup boyun eğmeyi reddedersem iyi olacaktı. Sanat kutsaldı ve sanatın çağrısına ayak uydurup ilerlemek demek, senden istenen her özveriyi yerine getirmek, ne olursa olsun amacının saflığından dönmemek demekti.”

Hayat mücadelesi uzun seneler devam ediyor. Kendi tabiriyle “görünürde bir yel değirmeni olduğu sürece, onunla savaşmaya hazır” biri o.

Fakat bir süre sonra hayatının koşulları, onu, yüzleşmesi için, bir diğer gerçekle başbaşa bırakıyor:

“Eskiden tutturduğum yolun sonu felakete varmıştı. Artık kafamda yeni düşünceler olgunlaşıyor, ta baştan beri bana köstek olan ikileme yeni çözüm yolları arıyordum: Bedenin gereksinimleri ile ruhun gereksinimleri nasıl bağdaştırılabilir?”

Bu gerçeği kabullenip, özellikle sevdiklerini yormamak için, uygun hamleler yapıyor. Fakat bu hamlelerin hedefi ıskalamasının bedelini, hayat koşullarından ve sevdiklerinin huzurundan ödeyen birinin ilk hissedeceği duygu şüphesiz umutsuzluk:

“Oyunun para kazandıracağını beklemek, kendimi aldatmak, bağışlanmaz bir yanlışa düşmekti. Hem yalnızca oyunun, iş alemine aptalca hamlemin değil, bütün ilkelerimin, çalışma, para ve kendime zaman ayırma konularında, ömür boyu korumaya çalıştığım tavrımın da yenilgisiydi bu. O oyun, hiç değilse bir fikrin, geçici bir umudun simgesiydi. Oysa şimdi fikirleri de tüketmiştim. İşin doğrusu, kendimi derin, karanlık bir çukura gömmüştüm ve oradan çıkmanın tek yolu iş bulmaktı.”

cebidelik2

Auster’ın hayatı böyle mi gidiyor? Elbette hayır. Kitabın ilerleyen sayfalarında göreceğiniz gibi şansı dönüyor ki bu noktada dikkatinizi çekmek istediğim bir detay var. Auster için işler yolunda giderken bizler bu süreci, şeytanın bacağını kırdım gibi coşkulu ifadelerle okumuyoruz.

Onun yerine “Para uğruna kitap yazmanın karşılığı işte bu kadar ediyordu. Kendimi satmanın karşılığı bu kadardı işte.” Diyor Auster.

İşi, aynı zamanda tutkusu olan kişiye ne mutlu.
Tutkusunun peşinden gitmek isteyen herkesin hayatıyla imzaladığı sessiz ve görünmez bir anlaşma var. Hepimiz tüm bedeline katlanacağımızı en baştan kabulleniyoruz.

Ama bu bedeller, tutkunun getirdiklerinin yanında götürü olarak eklenince sonuç hanesi iç karartıcı olmuyor çoğu zaman.

Çünkü ruhu doyurmak, bedeni doyurmak kadar kolay değildir. Ve ruhun en sevdiği gıdalardan biri de tutkudur. Bir de tutku üzerine “değerler sosu”nu dökerseniz, hımm tadının damağında kalacağı kesin.

Tutkusunun peşinden yılmadan giden herkesin ruhuna afiyet olsun.

Figen Özer


Yazılara Abone Olmak İsterseniz

E-Posta Adresinizi Yazın: