Sıfır Ay Etiketli Giysicikler

İkiz Anneliği serisinin ilk yazısı için tıklayınız.

Sen değil miydin vitrinlerde gördüğün papyonlara, tütülere bakarken gözleri ışıldayan? Minik adam ayakkabıcıklarıyla, kırmızı tokalı bayram pabuçlarıyla hayal denizlerinde yüzen kişi yine sen değil miydin? Henüz iki aylık olmamış oğluna smokini çok görmeyen anne, farkında mıydın hayallerini gerçekleştirdiğinin? Anı yakalayabildin mi minik kızına kafasından büyük çiçeklerle dolu bandı takarken?

Annemden duyduğum “bizim ailenin çocukları toplu oluyor” gazıyla aldığım, etiketlerini tek tek söküp, bebek deterjanıyla yıkayıp ütülediğim kıyafetleri üç aydan önce giydirememiştim. Kasaptan alınan iki kilo kıyma kadar olan bedenlerine prematüre kıyafeti almak aklıma gelmişti günlerden bir gün. Prematüre giysilerin etiketlerindeki “0” rakamının rahatsızlığı bir yana yıllarca “38” rakamı olmayan hiçbir giysiyi denemek dahi istemeyen bana tokat gibi çarpmıştı. On günlük yoğun bakım sürecinden sonra, “hastane çıkışı” adı altında aldığım “hello kitty” ve panda figürlü takımları hemşirelere verip heyecanla o kâbus dolu kapıda beklerken, kumaş yığınları içinde gelen bebeklerimin kollarını bacaklarını kontrol ettiğim doğrudur.

Daha da kötüsünün olduğunu “0” beden giysiciklerin bol gelmesiyle anladım. Bezli popolardan düşen pijamamsılar, badi çıt çıtlarının hiçbir zaman olması gereken yerde bitmemesi, boyunlarının açıkta kalması… Yüzlerini çizmesinler diye takılan eldivenlerin el için değil ayak için mi acaba diye düşündüğüm ah o -3 ay bedenli günler… Eldiven yerine koncu (konç ne enteresan kelime) sıkı çoraplar giydirdiğim zamanlarda bile “Rengi uydu mu?”, “Yıllar sonra fotoğraflara bakarken neler düşünülürler acaba?” derken bulurdum kendimi. Onları giydirirken kendimi unutuyordum. Hiçbir zaman yetişemediğimiz doktor randevuları için üniforma haline gelmiş kot gömleğim ve siyah bol pantolonumu çekip anne topuzumla aynaya bakmadan çıkardım. En son düğmemin açık kaldığını bazen eve dönüşte fark ederdim. Ayakkabımın arkasına basıp arabada giydiğim zamanlarsa çok normalleşmişti. Kafamın üzerindeki yapı taşını gece fark edip saçımı açmak aklıma gelirdi. Olmazsa olmaz takım saatimdi. Evin odaları arasında geçirdiğim zaman dilimleri anlamsız bir düzensizlikle planlı olmamı gerektiriyordu. Saatimin dışında, hamileliğimin son günlerinde çıkarttığım alyansım tekrar yerini almıştı. İkisini hala kendimden bir parça gibi görüyorum.

Ev kreasyonuma gelecek olursak… Kusmuklar içime ya da saçıma geldiyse günde en az iki kez duşa girdiğimden mütevellit bulabildiğim her bol tişört, tayt, bol ince eşofman günlük eşsiz kombinlerimi oluşturuyordu. Sıfır renk uyumumla tek amacım hızlı, dolasıyla rahat olabilmekti. Şu günlerdeyse göz kanatan kombinlerimin yerini etekler, elbiseler inanmazsınız topuklu ayakkabılar aldı.

Giysicikler mevzusuna geri dönecek olursak, bir kez giydirip nasıl küçüldüğüne şaşırdığım bazen kimselere veremediklerim oldu. Minik kıyafetlerini koklarken, büyümelerinin verdiği sevinç ve gururla göz yaşlarımı akıttım. Sakladığım kıyafetçikleri görenlerin “Sonraki bebeğe mi saklıyorsun?” sorusunu hep geçiştirdim. “Anne gibi hissetmiyorum aslında ben” diyemedim çok uzun zaman.

Bez değiştirmek için tulumun, slopetin çok büyük azizlik yapacaklarını bilemezdim. Kafalarından geçmeyen yakaları, adeta bir Herkül gücüyle esnetirken hıncımı alıp, “ceeee” dediğim o anlar paha biçilemezdi. Giysicikler yerlerini birkaç yaş büyük kıyafetlere bırakırken, kızımın muhteşem seçimlerine, oğlumun kirli de olsa arabalı çorapta ısrar ettiği şükür dolu günleri yaşamaktayım.

Berna Aksu


Yazılara Abone Olmak İsterseniz

E-Posta Adresinizi Yazın: