Tarihi Öykü: Marie ya da Osmanlı Casusu Âfik Kemal Bey’in III. Selim’e Mektubu

0
233

Bu metin, 2019 yılında Paris’teki Conciergerie Müzesi’nin restorasyon çalışmalarında ortaya çıkan, 1792 – 1793 yılları arası Paris’te aktif görev yapmış Osmanlı casusu Âfik Celâl Bey’in mektubunun derlemesidir. Günümüzde orijinali T.C. Devlet Arşivleri Başkanlığı’nın Osmanlı Arşivi’nde bulunan bu mektup günümüz Türkçesine çevrilmiş ve metnin yazarı tarafından hikâyeleştirilmiştir. Âfik Celâl Bey bu mektubu zamanın padişahı III. Selim’e hitaben yazmıştır.

Derlemenin yazarı anonim olarak bu metni tarafımıza sızdırmıştır. 

18 Brumaire II 

         Geçen sene, 1207’de, Cumhuriyet’in ilânından sonra Paris halkı yaklaşık üç senedir süregelen ulusal çaptaki amansız belirsizliğin ortadan kalkacağını ummuştu. Doğruyu söylemek gerekirse, ben de bunu ummuştum hünkârım. Şehirdeki karmaşaya aylarca maruz kaldıktan, sizlerle el altından bin bir zorlukla ihtilalle ilgili gözlemlerimi paylaştıktan sonra Cumhuriyet’in ilanını memleketime dönüşümün habercisi sanmış, o günün yatsı namazını kılarken Allah’a defalarca şükretmiş, sizler için, memleketim için bildiğim tüm duaları okumuştum.

         Cumhuriyet’in ilanının ardından sizlere defalarca mektup yazdım. Fakat hiçbiri İstanbul’a ulaşmamış olmalı ki sekiz ay boyunca sizden hiç haber alamadım. Haberleşmedeki kopukluktan dolayı affınıza sığınıyor, şayet İstanbul’a dönüp sizleri yeniden görme şerefine erişecek olursam hak ettiğim cezayı hafifletmeniz için size yalvarıyorum hünkârım.

         Sizlere ulaşmaya çalıştığım bu sekiz aylık süreçte Paris umduğumdan daha kötü bir hal aldı. Halk, vaktinde tecrit ettikleri Bourbon Hanedanlığı mensuplarını unvanlarından da soyutladı. Bir de bunlar yetmezmiş gibi XVI. Louis’yi ulusal usturaya[1] teslim ettiler. Kralın idamından üç ay sonra ise beni tutukladılar.

         ***

         Ramazan’ın 8’inden beri bir zamanlar ihtişamlı bir saray olan Conciergerie Hapishanesi’nin 281 numaralı hücresinde eğleşmekteyim. Tabii, pek eğleştiğim[2] de söylenemez. Ama kabul etmek gerek, bana burada iyi bakıyorlar. Sebebine gelince; sizlere serüvenimi kısaca anlatmama izin verin. Malumunuz, şayet ki mektuplarım ulaşmadıysa bu yazdıklarımı anlamakta güçlük çekebilirsiniz.

         Yaklaşık bir sene önce, 17 Rebiü’l-Evvel 1207’de, Yusuf Paşa’nın emriyle Cezayir’den kalkan yelkenli ticaret gemisinin Toulon Limanı’na demir atmasıyla beraber görevimi icra etmeye başladım. Toulon halkını gözlemleyip meyhanelerde konuşulanlara kulak kesildikçe şaşkınlığım git gide arttı hünkârım. Burada konuşulanlar saraydaki söylentilere hiç benzemiyordu. Ateşli değil, bitkin bir halk karşılamıştı beni. 1203’te Bastille’in tuğlalarını tırnaklarıyla kazıyarak duvarlarını yıkan halktan eser yoktu burada. Toulon halkı ihtilal yapmaya değil, hayatta kalmaya çalışıyordu. Karşımdaki halk ihtilali alevlendiren isyankârlara benzemiyordu. Aksine, ihtilalin ateşi Bourbon Hanedanlığını, soylu ve ruhban sınıfını yaktığı gibi onları da yakmıştı sanki. Kralını ve memleketini sevenlerle doluydu Toulon. Gençler meyhanelerin ücra köşelerinde karşıdevrimci düşüncelerini pekiştiriyorlar ve kentte eli silah tutan her erkeği isyana davet ediyorlardı. Paris halkının özgürlüğü, eşitliği ve kardeşliği[3] Fransa’nın taşrasına yansımamıştı belli ki.

         Toulon’da beş günden fazla kalmadım. Hünkârım, itiraf edeyim; Toulon’un fakir halkına eli boş veda etmek istemedim. Bu yüzden bana yolluk olarak verdiğiniz bir milyon frankın yirmi üç bin beş yüz otuz dört frank, yetmiş iki santimini fukara halkın bir kısmına dağıttım. İnşallah iyilik için onlara bağışladığım bu cüzi miktarı helal edip siz de beni bağışlarsınız.

         Paris’e geldiğimde gelişmelerden hızlı haberdar olabilmek için Tuileries Sarayı’nın yaklaşık yedi yüz arşın[4] yakınında, bir viranede ikamet etmeye başladım. Viranede fakir hayatı yaşıyor, müsriflikten kaçınıyordum. Bu sayede dikkatleri üzerime çekmemeyi başarıyordum. Sağda solda hoşbeş etmemeye, aksanımı gizli tutmaya çalışıyordum. Paris’te git gide şiddet artıyor, giyotindeki kan kurumuyordu. Paris halkı kana susamıştı.

Karşıdevrimci olmayan, fakat karşıdevrimci olmadığı kanıtlanamadığı için giyotine gönderilen insanları gördüm. Sustum. Sırf kafasıyla vücudu uyumlu değil diye kellesi alınanları gördüm. Sustum. Brunswick’in saraya gelecek ufacık bir zararda Paris’i yerle bir etme tehdidine karşın iki gün sonra XVI. Louis’yi Hakk’ın rahmetine kavuşturduklarını gördüm. Yine sustum. Zaten ne yapabilirdim ki? Ve sonra hünkârım, sonra benim için de geldiler…

         Dediklerine göre ihtilal karşıtı Toulon şehrinden gelen bir Türk’ün Tuileries’nin yakınlarında elinde not defteriyle avarelik yaptığı söylentisi Konvansiyon’un[5] kulağına kadar ulaşmış. Meclis’in emriyle beni takip etmek için atanan hafiye devrim karşıtı olabileceğimi raporlamış ve raporu meclise sunmuş. Anlayacağınız hünkârım, hükmü veren bir meslektaşımmış.

         Paris’teki herkes gibi ben de gaddarlığın ve küstahlığın kol gezdiği İstiklâl Mahkemeleri’nden korkuyordum. Fakat bana orada korkmamam öğütlenmişti. Dediklerine göre vatan haini değilsem eğer korkmama gerek yokmuş. Lakin ben vatan haini olduğum için değil, İstiklal Mahkemeleri vatan haini olduğumu kanıtlamakla yükümlü olmadığı için korkuyordum. Beni endişelendiren şey bana yöneltilen asılsız suçlamaların aksini kanıtlayamama ihtimalimdi. Anlayacağınız hünkârım, suçsuzluğumu kanıtlayamadığım müddetçe suçlu sayılıyordum. Mahkemeye götürülürken ise savunmamı kafamda kurguluyor, ince eleyip sıkı dokuduğum savunma cümlelerini yine kafamda Fransızcaya çeviriyordum.

         Mahkeme beni beklenildiği gibi casusluk ve vatana hainliğiyle suçladı. Karşı çıktım. Gezgin bir şair olduğumu ve Paris’e bizzat sizin tarafınızdan, Sultan Selim tarafından Fransız edebiyatını incelemek, Voltaire’den, Rousseau’dan ve nice ustadan feyzalmak için gönderildiğimi söyledim. Gezgin olduğum doğruydu ama nazmımın nesrim kadar iyi olduğu söylenemezdi. Bu yüzden mahkemede şiirlerimden birkaç dize okumamı istediklerinde Nef’i’ninkilerden okudum. Mecliste söylemek zorunda kaldığım bütün yalanlarım için önce Allah’tan, sonra sizden af diliyorum hünkârım. Can tatlı geldiği için değil, itibarınızı kirletmemek için yalan söyledim.

Konvansiyon halkın koruyucusuydu. Bu yüzden sordum kendime: Quis custodiet ipsos custodes?[6] Ve sonra yanıtını buldum ve sizin nüfuzunuza sığındım. Yüce Allah dualarımı duyar da bana size kavuşma kudretini bahşeder inşallah.

