Torundan Dedeye Vefa: Dedem Hulusi Kentmen

Melek Kentmen’in dedesinin ölümünün 26. yılında yazdığı ve ona ithaf ettiği Dedem Hulusi Kentmen isimli kitabı çıktı. Kendisiyle yazma sürecini ve bundan sonraki projelerini konuştuk.

Sizi biraz yakından tanıyabilir miyiz?

1975 İstanbul Üsküdar doğumluyum. Babam askerdi ve çocukluğum genelde dolaşarak geçti. Ben on sekiz aylıkken babamın tayini Kandıra’ya çıkmış. Yani çocukluğumun bir bölümü inekler, tavuklar arasında geçti diyebilirim. Bir köy yeriydi ve yedi yaşımda oradan ayrılırken annemin ağladığını hatırlarım, o kadar güzel günler geçirmiş. Hâlâ anlatır. O günleri özlemle anar. Sonra Kıbrıs’a tayinimiz çıktı. Orası benim için harika bir yerdi, okuldan gelip denize girerdik. Ama annem biraz şikâyetçiydi, çünkü okulda şivem değişmeye başlamış bir süre sonrada Kıbrıslılar gibi konuşmaya başlamıştım. Kıbrıs’da unutamadığım en güzel anım babamın mavi gözleri ve benim sarışınlığım. Bizi gören esnaf hemen İngilizce konuşmaya başlardı. Sonra temelli İstanbul’a dönüş. Okul, evlilik, çalışma hayatı derken bu yaşa geldim.

Kitap yazma fikri ne zaman ve nasıl ortaya çıktı?

Aslında yaklaşık bir on senedir hep böyle bir düşünce vardı ama nereden başlanır, nasıl devam edilir bilemediğim için cesaret edememiştim. Bundan dört sene evvel eğitimini almak istedim. Bu fikir eğitimde şekillendi ama düşüncem dedem ile ilgili bir kitap yazmak değildi. İlk kitap olduğu için insanların “Dedesini arkasına aldı, dedesinden nemalanıyor” demesinden korktum. Sağa sola sordum biraz, fikirlerini aldım. Baktım herkes çok olumlu bakıyor, hatta böyle bir kitap için geç kalındığını söylüyor o zaman ilk kitabımın dedem ile ilgili olmasına karar verdim. Maalesef yukarıda yazdıklarım gibi düşünenler gerçekten oldu. İlk zamanlar bunları çok umursuyordum hatta moralim bozuluyordu. Şimdi ise aldırmıyorum. Şundan eminim ben dedemden nemalanmak için yazmadım bu kitabı, onu yakından tanısınlar istedim. Gezdiği yerleri, yediği yemekleri, arkadaşlarını görsünler istedim. Mesela geçenlerde şöyle bir mesaj aldım. “Melek Hanım artık biraz kendiniz olsanız. Yani ne bileyim Hulusi Kentmen’i arkanıza alarak isim yapmaya çalışıyorsunuz. Sizce de artık biraz büyümek lâzım değil mi?” Mesajı okudum okudum, inanın verecek cevap bulamadım. Aslında şunu demek istiyorum. Kimse kimseyi sevmek zorunda değil. Ama ortada ciddi bir emek var. Bunu yalnızca bu kitap için söylemiyorum. Yapılan her işte bir emek var. Saygı duymak lazım.

Kitabınızı hazırlama sürecinden biraz bahseder misiniz?

Aslında benim için biraz zorlu bir süreçti. Nereden ve nasıl başlayacağımı bilemiyordum. Biyografi olsun çok istiyordum fakat eksik kalan o kadar çok nokta vardı ki. Belli bir kronolojik sırayla ilerlemem gerekiyordu ve bu çok zordu çünkü bütün akrabalarımız vefat etmişti. Ben dedemle on yedi yaşıma kadar yaşadım fakat o zamanlar böyle bir kitap fikrim olmadığı için hiç onunla hayatı hakkında konuşmayı akıl edememiştim. Sorsaydım da anlatacağından emin değilim, pek hayatı hakkında konuşmayı sevmezdi. Sadece şunu biliyorum çocukluğunda anlatabileceği güzel anıları da yokmuş. Bu yüzden biyografiden vazgeçtim. Anı kitabı olması daha uygun olur gibi geldi ve o yönde ilerledim. Birçok Yeşilçam sanatçısından da destek aldım. Onlara ayrıca burada da çok teşekkür etmek istiyorum. Tabii randevu almak, yanlarına gitmek, kayıtları deşifre etmek, anılar arasındaki bütünlüğü sağlayıp onları sıraya koymak, konuşmaları yazıya dökmek oldukça zamanımı aldı.

