Portekiz Günlükleri: 5 Gün 5 Duyu – 2. Bölüm

Gece vakti şehre vardığımızda doğru hostele gidiyoruz ve ben de Ana ile aynı odada kalacağımı öğrenip ürperiyorum. O bana, ben de ona bakıyorum. Doğru banyoya gidiyor ve kokudan arındığıma ikna olana kadar duş alıyorum. Ana’yı döndüğümde odada buluyorum. Aramızdaki buzlar eriyor ve yemeğe gidiyoruz. Hayatımda ilk kez somon balıklı pizza tadıyorum ve ağzımdaki tuhaf tattan kurtulmak adına kendimi kolaya veriyorum. Hostele döndüğümüzde ise açlıktan kıvranarak uyumaya çalışıyorum. Restorandan yürüttüğüm ekmekleri yolda yemiştim zaten. ‘’Neden başka bir şey yemedim’’ diye kendimi yiyerek sabahı ediyorum. Kahvaltıda Ana’yla koyu bir sohbete dalıyoruz. Hayatlarımızdan bahsediyoruz. Paylaşıyoruz bir şeyler ve paylaştıkça da yakınlaşıyoruz. Sanırım dertler paylaşıldıkça azalır ve arkadaşlık hanemize bir artı puan eklenir böylece.

İspanya’da işsizlik, Almanya’daki ekonomi
Biz de arkadaş olmayı başarabilmenin haklı gururu ile o gün Bragança şehir turunda birlikte şakalar yapıyor ve gülebiliyoruz. Portekiz’in en büyük kalelerinden biri olan Bragança Askeri Kalesi’ni ziyaret ediyoruz. Şehir surlarla çevrili ve bunun nedeni ise şehrin İspanya sınırında olması. Tarihler boyunca İspanyollar ve Portekizlileri bu şehir ayırmış. İspanya 20 km ötemizde, dağların arkasına saklanıyor. Kaledeki görevli bize iki saat boyunca Portekiz’in şanlı tarihinden bahsediyor ve bir ara da İspanyolları ülkeden kovan ve Portekiz’i bağımsız kılan savaştan bahsediyor büyük bir coşkuyla. Aramızdaki üç İspanyol da hafifçe öksürerek tavana bakıyorlar. Tarih her yerde tarih! Ne zaman şandan, savaştan bahsetsek herkese bir haller oluyor, diyorum Ana’ya. O da onaylıyor. Şükür biz ne İspanyol ne de Portekizliyiz. Onları kendi savaşları ile baş başa bırakıyor ve şehir turuna çıkıyoruz. Bragança oldukça dağlık ve bir o kadar da soğuk bir şehir iklim açısından. Ülkenin en kuzeydoğusunda yer alması ve yükseltisinin diğer Portekiz şehirlerine göre oldukça fazla olması Bragança’yı turizmden mahrum bırakıyor. Biraz sapa kalıyor sanki diğerleriyle karşılaştırıldığında. Uzaklardaki bir dost gibi. Arada kart gönderdiğiniz; ama her zaman ziyaret edemediğiniz. Ben de buruk bir tat bırakıyor şehir bu yönüyle. Bazı şehirlerin adı sanı bilinmez; ama sizde iz bırakır. Bir daha gitmek istersiniz oraya. Ben de Bragança’dan ayrılırken bu hisse kapılıyorum. “Até já!” diyorum sessizce “en kısa zamanda görüşmek üzere” dileklerimi şehrin anadilinde fısıldayarak. Arabamız virajı alıyor ve Bragança gözden kayboluyor.

Bu kez de güneydeki Portekiz’in en yüksek dağlarından biri olan Serra de Estrela’ya doğru yola koyuluyoruz. Durağımız Guarda. Portekiz’in iç bölgelerinden biri.

Oldukça yüksek bir yerde kurulu olan bir gençlik hosteline gecenin bir yarısı yerleşiyoruz. Resepsiyonda biraz tatsızlık yaşıyoruz Carlos’la.

Ona Ana ile birlikte iki kişilik bir odada kalmak istediğimizi söylüyorum. O ise bunun mümkün olmadığını; çünkü hostelde çift kişilik odanın olmadığını söylüyor. İçimdeki gazeteciyi durduramayan ben ise direkt resepsiyonla muhatap oluyor ve acı gerçeği öğreniyorum: ‘’Çift kişilik odamız mevcut hanımefendi!’’ Carlos’un bize yalan söylemiş olma ihtimali beni oldukça üzüyor ve bu konuyu Lopez ve Ana ile konuşuyorum. 4 günlük gezimiz boyunca sadece eğlenmeyi değil, sabretmeyi de öğreniyoruz böylece.

İnsanlar birlikte yaşamaya çalıştıklarında elbette ufak tefek tatsızlıklar ve iletişim bozuklukları yaşanır. Bizimki de bunlardan biri oluyor ve biz de boynumuz bükük yine on kişi birlikte uyuyacağımız odamıza, sabah erkenden kalkmak üzere gidiyoruz.

Bizi bir türlü yakalayamayan uykumuza lanet edip kalkıyoruz. Lobide Lopez ve Pilu’yu buluyoruz. En az üç saat hiçbir şey ama her şey hakkında konuşuyoruz. Konuştukça yakınlaşıyor ve evrensel dertlerimizi arkadaşlık hanelerimize ekliyoruz. İspanya’daki işsizlik, Türkiye’deki rejim, Almanya’daki ekonomi derken saat 5 oluyor. Saat 8’de kalkmamız gerektiğini hatırlayıp harıl harıl uyumaya çalışıyoruz. Sabah elbette uykusuzluktan şişmiş gözlerle kendimizi yine arabada buluyoruz. Serra de Estrela o kadar güzel görünüyor ki sabah ışıklarının altında, kendimi şehre inene kadar ona bakmaktan alıkoyamıyorum.

Sarılmak için peşimizden koşuyorlar
Guarda’ya varmadan bir bina görüyoruz. Oldukça ilginç bir mimarisi var. Portekizli kızlardan birine soruyorum neyin nesi bu bina diye. Kızlar bana Portekiz’in Salazar diktatörlüğü döneminde yaşananları ve bu binanın ününü anlatıyorlar. Ünlü diktatör Salazar döneminde Portekiz’deki sansür uygulamasını aşmaya çalışan gazeteci ve yazarların yanı sıra, rejime karşı çıkan bürokrat ve Salazar karşıtı politikacıların bir zamanlar akıl hastanesi olan bu yere getirilerek işkence gördüklerini öğreniyorum. Rejime karşı çıkanların ancak deli olabilecekleri inancından yola çıkan devlet, düşünce suçlularını buraya getirerek tedavi bahanesiyle bu insanların işkence görmesini sağlıyormuş. Arabadaki herkesin tüyleri ürperiyor. Binanın ise kısa zamanda beş yıldızlı bir otel olacağını öğrenip aramızda perili ev esprileri yapıyoruz. Hem Portekiz tarihinden ve siyasetinden bahsedip hem de kahvaltımızı arabada yaptıktan sonra Guarda’ya varıyoruz.

Şehir oldukça küçük ve onu diğerlerinden ayırt edebileceğimiz belirgin bir özelliği de yok açıkçası. Merkezde ufak bir tur atıyor ve beş dakikada her caddeyi keşfederek bir restoranda oturup yemeğimizi yiyoruz. ‘Free hugs’ vermek için gittiğimiz okulda ise bu kez büyük bir coşkuyla karşılanıyoruz.

Öncesinde bizi peşinden koşturan Portekizliler, Guarda’da bize sarılmak için peşimizden koşuyor. İnsanlara sarılmaktan kollarım yoruluyor resmen; ama akşama kadar devam ediyoruz bu eyleme.