         Meclistekiler bana inandılar mı bilmiyorum ama söylediklerimin davanın seyrini değiştirdiğini biliyorum. Halkın davasına siyaseti karıştırmıştım. Bu da yargılayanların hüküm vermeden önce tekrar düşünmelerine yol açmıştı. Muhtemelen şöyle düşünüyorlardı: Eğer casussam idamım halkı arındıracak, eğer değilsem ve saraydansam idamım yeni hükümetle Osmanlı’nın arasını açacaktı. Bu yüzden çözümü beni Conciergerie Hapishanesi’ne atıp detaylı bir soruşturma sürecinin ardından hükme karar vermekte buldular. Ya serbest bırakılacak ve İstanbul’a dönecektim ya idam edilecektim ya da kürek mahkûmu olacaktım. Ve hünkârım, Allah affetsin ama, kürek mahkûmu olmaktansa ölmeyi yeğlerim. Toulon’dayken kürek mahkumlarına rastlamıştım ve yaşayan ölülerden farkları yoktu. Ve bana kalırsa hünkârım, yaşamak bir ölünün isteyeceği son şey bile değildir.

         ***

         Denilene göre yaklaşık altı aydır Conciergerie Hapishanesi’nin 281 numaralı hücresinde gün sayıyor ve her gün mekik dokuyorum. Belirsizliğe dayanmak git gide daha da güçleşiyor, dört duvar arasında bu kadar uzun süre kalmak insanın inancını sınıyor. Allah bana ve tüm inananlara sabır ihsan eylesin.

         Allah’a şükür hücremin penceresi güneş görüyor. Bu sayede beş vakit namazımı da eksiksiz kılabiliyorum. Fakat son zamanlarda geceyi gündüzle karıştırmaya, namaz vakitlerimi aksatmaya başladım. Allah affetsin, iyi bir mümin olmak için elimden geleni yapıyorum.

         Sabahları peynir ve su veriliyor, akşamları ise peksimet ve şarap. Bu yüzden akşamları susuz kalıyorum. Yine de şikayetçi olmuyorum halimden. Benim hücrem diğerlerininki gibi bezden bir yataktan ibaret değil. Hücremde çalışma masası, kâğıt, kalem ve mürekkep var. Dediğim gibi hünkârım, sağ olsunlar bana iyi bakıyorlar.

         Diğer hücrelerin yalnızca birkaç günlük ziyaretçileri oluyor. Onlar da hükme göre ya soluğu Toulon’da alıyorlar ya da Devrim Meydanı’nda[7] solukları kesiliyor.

         ***

Geçen ay, ikindiye değin hücremin koridorunda nöbet tutan gardiyanı değiştirdiler. Yeni gardiyanı görünce hemen tanıdım. Bu adam Toulon’da halkı isyana çağıran karşıdevrimci gençlerdendi. O da beni hemen tanıdı. Geçen sene Toulon halkına yaptığım cömert bağışların halen konuşulduğunu söyledi.

Gündüzleri kısa süreliğine de olsa bu tanıdık simayla sohbet etmeye, arkadaş olmaya başladım. Dostluğumuzun her geçen gün katlanarak arttığını hissediyordum. Onun kralcı olduğunu hiç sesli olarak dile getirmedim, fakat biliyordum. Konvansiyon’un burnunun dibine kadar nasıl geldiğini, burada ne aradığını, planının ne olduğunu sormadım. Konumum gereği bu tür bilgileri ulu orta yerde edinecek ayrıcalığa sahip değildim çünkü. Fakat bir gün, tüm cesaretimi topladım ve samimiyetimize güvenerek yazmayı planladığım bu mektubu Cezayir üzerinden sizlere iletmesini rica ettim. Sultan Selim’in bu iyiliği karşılıksız bırakmayacağının, silahlanmada onlara yardım edeceğinin sözünü verdim. Başta tereddüt etti, fakat ertesi gün bu teklifimi olumlu karşıladı.

Hünkârım, bu sözün tüm mesuliyeti benimdir ve Allah huzurunuza çıkmayı bana bahşederse cezamı çekmeye de razıyım. Bu soğuk duvarların bir insana neler hissettirebileceğini, neler yaptırabileceğini, neler söyletebileceğini bir bilseniz…

Bu dört duvar arasında istemeden namazı aksattığım gibi tarih takibini de aksattım, günleri birbirine karıştırır oldum. Aklım şaştıkça günü ve tarihi gardiyan arkadaşıma sorar oldum. Ve tam ecnebi takvimine alışmışken Konvansiyon takvimi değiştirdi.

