Tortu

Konuşan Hikayeler

Aynadaki aksiyle inatlaşırken bulur insan bazen kendini. Hani şu çocukluktan gelen burukluk halleri. Yaptıkların, yapamadıkların hatta yapıp da beceremeyip utandıkların. Hepimizin vardır böyle hikâyeleri. Konuşan hikâyeler bu yüzden doğdu zaten, duyduklarını yazıya döküp anlatmak için!

Bir gece dost meclisi bir masanın etrafında 72. yaşını kutlarken anlattı bir aile dostu kendini. O masanın çevresinde olanlardan biri olarak şanslı hissettim. Niye mi? Çünkü söyledikleri, bazı fikirlerime temel oldu, ilaç oldu hatta söz oldu. Öyle güzel anlatıyordu ki yaşını, “Ne anladın peki ömürden? Ne aldın yaşamdan ve ne verdin ona?” diye sormadan edemedim. Gülümseyerek tek tek bana ve etrafındakilere baktı. Pek içmemesine rağmen o gecenin hatırına masada duran yarı dolu şarap şişesini işaret edip istedi.  Kadehine az bir miktar doldurup kokladı ve ağır ağır yudumladı. Rengi ve kokusu bir yana tadının burukluğundan aldığı hazla başladı anlatmaya.

“Aslında çok şey hem de hiçbir şey dersem…”

“Nasıl yani?”

Boş kadehi kaldırıp “Bak,” dedi “tortuları görüyor musun?” evet der gibi başımı salladım ve o devam etti.

“İşte bu kaldı geriye. Hayatım boyunca doldurdum bardağı, yetmedi şişeyi… Sonra mı? Sonra zaman geldi içiverdi ağır ağır günlerimi. Bana ne bıraktı dersen, hayatın özünü. Bu tortular kadar gerçek ve yalın. Kâh üzücü kâh sevinçliydi birikenler. Erkekler ağlamaz dediklerine bakma, gözyaşlarıyla da dolup taşabilir kadehler. Vazgeçişlerim, beklediklerim, sevdiklerim de oldu sarılıp elimle toprağa gömdüklerim de. Okuyup adam ol, dediklerinde bizim zamanımızda kolay değildi öyle hemen sıyrılmak. Siyah beyaz zamanlardı. Günümüzün şartlarında oldum mu? Hâlâ bilemem. Ama öğrendim mi dersen, öğrendim hem de acısıyla tatlısıyla deneyimleyerek, demlenerek. Bir kere az uyumayı öğrendim. Kaçırdığım her dakikayı eksik sayarak. Eksik demişken, tamamlamak için kendimi öyle çok ditmişim ki çok şeyi kaçırmışım meğer. Önce maneviyatın geldiğini, ellimden sonra fark ettim mesela. Maddi olarak kendimi toparlayıp bir yerlere gelme telaşından hayatı kaçırdım bazen. Sevdiklerimi ihmal bile ettim. Özellikle rahmetli eşimi…”

 

O an gözlerindeki buğuyu gördüm, bir şeyler söylemek istedim ama ne diyeceğimi bilemeyip sadece “Tekrar başın sağ olsun,” diyebildim. O ise buğulu gözleriyle geçen yıl kaybettiği eşini düşünerek devam etti anlatmaya.