Sarıldıkça aslında yumuşuyor ve içimizde negatif ne varsa kurtuluyoruz birer birer. Akşam oluyor yine ansızın ve arabalara doluşuyoruz son durağımız olan Castelo do Branco’ya gitmek için. Yolda The Frames dinleyerek kendimi avutuyorum. Yüzümü yapıştırdığım camdan akşam güneşinin ılıklığını hissediyorum. Batı’da güneş farklı batıyor sanki. Öyle bir hisse kapılıyorum yüzümde ufak bir gülümsemeyle.

Castelo do Branco’ya oldukça geç bir saatte varıyor ve varır varmaz da restoran da kendimize yer arıyoruz. Sonrasında yine gençlik hosteli masalı. Kavga dövüş Ana ile kendim için çift kişilik oda ayarlıyorum Carlos’un beni yiyecek gibi bakan gözlerine rağmen. Gece de son günümüzü birlikte geçirmek adına Alejandro, ben, Ana, Pilu ve Lopez dışarı çıkıyoruz. Bir bara giderek birer tek atıyoruz: pardon, onlar atarken ben sadece kahvemi içiyorum ayılabilmek adına. İçki insanı değilim maalesef ve bu özelliğimle oldukça alay konusu oluyorum. Ana benle dalga geçmeye başlıyor anında. Hiçbir zaman fırsatı kaçırmaz zaten. Ben de cevabı yapıştırıyorum: ‘’En azından senin gibi dans pistinde rezil olmuyorum içerek!’’ O hırsla kendimi dans pistine atarak marifetlerimi sergiliyorum. Millet ağzı açık bana bakıyor. Ben de soruyorum: ‘’Ne! Siz hiç ayıkken dans edebilen insan görmediniz mi?’’ Hayır dercesine kocaman açılıyor gözler. Anında dans kraliçesi oluyor ve millete de ‘belly dance’ faydaları adı altında ufak bir ders bile veriyorum. Tabii insanlarla ilgilenirken Ana’yı unutuyorum.

Hanımefendi bir vodka şişesini yarılamış, dans pistinde tek ayaküstünde sekerek tuhaf bir dans yapıyor. Eyvah diyor ve Ana’yı yuvarlandığı yerden kaldırarak hostele gitmek için ikna etmeye çalışıyoruz. Olacak gibi değil. Kasaya giderken elimizden kaçıp dans etmeye çalışıyor: ‘’Ben Almanım!

Bana bir şey olmaz!’’ Orası kesin, diyerek gülüyor İspanyollar. Ben ise acıyorum bir an Ana’ya ve onun koca gövdesi altında ezilerek taşımaya çalışıyorum. İkimiz birden yere yuvarlanıyoruz tabii ki ve ben de cinnetle karışık öfke nöbeti geçiriyorum: ‘Ya o poponu yerden kaldırırsın ya da ben sana yapacağımı bilirim Ana Becker!’’ diye bağırdıktan sonra Ana anında toplanıyor ve gitmeye hazırlanıyor

Bir an kendimden geçmiş olmamın etkisi ile nasıl bir bakış ve hışımla dediysem artık bu sözleri. Dört kişi Ana’yı taşımaya çalışarak rezalet bir şekilde hostele varıyoruz. Hanımefendi bir de istifra ediyor tam da ayakkabılarımın üstüne. Ufak çapta bir cinnet daha geçirip banyoya koşuyor ve sabaha kadar uyumuyorum.