Gardiyanla tanıştığım ilk gün 27 Septembre[8] 1793’tü. Septembre’dan sonra Octobre[9] geldi. Ardından gardiyan bana takvimin değiştiğini, yeni ayın Brumaire[10], yeni yılın ise 2 olduğunu söyledi. Duyduklarıma inanamamıştım. Nitekim yeni takvimi takip etmekten de başka şansım yoktu.

Gardiyan sağ olsun Konvansiyon’da benim hakkımda ne konuşulduğunu da soruşturdu. Meclisteki Dağlılar[11] kellemi isterken Ovalılar[12] ise serbest bırakılmamdan yana. Halkın Selameti Komitesi’nin[13] meclis üstünde baskı kurup idamı onaylatmasındaki tek engel ise Robespierre[14]. Gardiyanın dediğine göre Robespierre beklenmedik bir biçimde davaya çekimser yaklaşıyormuş. Özgürlüğün, eşitliğin ve kardeşliğin tapınağında bile son sözü yine tek bir kişi söylüyor anlaşılan.

***

15 Octobre 1793 sabahı gaipten sesler duymaya başladım. Daha doğrusu gaipten sesler duyduğumu sandım. Bir kadın ağlıyordu. Sonra bu ağlama seslerinin yan hücreden geldiğini fark ettim. İnanamadım. Yan hücreden gelen bir sesi duymam olanaksızdı. Duvarlar insanın yalnızca iç sesini duyabileceği kadar kalındı. Sesi takip ettim. Duvarın çalışma masamın altındaki kısmında bulunan ufak bir yarıktan geliyordu bu ses. Yan hücredeki bayan tesadüf eseri bu yarığın öteki ucuna çömelmiş, bağıra bağıra ağlıyor olmalıydı. Başka bir açıklaması olamazdı.

Allah bana başka bir insanla daha konuşmayı nasip etmişti. Hem de benim gibi hücre sefaleti çeken, beni anlayabilecek biriyle konuşmayı… Heyecandan elim ayağıma dolandı. Ne diyeceğimi bilemedim. Ağzımı açtım fakat sesim çıkmadı. Derin bir nefes aldım, kendimi toparladım ve sordum:

“Est-ce que ça va?” İyi misiniz?

Ağlama sesi kesildi. Birkaç kez arka arkaya burnunu çekti.

         “Je ne pouvais pas t’entendre” dedi, duyamadım.

         “İyi misiniz?”

         “Evet” dedi. Bir süre ses gelmedi. “İyiyim.”

         “Aynı kaderi paylaşıyoruz” dedim. Ne diyeceğimi bilememiştim.

         “Nasıl yani?”

         “Beyazlardan[15] mısınız?”

         “Hayır”

         Şaşırdım.

         “Mavilerden[16] misiniz peki?”

         “Ne beyazlardanım ne de mavilerdenim.”

         “Kimin için savaştınız?”

         “Ailem için”

         Dedikleri hiç mantıklı gelmiyordu kulağa. Sanki şehirde, ülkede olup bitenden bihaberdi.

         “Ailesi olan herkes aslında ailesi için savaşmaz mı zaten?” dedim. Cevap vermedi. “Nerelisiniz?”

         “Versay”

         “Ben de Rumîyim, İstanbul’dan geliyorum. Sultan Selim’i bizzat tanıma şerefine eriştim ben.”

         Sizden bahsetmek benim için her zaman bir onurdu hünkârım. Fakat karşıdan yanıt gelmedi. Bahtsız kadın dediklerimi umursamıyor gibiydi.

         “Adınız nedir?”

         “Marie”

         “Sizi neyle suçluyorlar?”

         “Her şeyle” dedi. Sonra hıçkırıklara boğuldu. “Vatan hainliğiyle, müsriflikle suçluyorlar.”

         “Aman” dedim. “Birazcık müsrifliğin nesi kötü ki?”

         “Fahişelikle suçluyorlar. Çocuklarımın gayrimeşru olduğunu iddia ediyorlar. Hatta… hatta…”

         “Evet madam?”

         “Çocuklarımla ensest ilişki yaşadığımı söylüyorlar herkese” dedi ve hüngür hüngür ağlamaya başladı.

         Bu kadına, bir anaya çizilmiş bu vahim kadere karşılık olarak ne diyeceğimi bilemiyordum.