Edebiyat ve sanatla aranız nasıldır, ne tür kitaplar okursunuz?

Her ikisiyle de aramın çok iyi olduğunu düşünüyorum ama sanki ne yapsam yetmiyor. Sık sık tiyatro ve sinemaya gitmeye gayret ederim. Bu aralar kitap koşturmasından maalesef bunlara pek fazla vakit ayıramıyorum ama çok yorgun da olsam yirmi, yirmi beş sayfa kitap okumadan uyumam. Yaşanmış hikâyeler ve biyografi en sevdiklerimdir. Bunların yanında tabii roman da okurum ama bana bir şeyler katabilecek kitaplar daha çok ilgimi çeker.

Hulusi Kentmen gibi başarılı bir Yeşilçam oyuncusunun torunu olmak nasıl bir duygu?

İnanır mısınız bundan on sene öncesine kadar Hulusi Kentmen’in torunuyum demeye utanıyordum, sanki hava atıyormuşum gibi geliyordu. Bir de sanırım o zamanlar dedemin Türk halkı tarafından bu kadar sevildiğini bilmiyordum ya da idrak edememiştim. Sonra bir gün, ölüm yıldönümünde yapacakları bir anma programı için beni aradılar. 20 Aralık’a iki ay falan var. Bir konuşma yapacaksınız, basın da orada olacak dendi. Tamam dedim fakat yatıyorum, kalkıyorum o konuşmayı nasıl yapacağımı düşünüyorum. Karşımda Ediz Hun, Filiz Akın, Emel Sayın gibi insanlar olacak ve ben konuşma yapacağım. Anneme ben yapamayacağım sen yap diye rica ettim, sağ olsun kırmadı beni, o gün gelince yaptı konuşmayı. Basın röportaj yapmak istiyor kaçıyorum, istemiyorum. En sonunda biri beni yakaladı, arkaya bir baktım bütün kanallar kuyruk olmuş. Tabii mecbur konuştum. Akşam bütün kanallarda gösterildi. Benim sosyal medya mesajları patladı. Bakıyorum hep dedem ile ilgili mesajlar. Bir torunu olduğundan kimsenin haberi yok. O kadar güzel şeyler yazmışlar ki dedem hakkında, işte o gün dedim ki “Melek neden utanıyorsun, Türk halkının kalbinde taht kurmuş bir adamın torunusun, bu senin için bir şans, bunu onun torunu olduğun için hava atmak gibi düşüneceğine, deden gibi sevilen bir insan olmaya gayret et” dedim. Bundan sonraki tek hedefim dedemin bana koyduğu ad ve soyadını iyi bir insan olarak taşımak, kalbimi kötülüklerden uzak tutmak.

Onunla ilgili çok bilinmeyen bir şeyi anlatır mısınız?

Kitabımda da bahsetmiştim. Benim de ilk defa duyduğum bir şeyi aktarmak istiyorum. Ben dedemin film setlerine maalesef hiç gitmedim. O setteyken ben genelde okulda oluyordum. Dedemin olduğu set ortamlarında asla kavga çıkmazmış çünkü o buna izin vermezmiş. Setlerin emniyet sibobuydu diyor konuştuğum herkes. Bir de öğlen yemek aralarında kendi yemeğini yemeden etrafına bir bakarmış. Yemek yemeyen birini görürse  hemen ben tokum diyerek kendi yemeğini verirmiş. Yönetmene de ‘’benim olmadığım set günlerinde şu çocuklara dikkat edin, aç kalmasınlar’’ diye tembih edermiş.

Dedenizle ilgili en çok neyi özlüyorsunuz?