“En zor öğrendiğim neydi biliyor musun? Onu toprağa verdikten sonra eve gelip içimdeki yangını ona anlatmak istedim. Tek dert ortağıma… Tam bir yıldır biriktiriyorum anlatacaklarımı ona. Ben ondan sevmeyi, sevilmeyi öğrendim. Birlikte her anın kıymetini bilmek lazım. Yani nasılsa yarın yaparız ile olmuyor bu işler. Gidince elinde özlem kalıyor sadece. Aynalara bakıp konuşur oluyorsun zamanla. Sonunda kendimle dertleşmeyi öğrendim. Ah, işte bunu çok zor öğrendim! Gençken beni gerçekten tanımayanlar, hayatımda pek yeri olmayanlar için gereksiz yere çok didindim. Zamanı harcadım bol bol. İyi mi kötümü son nefeste anlayacağım herhâlde lakin gece geç saatlere kadar çalışmadan benden sadece fayda sağlamak için etrafımda olanlara vakit harcamadan da yaşardım onu biliyorum ve sonunda onlardan kendime zaman ayırmayı ve andan ibaret olduğumu öğrendim. Dörtnala koştursan da varış noktasının kaçmadığını öğrendim mesela. Yirmilerinde dünya senin sanırken kırklarımda koskoca dünyada hiçbir şey olduğumu öğrendim. Bir de eksilenler var. Eksikler, tek tek sıyrılıp kopup gidenler. En çok da ne üzüyor biliyor musun? Ailenden, dost meclisinden eksilenler…bir yol derdine eskidiğimiz yıllarda hiçbir zaman sandalyesini dolduramazsın ve anlarsın zamanın yaklaştığını. Bir el sıkar boğazını her andığında. Zor ama yine de sana inat devam ediyorum, dersin zamana içinden. İnsanız çünkü mücadele mayamızda var. Kısaca seve seve eksilmeyi, ağlayarak uğurlamayı öğrendim. Tüm bunların yanında aynaya bakınca yüzleşirsin zamanın sana açtığı güzel çirkin yaralarla. Kendi gözünden görürsün kendini ve en dürüst dostun o aynanın sırları olduğunu bilirsin. Geçmişi düşünüp yad edersin sık sık. Yeri gelir güler yeri gelir küllenirsin. Yüreğinle düşünmeye başlarsın. Aklın almaz sen ayakta kalırsın. Sonradan anlıyor insan, aslında her şey yürek işi. Akıl sadece yüreğin gölgesi. Ve böylece kendimle yüzleşmeyi öğrendim. Düşünsene benim yaşıtlarımın çocukluklarının hiç renkli resmi yoktur. Şimdikiler renklerin kıymetini bilmiyor mesela! Genelimiz bir baltaya sap olmuş bir neslin evlatlarıyız ve neslimiz tükenmek üzere. Dost hançerinin sancısını, ihanetin acısını ve ölümüne yoldaşlığı bildik. Düşününce neler yaşadık, neler bildik. Manen ölmek ile gerçek ölmeyi sildik. Öğrenmeyi sevdik. Daha neler öğreniriz derken yeri geldi göçüp gittik. Yine de seviyorum tortuları. Ne çok şey anlatır insana. Zaman bizleri içse de silemiyor hatıraları ne de olsa. O yüzden ne mi öğrendim hayattan? Çok şey hem de hiçbir şey. Zamanın en sert öğretmen olduğunu ve kırık zamandan bana kalanın, şişede birikmiş tortudan ibaret olup özün ben olduğumu öğrendim.”

Burcu ERTÜRK

 

 

 

 

                                                              

 

 

Önceki İçerikBirey ve Kitle
Sonraki İçerikErken Emeklilikte Yeni Kimliğe Alışma Süreci
1980 yılında İstanbul’da doğan Burcu Ertürk, Uludağ Üniversitesi Siyasal Bilimler Fakültesi mezunudur. Londra’da iki yıllık eğitim aldıktan sonra özel bir firmada bütçe ve finans konsadilasyon dairesinde uzman yardımcısı olarak çalıştı. Yıllar boyunca hobi olarak araştırma ve deneme yazıları yazan Ertürk aynı zamanda toplumsal dayanışma derneklerinde gönüllü yardımlaşmada bulundu. Bu süre zarfında şahit olduğu ve dokunabildiği hayatların seslerine daha fazla kayıtsız kalamayıp 2017-18 yıllarında radikal bir karar vererek kadın ve toplumsal şiddet olaylarını inceleyerek topladığı gerçek hayat hikayelerinden yola çıkan romanlar yazmaya başladı. Şu an için dört romanı bulunan Burcu Ertürk, insanların hayatlarına daha yakından dokunabilmek ve seslerini duyurabilmek adına özellikle kadın meselelerini konu alan ilk romanı Yade’yi 2020 de yayımladı. Yakında ikinci romanı yayımlamak üzere çalışmalarına devam etmektedir. İdeali gerçek hikayeleri kaleme alarak okurlara ulaştırabilmek olan Burcu Ertürk hala İstanbul’da yaşamaktadır. “Çok istedim kalemi kırmayı ama o inatla yazdı.”