         “Peki madam” dedim. Sonra kendimi tutamadım. “Peki doğru mu? Yani söylenilenler…”

         Hıçkırıklar kesildi. Birden ölüm sessizliği sardı etrafı. Bir şey daha söylersem her şeyin daha kötüye gideceğini düşündüğümden susmayı seçtim. Sonra konuştu:

         “Bayım” dedi. Ses tonunda az önceki narinliğinden eser yoktu. Sükûnetle geçen bu karanlık süreçte sanki yüreğinde demir dövmüşlerdi. “Benden ne istediğinizi bilmiyorum, amacınızın ne olduğunu da… Beni lütfen kendi halime bırakın. Sizinle konuşmak istemiyorum.”

         Söylediklerini hak etmeme rağmen içerlenmeden edemedim. Bu yüzden yanıt vermemeyi tercih ettim. Denileni yaptım ve bayanı kederiyle baş başa bıraktım. Gün boyu ağlamaya devam etti. Hücrede bir başkasının sesini duyabilmek bir lütuf, bir ninni gibi gelirken bu sesin ıstırapla yoğrulması beni de derinden etkiliyordu.

         Ertesi gün sesler kesildi. Aklıma en kötüsü geliyordu hünkârım. Ya o bayan benim katı yürekli sözlerim yüzünden canına kıydıysa diye düşünüyordum. O zaman bu vicdan azabıyla nasıl yaşardım? Bayana yeniden seslenmeyi düşündüm. Fakat cesaret edemedim. Uzun bir süre bayanın sesini yeniden duymayı bekledim. Ardından dayanamayıp buradaki en yakın dostuma, gardiyana yan hücremdeki bayanı sordum. Ne dese inanırsınız, bana o bayanın kraliçenin ta kendisi olduğunu ve o sabah Devrim Meydanı’nda kellesinin uçtuğunu söyledi. Bir seneyi aşkın süredir rastladığım onca keşmekeşin arasında şahit olduğum en tuhaf olay buydu şüphesiz ki.

         ***

         Umutluyum hünkârım. Bu yazılanlar yarın akşam sizlere ulaşmak üzere yola çıkacak. Gardiyan arkadaşım bana şeref sözü verdi. Memleketim burnumda tütüyor. Yakın zamanda yeniden huzurunuza çıkmayı sabırsızlıkla bekliyorum.

Âfik Celâl Bey

Yazar: Berkay Oğuz Aykan

[1]   Giyotin’in Fransız halk ağzındaki lakabı.

[2]   Âfik Celâl Bey burada kelime oyunu yapmıştır. Eğleşmek, ikamet etmek anlamına geldiği gibi kendi kendine eğlenmek anlamı da taşır.

[3]   Âfik Celâl Bey burada devrimin sloganı olan liberté, égalité, fraternité sözcüklerine atıfta bulunuyor.

[4]   Yaklaşık beş yüz metreye tekabül eder.

[5]   1792 – 1795 arasında Fransa’nın idaresini elinde tutan meclis, Konvansiyon Meclisi.

[6]   Latin ozan Decimus Iunius Iuvenalis’in “koruyuculardan kim koruyacak” manasına gelen dizesi.

[7]   Günümüz adıyla Place de la Concorde.

[8]   Eylül.

[9]  Ekim.

[10]  Fransız Cumhuriyetçi Takvimi’nin ikinci ayı. Mektubun yazıldığı tarih 8 Kasım 1793’e denk gelmektedir.

[11]  La Montagne, Konvansiyon Meclisi’ndeki sol parti.

[12]  La Plaine, Konvansiyon Meclisi’ndeki ılımlı parti. Sol parti ile sağ parti arasında bir politik duruşa sahiptirler.

[13]  Le Haut Comite de Salut Public, 6 Nisan 1793’te kurulan, üyeleri Konvansiyon tarafından seçilen olağanüstü yetkiye sahip devrimci hükümet.

[14]  Halkın Selameti Komitesi’nin kurucu üyesi. Terör Dönemi’nin elebaşı.

[15]  Fransız Kraliyet Ordusu’nun halk ağzındaki adı.

[16]  Fransız Devrim Ordusu’nun halk ağzındaki adı.

Önceki İçerikTamamlayıcı Sağlık Sigortasını Uygun Fiyata Almak İçin Bunlara Dikkat
Sonraki İçerikDeniz Tutkusu Seyirde, Kaptan Neşe Hasipek