En çok o heybetli duruşunu ve pos bıyıklarını özlüyorum. Oturduğu yeri dolduran bir insandı. Hiç gitmeyecekmiş gibiydi. Ben ölümle ilk dedemi kaybettiğimde yüzleştim. Şimdiki aklım olsaydı ona daha çok sarılır, onunla daha çok vakit geçirirdim. Her sene 20 Aralık’a bir ay kala özlemi ağır basıyor.

Sizce Hulusi Kentmen’in Türkiye’de bu kadar sevilmesinin sebepleri neler?

Aslında dedem hep yan rollerdeydi. Dede, baba, kayınpeder, hâkim, kimi zaman komiser rollerindeydi ama hep başrol oyuncusu gibi sevilip, ilgi gördü. Bence bu kadar sevilmesinin sebebi, herkesin kendinden bir şeyler bulması. Bulamayanların bile keşke benim babam, benim dedem olsa dediği bir insandı dedem.

Siz hiç dedeniz gibi oyuncu olmayı düşlediniz mi?

Benim hiçbir zaman oyuncu olmak hayallerimi süslemedi. Dedem oyuncu olmamı çok istiyordu ama benim hayalim dansçı olmaktı. Dansçı da olamadım ama oyuncu olmayı da hiç istemedim. Yakın bir zamanda ikinci evliliğimi yapacağım. Müstakbel eşim de şehir tiyatrolarında oyuncu ama sanırım bu özellik insana anne karnında yükleniyor. Onun tek ideali buydu ve ona ulaştı. Ben beş altı yaşlarındayken dedem ile babam arasında geçen bir konuşmaya şahit olmuştum. Dedem yeni bir filme başlamıştı ve torununu oynayacak benim yaşlarımda bir kız çocuğuna ihtiyaç varmış. Dedem, babama “hep başkasının çocuklarını torunum diye kucağıma alıyorum, izin ver bir kere de kendi torunumla oynayayım, onu kucağıma alayım” demişti. Babamsa, “lütfen baba, Melek’i o camianın içine sokma” diye yanıt vermişti. Dedem bir daha ne bunun konusunu yaptı, ne de babamı ezip beni filmde oynattı. Babam keşke izin verseydi hiç değilse bugün çok güzel bir anım olurdu dedemle.

Bundan sonraki projeleriniz neler?

Tabii ki kitap yazmaya devam etmek istiyorum, bundan sonraki üç kitap projem hazır. Onlara başlamayı planlıyordum fakat çok talep gelince “Dedem Hulusi Kentmen” anı kitabımın ikincisinin hazırlıklarına başladım. Her şey yolunda giderse 2020’nin sonuna doğru çıkarmayı planlıyorum ve bir sosyal sorumluluk projesine imza atmak istiyorum. Bunun için de planlarım var ama henüz hayata geçiremedim. İnşallah bir daha röportaj yapma şansımız olursa ve bu projemi hayata geçirebilirsem o zaman uzun uzun bu konuyu da anlatırım.

Röportaj: Pınar Örmen Alpay


Yazılara Abone Olmak İsterseniz

E-Posta Adresinizi Yazın:




Önceki İçerikAlmanya’dan Aziz Nesin’li Edebiyat Takvimi
Sonraki İçerikYeni Yıla Bu Filmle Girin: Last Christmas
Pınar Alpay
1976’da İstanbul’da doğdu. Avusturya Lisesi ve Bilkent Ekonomi Bölümü’nde okudu. Yeditepe Üniversite'sinde MBA yaptı. Birçok farklı bankada çalıştıktan sonra kurumsal iş hayatını bırakmaya karar verdi. Adler International Learning'den koçluk sertifikası aldı. Yazarlık/ileri yazarlık, yaratıcı okurluk, editörlük eğitimlerini tamamladı. Öyküleri bazı kitap ve dergilerde yayımlandı. Kadıköy'de Kitap ile Sohbet etkinliğine liderlik yapıyor, yazmaya ve okumaya devam ediyor. Özel ilgi duyduğu alanların başında psikoloji, felsefe ve kişisel gelişim geliyor.