Beyaz Kale
Sabah her zamanki rutinimizi yerine getirmek için bir liseye gidiyor ve ‘free hugs’ veriyoruz. Ana gayet normal ama utanmış gözüküyor. Biraz gerginlik yaşanıyor grupta alkol kokusunu hissedince Ana’nın. Kimse sesini çıkarmıyor gerçi. Son günümüz, ağzımızın tadı kaçmasın diye. Castelo Branco’ya adını veren Beyaz Kale’ye gidiyoruz ve soğu hava hepimizi kendimize getiriyor. Castelo Branco yemyeşil önümüzde uzanıyor. Bir daha ne zaman gelirim acaba buralara, diyorum kendi kendime. Bir kuleye tırmanıp biraz yalnız vakit geçiriyorum. Ne mutlu ki beni kimse rahatsız etmiyor. Şehir merkezindeki festivale katılıyoruz ve yediden yetmişe herkesin kostümlerini giyip dans ettiği meydana sökün ediyoruz. Ben de son kalan enerjimi de bu insanlara sarılmak için harcıyor ve artık yorgunluktan bayılacak hale geliyorum. Carlos sonunda herkese sarıldığımıza (!) ikna oluyor ve merhamet edip bizi başladığımız nokta olan Braga’ya götüreceğini söylüyor.

Arabalara atlıyoruz hepimiz; fakat bu kez herkes sessiz. Beş koca günü hep birlikte geçirdik sonuçta acısıyla, tatlısıyla, içkisiyle, rezillikleri ve güzellikleri ile. Aramızda ister istemez bir bağ oluşmuş bile. Birden boğazıma bir yumru oturuyor iki saat sonra bu insanları bir daha neredeyse hiç görmeyeceğim için. Ana Brezilya’ya gidecek; diğerleri ise Braga’dan değil. Birbirimizin telefon numaralarını alıyoruz ve sımsıkı sarılıyoruz.

Braga’ya vardığımızda. Ana ile birbirimize muzip bir şekilde bakıyor; ama sonunda sımsıkı sarılıyoruz. Ana benimle tanıştığına çok memnun olduğunu söylerken, ben de onu Türkiye’ye davet ediyorum. Kebaplar benden, diyorum. Gözleri parlıyor. ‘’İçki de olacak mı!’’diye soruyor. ‘’Ana!!!’’ diye bağırıyor herkes gülerek.

İçimi bir keder kaplıyor Carlos ve diğerleri beni yurduma bıraktıklarında. Beş gün, beş duyu ve beş renkle geçti diyorum kendi kendime. Beş günde insanlarla ortak yaşam sürmeyi, bazen göz yummayı, beraber ağlayıp beraber gülmeyi öğrendiğimi hissediyorum. Portekiz’in unutulmuş iç kesimlerine yaptığım bu yorucu; ama bir o kadar da anlamlı ve eğlenceli geziyi asla unutmayacağımı biliyorum. Size bir şeyler katan ve hayatınızı olumlu yönde etkileyen şeyleri hep hatırlarsınız. Özlem de duyarsınız ara sıra. Geriye sadece o gezilerde aldığınız kartpostallar, çantanıza tıkıştırdığınız boş çikolata paketleri, müzelerden aldığınız kullanılmış biletler ve facebook arkadaşlıkları kalır. Ben de bu duyumsamayla iç çekiyorum hafifçe. ‘’Her güzel şeyin bir sonu vardır diyorum. Bu da sona erdi şimdi ve başka maceralara atılma zamanı…’’ diye düşünüyorum. Kapımı açtığımda beni özlemiş olan yatağıma atlıyor ve telefonuma sarılarak Zhong’a mesaj atıyorum:

‘’Daniela! Harika bir beş gün geçirdim! Portekiz sandığımızdan da güzelmiş meğersem! Bu arada, Paskalya için planın var mı? Ben bir İtalya ve İspanya gezisi yapalım senle diyorum!’’

Zhong’dan jet hızıyla cevap geliyor:

‘’Harika! Biletleri hemen ayarlıyorum!’’

Ben de Nisan ayının ilk haftasında bu kez Çinli arkadaşlarımla yapacağım ve tüm detaylarıyla Martı’ya aktaracağım Akdeniz gezisini ve yaşadığım beş günü düşleyerek derin bir uykuya dalıyorum.


Yazılara Abone Olmak İsterseniz

E-Posta Adresinizi Yazın: